müspet hareket…

Vazifemiz müsbet hareket etmektir

Aziz kardeşlerim,

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenemez” (En’am Sûresi: 164.) düstûru ile—ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz”—işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

Emirdağ Lâhikası, s. 455

Lügatçe:

Divan-ı Harb-i Örfî: İttihad ve Terakki hükûmeti zamanında kurulan ve oldukça sert kararlar alan sıkıyönetim mahkemesi.

müdde-i umumî: Savcı.

cihad-ı mânevî: İman ve İslam hakikatlerinin muhafazası için cihad etmek.

Reklamlar

16 Yanıt

  1. SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM..RABBİM YAR VE YARDIMCIN OLSUN …bazı kişilerin Ayet leri bile sapıtma derecesine geldiğini görmek beni çok üzdü…bu kadar da körlük olurmu,bir Ayeti değil Ayetin bir kelimesini bile inkar insanı şirke götürür…Rabbi Teala ıslah etsin mümkünse,ıslahı mümkün değilse KAHHAR ismi celiliyle muamele etsin…insanlarımızın uyanması gerek artık,çarpıtılmış ayet hadis örnekleri veren kişilere inanmadan önce ,örneklerin ne kadar sahih olduğu araştırılsın lütfen…

  2. Kafa karışıklığının birçok sebebi olabilir. Ama bunların en başında bilgi ve akıl kirliliği gelir. Belki de bunun içindir ki Rabbimiz Kur\’an okuyan herkese önce “Kovulmuş şeytandan Allah\’a sığınmayı” (istiaze) emreder. Zira istiaze akla abdest aldırmaktır. Abdestsiz akla namaz kıldırsan ne olacak?
    Abd-i âcizi bilgi ve akıl kirliliğinden çok daha fazla duygu kirliliği endişelendiriyor. Akla abdest aldırıp onu arındırmanın yolu belli. Asıl felaket duyguların kirlenmesi. Bilgi kirlenmesi kafa karışıklığına, duygu kirlenmesi duygu karışıklığına sebep oluyor.
    İkincisinin birincisinden bin beter olduğunu, sonuçlarından yola çıkarak anlıyoruz: Duygusu karışık ve kirli olan Müslüman –hangi meşrepten olduğunun hiçbir önemi yok– düşmanıyla dostunu ayırt edemiyor. Dahası, kendi beynini öz elleriyle yemeye çalışan bir idrak hastası gibi kendi parçasına musallat oluyor.
    Fikre değil, tefekküre çağırıyorum. Kirli duyguların sahibini Kur\’an resmediyor: “O sığ ve önyargılı düşündü (fekkera), ölçtü biçti; kahrolası nasıl da ölçtü biçti; bir daha kahrolası, nasıl da ölçtü biçti” (74:18-20).
    Fikr etmek yerine tefekkür etseydi, yanlış kiloyla tartıp yanlış metreyle ölçmeyecekti. Böyle yapsaydı, dostuna düşman muamelesi yapmayacaktı.
    Son söz Nebi\’nin: “Ey kalpleri evirip çeviren; kalbimizi dinin üzre sabit kıl!”

  3. selamün aleyküm efendim öncelikle insanlar için oldukça faydalı bilgileri barındıran spaces için Allah Razı olsun.Rabbim daim eylesin.belki konu ile ilgili olmadı ancak eklenmiş yoruma karşı bir borç olarak ekledim yorumumu…hakkınızı helal ediniz…selam ve dua ile…
      iman pazarlık götürmez.hakikat sabık(kıdemli)olanın değil,sadık olanındır.

