dünya dönüyor…dönen her saniye ömürden…

Dün oldu, yarın doğmadı

Dünya bize gülmüyorsa oturup ağlayalım mı? Ağlamaya değen nedir, gülmeye değen nedir değişen dünyada? İzafîliğin resimleri, değişimin sesleri; sevinçleri deliyor, kederleri lezzetlere çeviriyor… Çepe çevre saran üzüntü veya lezzet; bir rüzgârlık serap… Silik sahiplenmeler, sahici olmayan hallerden hallere dönüyor dünya… Durmuyor gidiyor; uzak iklimlere, uzak dünyalara…

Dün ya oldu, yarın daha doğmadı… Bugünün sıkışmışlığında kâh o yana kâh bu yana kıvranıp duruyoruz, elde var; hiç… Hiç; hiçbir zaman varlığını bu zaman kadar hissettirmedi… Maddenin zirvesinde, görüntünün zevksiz ve hissiz şatafatında dönen kısır döngü; mânâyı, zarafeti, gizemin güzelliğini gizledi… Gülenlerin ve ağlayanların sesleri birbirine karıştı, ne sevinen sevindiğiyle kaldı ne de dertli derdiyle… İyi ki dönüyor, iyi ki dönmekle birlikte ileri gidiyor dünya, yoksa gamlı olan neşeyi bilmez, neşeli olan gamı bilmezdi… Siyahta olanlar siyahta kalır, beyazda olanlar beyazda; aradaki rengârenk renkler bilinmezdi…

Tek düze, tek ses, tek renk akardı hayat; acı veya tatlı… Acının tadı, tadın acısı bilinmezdi durgun duygularda… Durduk yerde durulur bir adım atılmazdı, kemale… “Çaresi olan şeyde acze, çaresi olmayan şeyde cezaya düşülmez” düşünülmezdi… Ezen ezdiğiyle kalır, ezilen ezildiğiyle… Reziller ve azizler, aşağıdakiler ve yukarıdakiler, güçlüler ve zayıflar, zenginler ve fakirler, idare edenler ve idare edilenler, aldatan ve aldananlar hep aynı kalırdı dönmeseydi dünya…

Dönersen dön, gidersen git; Esmasız, ahiret mezrası olmayan yöne… Tutan yok, sana olan tutku azaldıkça hürriyet ve hiffet artıyor… Seni yetişmek, seni tutmak mümkün mü? Bir tekmede atıyorsun aşağılara… Zahir aldatman zehirli bal gibi; yemeyen iştahlı, yiyen bin pişman…

 

Karnın ateş dolu, yüzün güllerle gülüyor, kuşlarla ötüyor, çiçeklerle renk veriyor olsa da… Derin bir karanlık kaplı neşenin hemen altında, ağlayanların seslerini duymuyor sağır sultanlar… Servet, saltanat, şehvet düşkünleri düşmüşler çukuruna bir şekilde; ne çıkabiliyorlar, ne de tam yerleşebiliyorlar…

Dünya durmuyor gidiyor; güleni ağlayanı, başaranı başaramayanı, sevinçlisi kederlisiyle karışık… Akıyor anlar, geçiyor günler… Zaman rüzgârı tozları ve tohumları karışık savuruyor; üzülmek üzülmek değil, neşe neşe değil…

Gerçek, geldik gidiyoruz… İyi ki kalıcı değil, dert de deva da… Ne dertsiz olunuyor, ne de dertle… Ne elemsiz, ne de lezzetsiz… Hızlı dönüyor dünya; hızına ve hazına yetişemiyoruz… Boşlukta yürümeye alıştık, nasıl dönersen dön, gidersen git. Belki de boşlukta yürümek kanatlanmamız için gerekli, sen bize güle güle demeden biz sana Allah’a ısmarladık demek; özlemimiz güzellik.

Hüseyin EREN

 

İ’lem Eyyühel-Aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû’ etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

Reklamlar

23 Yanıt

  1. GÖĞE ÇIKANLAR VARDI ZİKİRDEN KANATLARLA,ŞİMDİ DE ÇIKANLAR VAR; BETONARME KATLARLA…___________________________________________________SIRMA RENGİNDE PİSLİK, DÜNYANIN SÜSÜ PÜSÜ;BENDE TEK AZİZ EŞYA, ANNEMİN BAŞÖRTÜSÜ(NECİP FAZIL KISAKÜREK)
    Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.(Nahl Suresi,90.)

    Allahım ! Sana şükrümde , Seni zikrimde ve Sana en güzel ibadetlerimi yapmamda bana yardım et.

    İlâhi Ente maksûdî ve rızâke matlubî …

  2. Gavs-ı Sani Hazretleri buyurdular ki:“Bu dünya bir han gibidir. Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handayapmalıdır. Yolda tedarik görülmez. Zira kervan yola çıkmıştır. Ölümlebaşlayan bir yolculuğun geri dönüşü yoktur. Yola çıkan kimsenin hedefineulaşması için belli bir yol ve usül takip etmesi gerekir. Başıboş vehedefsiz yol giden kimsenin hedefine varması mümkün değildir. Onun nereyevaracağı da belli olmaz. yolu da böyledir. O yolda Hz. Resulullah’ın-aleyhissalatü vesselam- izinden başka ’a giden bir yol ve kapı yoktur.Hz. Resulullah’ın -aleyhissalatü vesselam- hayatını yaşamak için de ulusadatlara uymak gerekir. Hz. Peygamber’e -aleyhissalatü vesselam- hakkıylauymanın en güzel yolu sünnet üzere yaşayan sadatları takip etmektir.Sadatlar sünnet-i seniyyeyi kal olarak değil hal olarak yaşar ve yayarlar.Onlara uymakla iman selameti ile ölmek nasip olur. Böylece ebedi ahiretyolculuğu iman ile başlamış olur. En büyük saadet de budur.
     
    Selam ve dua ile.KARDEŞİM

  3. “…Birileri buna izin vermediBuralarda yaşamak izne tabi”Can çekişiyorum zamanın kıskacında,sancılarım bana unutturuyor kendimiKayboluyorum ağrılarım içinde,etime bıçak gibi saplanıyor sızılarım.Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım…Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş…Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeyeSonrasını geç !Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime.Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor.Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi.Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından.Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi:Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi:Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ?Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı.İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi !Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten.Ve nihayet yalnızım işte ! Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarımNe kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda.Sadece ben varım hayatta. Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna.Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma.Benimle olduğunu zannettiklerim…Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar…İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım.Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlayaDüşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında.Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım.Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortadaAslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim.Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beriİşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer.Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim benO ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca.Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş..Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında.Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş.Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım.Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim.Aciz olan benim,Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım.Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik…Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillikKaldıracağım kadar verildi bana.Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim.Bunca şeyi anlayınca,”inşaallah”,Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile.Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşallah” derken içten içeNe sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye.Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime“inşaallah” dedikten sonra başlayan işeRuhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvrananSen de yeter ki onu an ,çünküİnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan.
     
    (Meryem Betül Yıldırım kaleminden)
     
    Selametle..

  4. "İyi ki dönüyor, iyi ki dönmekle birlikte ileri gidiyor dünya, yoksa gamlı olan neşeyi bilmez, neşeli olan gamı bilmezdi… Siyahta olanlar siyahta kalır, beyazda olanlar beyazda; aradaki rengârenk renkler bilinmezdi… Tek düze, tek ses, tek renk akardı hayat; acı veya tatlı… Acının tadı, tadın acısı bilinmezdi durgun duygularda…"
     
    duygu fırtınaları olmasa tek düze bir hayat çok