  4. Dua edenin, \’RÂBB\’im\’ demesi, ALLAH\’in \’efendim\’ demesinin ta kendisidir.. Birisi her gece kalkip ALLAH\’i aniyor, O\’na dua ediyordu.. Seytan ona dedi: "Ey ALLAH\’i çok anan kisi, bütün gece ALLAH deyip çagirmana karsilik seni buyur eden var mi?.. Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin?.." Adamin gönlü kirildi, basini yere koydu ve uyudu. Rüyasinda ona söyle dendi: "Kendine gel uyan! Niye duayi, zikri biraktin?.. Neden usandin?.. Adam: "Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapidan kovulmaktan korkuyorum" dedi. Bunun üzerine dendi ki ona: "Senin ALLAH demen, O\’nun buyur demesi sayesindedir.. Senin yalvarisin, ALLAH\’in senin ruhuna haber uçurmasindandir.. Senin çabalarin, çareler araman, ALLAH\’in seni kendine yaklastirmasi, ayaklarindaki baglari çözmesindendir.. Senin korkun, sevgin, ümidin ALLAH\’in lütfunun kemendidir.. Senin her Yarabbî demenin altinda, ALLAH\’in buyur demesi vardir.. Gafilin, cahilin cani, bu duadan uzaktir.. Çünkü Yarabbî demeye izin yok ona.. Agzinda da kilit var, dilinde de.. Zarara ugradigi zaman, aglayip, sizlamasin diye ALLAH ona dert, agri, sizi, gam, keder vermedi.. Bununla anla ki, ALLAH\’a dua etmeni, O\’nu çagirmani saglayan dert, Dünya saltanatindan daha iyidir.. Dertsiz dua soguktur. Dertliyken yapilan dua gönülden kopar.."
     
    SELAM VE DUA İLE AHMED KARDEŞİM.. DUALARINI EKSİK ETME..
    RÂBB2İM YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN CÜMLESİNİ..

  5. s.a kardeşim  vazifemiz müspet hareket etmektir.Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.” gözleri kör ve kulakları sağır olanlara bazı şeyleri anlatmak ve duyurmakla mükellef değiliz.bazı şahıslar ALLAH ın dinini haşa ona öğretmeye kalkmak gibi bir ahmaklığın içine girmekteler.Rabbim akıl fikir versin..

  6. İş hizmette

     
    Yunus Emre, manevi bir işaret alarak,
    Vardı Taptuk Emre’nin hizmetine, koşarak.

    Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,
    İlerleme olmadı manevi âleminde.

    Üzüntüden, kendini atıverdi dağlara.
    Baş açık, yalın ayak dolaşırken, bir ara,

    Bir gün, iki kişiye rastladı birdenbire.
    Onları çok severek, dost oldu onlar ile.

    Yemek vakti gelince, dua etti birisi.
    O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.

    Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah’a.
    Akşam vakti, öbürü dua etti bir daha.

    Yine aynı şekilde bir tepsi indi gökten.
    Öyle ki, bu yemekler nefisti öncekinden.

    Üçüncüde, Yunus’a dönerek o müminler,
    (Sıra sende, şimdi de sen dua et!) dediler.

    O zaman Yunus Emre kaldırdı ellerini.
    Dedi ki: (Ya ilahi, mahcub eyleme beni.

    Onlar, kimin ismiyle dua ettiler ise,
    O zatın hürmetine bir sofra gönder bize.)

    Duası biter bitmez, baktılar, biraz sonra,
    İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.

    Dediler: (Ey arkadaş, nasıl oldu bu böyle?
    Sen, kimin hürmetine dua ettin ki, söyle.)

    Dedi ki: (Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz?
    Siz, kimin yüzü suyu hürmetine derdiniz?)

    Dediler: (Taptuk Emre yanında hizmet yapan,
    Yunus\’un hürmetine istiyorduk her zaman.)

    Yunus bunu duyunca, dergaha döndü yine.
    Yattı Taptuk Emre’nin kapısı eşiğine.

    O zaman, hocasının görmüyordu gözleri.
    Evde, el yordamıyla yürüyordu ekseri.

    Çıkıyorken, ayağı takılınca bir şeye,
    Dedi: (Bizim Yunus mu, gelip yatmış eşiğe?)
    Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden.
    Yunus, Yunusluğunu kazanmıştı o günden.

    Dağdan odun taşıdı yıllarca o dergaha.
    O manevi kapıdan, ayrılmadı bir daha. 
    Yunus unutulmadı yüzyıllar geçse bile.
    Zira hizmet etmişti üstadına zevk ile..

  7. Evet sevgili AHMED kardeşim.. vazifemiz kutsal elbet ve yılmamalıyız bi takım ayağımıza batan dikenlerden.. ve alttaki sevgii kardeşimizin dediği gibi malesef önlerine surlar örülmüş bazı gaflette ki kardeşlerimizin sadece uyarmakla mükellefiz! Onlara gerçekleri gösterseniz bile malesef anlamamakta ısrar ve sapkınlığa giderler.. Ama yinede bu kardeşlerimiz için ALLÂHÛ TEÂLÂ\’dan mağfiret ve hidayet dileyelim inşallah.. Dua ile kardeşim.. RÂBB\’im yar ve yardımcımz olsun cümlemizin ve cümlesinin vede tüm kardeşlerimizin.. ESSELAM..

  8. Es- Selamun aleyküm.
    Risale-i Nurlarla hizmetinizin devamını dilerim.
    inş sadakat fedakarlık ile muvaffak olursunuz vede oluruz
    tüm Nur Talebeleri Namına. selam ve dua ile ağbi…

  9. allahın selamı üzerine olsun;
    rabbin senden memnun olsun ahmed. Selam ,sevgi ve dua ile …
     
    fatır.18/Günahkar kimse diğerinin günahını çekmez. Günah yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden birşey taşınmaz. Sen ancak, görmediği halde Rablerinden korkanları, namazı kılanları uyarırsın. Kim arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur; dönüş ancak Allah\’adır.
     

  10. Dünyâ mâdem fânîdir! Hem mâdem ömür kısadır! Hem mâdem gāyet lüzûmlu vazîfeler çoktur! Hem mâdem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır! Hem mâdem dünyâ sâhibsiz değil! Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyânın gāyet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbiri (idârecisi) var! Hem mâdem ne iyilik ne fenâlık, cezâsız (karşılıksız) kalmayacaktır! Hem mâdem [Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz] âyeti sırrınca teklîf-i mâlâyutâk (gücün yetmediği teklif) yoktur! Hem mâdem zararsız yol zararlı yola müreccahtır (tercîh edilir)! Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır! Elbette en bahtiyâr odur ki; dünyâ için âhiretini unutmasın. Âhiretini dünyâya fedâ etmesin. Hayat-ı ebediyesini, hayat-ı dünyeviye için bozmasın. Mâlâya‘ni (faydasız) şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misâfir telakkî edip (kabûl edip) misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açsın, saâdet-i ebediyeye (Cennete) girsin! Mektûbât

  11. S.A, METİN İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM ALLAH RAZI OLSUN BEN DAHA YENIYIM EZGİ KONUSUNDA YARDIM EDERSENİZ  SEVİNİRİM
     ALLAHA EMANET OLUN

  12. s.a.   sayfanıza girerken ilahi çalıyo  benim sayfayada ekleye bilrmisiniz  ayrıca çok teşekkür ederim ekledikleriniz için ALLAH RAZI OLSUN

  13.  

     
    Öyle sıkı saf tutarlarmış ki…Elbiselerinin omuz başları eskirmiş en önce…..En çok yama oralarda olurmuş….Sahabe efendilerimiz namazda öyle sıkı dururlarmış ki; adeta nefes alamaz halde olurlarmış…Peygamber Efendimiz (sav), bu şekilde İslam kardeşliği üzere yaşayanların ecrini dile getirirken şöyle buyurmuşlardır:"ın kulları arasında bir grup vardır ki onlar ne peygamber ne şehittirler, üstelik kıyamet günü Hz. indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle, Peygamberler de şehitler de gıpta ederler."Orada bulunan Sahabe-i Kiram sormuşlar,Ey ın Rasülü kimdir onlar bize haber verir misiniz?Peygamber Efendimiz, onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları mal olduğu halde rızası için birbirlerini sevenlerdir."Bir ara merak ettim… Elbise dolabımı açtım ve kullandığım elbiselerin en çok neresinin yıprandığına baktım…Pantolanlar;Cep bölümleri ve diz bölümleri yıpranmış…Gömlek ve ceketlerde;Kolda dirsek bölümleri yıpranmış..Şaşırdım kaldım…Yama gören elbisem yok.Eskiyen atılmış,paspas ve silgi bezi yapılmak için bir kenara konmuş.Eee ne olacaktı dünyalık adamın elbisesi neresinden yıpranacaktı ki…Utanıyorum tam olarak utanıyorum bir an….Ve sahabe ile aramızdaki uçurumu bir kez daha anladım….Özür dilerim… Vaktiniz varsa bir de siz baksanıza elbiseleriniz neresinden yıpranmış?..Tabi yıpranacak kadar kullanıyorsanız…!
     
     

  14. YAŞAMAK YÜREK iSTER Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da.Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker.Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık. Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında. Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır. YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ. OSCAR WİLDE
     

  15. Dallar, semerâtı, rahmet namına takdim ediyor
    Şecere-i hilkatin dalları her tarafta semerât-ı niamı zîruhun ellerine zâhiren uzatıyor.
    Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki, o semerâtı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
    O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz.
    Allah c.c. Üstadımızdan ve cümle iman edenlerden razı olsun.

  16. ugün dünya üzerinde zulüm gören, açlık çeken, baskı altında yaşayan, şiddete maruz kalan, ezilen insanların varlığından herkes haberdardır. Gazetelerde, televizyonlarda bu sahipsiz ve muhtaç insanların görüntülerine hemen herkes rastlamaktadır. Çoğu kimse bu insanların içinde bulundukları durumu görünce onlara karşı içinde bir teessür hissi duyar. Ancak genelde zihninlerinde onları kurtarmak için bir girişimde bulunma düşüncesi yoktur. Bunu hep başkalarının sorumluluğu olarak görürler. İnsanların bir kısmı da birşeyler yapmak istemelerine rağmen bir yandan da "tek başıma benim elimden ne gelir“ şeklinde bir düşünceye saplanıp kalırlar. Oysa bu çok yanlış bir düşünce şeklidir. Çünkü, dünya üzerinde yaşanan tüm acıların, savaşların ve kargaşanın temelinde insanların din ahlakından uzaklaşmaları ve din ahlakı ile bağdaşmayan ideolojileri benimsemeleri yatar. Dolayısıyla tüm sorunların ortak ve köklü çözümü din ahlakına uygun olmayan bu ideolojilerle fikri alanda mücadele etmek ve insanlara Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslam ahlakını anlatmaktır.
    Din ahlakına uygun olmayan ideolojilerle mücadeleden kastedilen, bu doğrultudaki fikir akımlarının savundukları iddiaların bilimsel delillerle çürütülmesi ve geçersizliklerinin ortaya konmasıdır. Bu fikir mücadelesinde ise her insanın yapabileceği bir iş, üstlenebileceği bir sorumluluk mutlaka vardır. İçinde bulundukları şartlarda hiçbir şeye imkan bulamayanlar, bu önemli mücadeleyi kendisine dava edinmiş kimselere yardımcı ve destekçi olabilirler. Örneğin din ahlakına karşı olan ideolojilerle mücadele amacıyla yazılmış kitaplarda anlatılan gerçekleri çok iyi öğrenerek bunları herkese anlatabilir, çevrelerini bu gerçeklerden haberdar edebilirler. Yine insanlara Allah\’ın varlığını anlatmak, Allah korkusunu öğretmek, hesap gününde yaşanacakları, cennetin ve cehennemin varlığını hatırlatmak ve dünyada bulunuş amacımızı tebliğ etmek, zulmün son bulması için önemli faaliyetlerdir. Bunun aksi, yani türlü mazeretlerle çekimser kalmak ise istemeden de olsa dinden uzak fikirlere destek olmak olacaktır. Halbuki dünya üzerinde Müslümanlar Allah\’a iman ettikleri, hayatlarını Allah’ın emir ve yasaklarına uygun şekilde geçirmek istedikleri için baskı ve şiddete maruz kalırlarken, bir Müslümanın bahaneler öne sürerek İslam’a hizmetten çekimser kalması, kendi rahatını düşünmesi, boş işlerle vakit geçirmesi vicdanına sığmaz. Çünkü Müslüman dünya üzerinde yaşanan tüm sorunların en temel çözüm yolunu bilmektedir. Bu çözüm; din ahlakının insanlara anlatılması, öğretilmesidir. Bu gerçeği bilmek ona çok önemli bir sorumluluk yüklemiştir. Bu sorumluluk tüm dünyaya Allah’ın dinini ve din ahlakının getirdiği güzellikleri anlatmak, insanları bu ahlakı yaşamaları için bilgilendirip teşvik etmek ve din ahlakına karşı çıkan akımlara karşı mutlaka fikri mücadele yürütmektir.
    Bugün ne yakın çevremizdeki ne de dünyadaki koşullar, ağır ve pasif davranmaya, boş işlerle oyalanmaya, rehavete, gevşekliğe ve dünyevi menfaatlerin ardı sıra gitmeye elverişli değildir. Sayıları milyonları bulan Müslümanlar büyük bir baskı ve zulüm altındayken bu insanların kurtuluşu için gayret göstermemek hiçbir Müslümanın hamiyet-i İslamiyesine sığmamalıdır. Zayıf bırakılmış insanlara yaşatılan haksızlıkların sürekli gözler önüne serilerek, gündemde tutulması son derece önemlidir. Ancak Allah’ın Kuran’da emrettiği adalet, yardımlaşma, merhamet, sevgi, şefkat, fedakarlık, affedicilik gibi özellikler yeryüzüne hakim olursa, bunun sonucunda adaletli, barış dolu ve güvenli bir ortam oluşacağının insanlara vakit kaybetmeden anlatılması gerekir. Bunun yanısıra Allah’a iman edenlerin Allah’ın yardımı ve vaatleriyle müjdelenmeleri ve insanlara zulmedenlerin de Allah’tan alacakları karşılık ile uyarılıp korkutulmaları da son derece önemlidir. Allah’ın "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104) ayetiyle bildirdiği gibi insanları hakka yöneltmek de yine Müslümanlara düşen bir sorumluluktur. Başka ayetlerde ise Allah müslümanların bu özelliklerini şöyle bildirmektedir:
    Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah\’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü\’minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)
    Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?… (Hud Suresi, 116)
    Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık… (Araf Suresi, 165)
    Samimi Müslümanlar zulmün ve haksızlıkların sona ermesi, güzel ahlakın insanlar üzerinde hakim olması ve İslam dininin aslına uygun olarak yaşanması için ciddi çaba gösterirler. Rabbimize büyük bir teslimiyetle bağlanır, O\’nun rızasını kazanacak iyi işler yapma konusunda hiçbir şeyi kendileri için engel olarak görmezler. Büyük bir dikkat ve titizlikle Allah\’ın rızasına, rahmetine ve Müslümanlar için hazırladığı cennetine layık bir insan olmak için gayret gösterirler. Allah onların süreklilik içindeki bu samimi çabalarını şöyle bildirmektedir:
    Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O\’na varacaksın. (İnşikak Suresi, 6)
    Allah’a kesin olarak inanan bir insan Allah\’ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için elinden gelenin en fazlasını yapmak ister. Bir işi bitirip diğer hayırlı bir işe geçer, olabilecek en süratli, en kapsamlı şekilde dine hizmet eder. Allah’a olan bağlılığını, yaşamına olabilecek en hayırlı hizmetleri sığdırarak göstermek için ciddi bir çaba harcar. Daima İslam\’ın, Müslümanların yararına düşünür, tüm insanların barış, dostluk, güven ve huzur içinde yaşamaları için üzerine düşeni yapmaya çalışır. Allah rızası için yapılan hizmetlerdeki bu şevk ve istek gerçek dindarlığın da alametlerinden biridir.
    Ancak imanı zayıf bazı kimseler, müminler teşvik edip destek olmadıkça hayırlı bir hizmet girişiminde bulunmazlar. Kalplerinde onları karşılıksız hizmete yöneltecek güçte bir Allah sevgisi ve korkusu olmadığı için çalışıp çabalamak, iyilik yapmak, fedakarlıkta bulunmak ağırlarına gider. Ancak bunun yanında kendilerini çevrelerine dindar gösterecek kadar hizmet eder, en az çaba sarf ederek hayatlarını sürdürmek isterler. Allah\’ın rızasının en büyük kazanç olduğunu göz ardı ettikleri için bu konuda üzerlerinde daima bir ağırlık olur. Dünyevi bir çıkar elde etme ihtimali olan işler için gece gündüz çalışmayı, uykusuz kalmayı, yorulmayı kısaca her türlü fedakarlığı göze alırken, İslamın menfaati için yapılacak bir hizmeti yük olarak görür ve yaptıkları her işte müminleri minnet altında bırakmak isterler.
    Samimi Müslümanlar ise, "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et" (İnşirah Suresi, 7-8) ayeti gereği Allah\’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanacak olmanın umudu ve sevinci ile, her anlarında çok şevkli, canlı, çalışkandırlar. Nitekim Allah Bakara Suresi’nin 148. ayetinde müminlere “hayırlarda yarışmalarını” emreder. Bu ayetlere uyan müminler, bir an dahi boş kalmadan, hayır işlemek ve iyilik yapmak konusunda birbirleriyle yarış içindedirler. Her an bir ecir kazanmak için fırsat kollar, hiçbir zaman üşenmeden, başkasına bırakmadan, ertelemeden önlerine çıkan her fırsatı değerlendirirler. Yaptıklarından dolayı ise hiçkimseyi minnet altında bırakmaz, kimseye iyilik yapıyormuş edasıyla işlerini yapmazlar. Aksine Allah\’a, Allah\’ın rızasına ve rahmetine ve ölmeden önce toplayacakları ecirlere muhtaç olduklarını bilerek, tevazu ve kanaatkarlık içinde, hiç kimseden tek bir teşekkür dahi beklemeden İslam’a hizmette bulunurlar.
    Vicdana uyularak yalnızca Rabbimizin rızası için yapılan hizmet en zor ortamda bile mümine neşe ve sevinç verir. Her samimi çabanın sonucunda bir güzellik ve huzur, dünyada şerefli bir hayat vardır. Ahirette ise sonsuz sevinç ve neşeyi yalnızca müminler yaşayacaktır. İşte tüm bunları bilen ve kavrayan bir mümin yaptığı işlerde tek bir teşekkür dahi olsa dünyevi bir karşılık beklemenin kendisi için Allah’ın huzurunda ne kadar utanç verici olduğunu bilir. Dünya hayatında ve ahirette yaşayacağı büyük kaybı bilir ve bundan çok korkar. Zira Allah’ın rızasını, sonsuz rahmetini ve cennetini unutarak dünyevi beklentiler içinde olmak bir insanın hem dünyada hem ahirette hüsrana uğramasına neden olur. Allah bir ayetinde müminlerin bu samimiyetini şöyle bildirir:
    … Şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.
    "Biz size, ancak Allah\’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz."
    Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.
    Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. (İnsan Suresi, 7-12)
    okyanus dolusu selam ve dualarımla (abisiii…)

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s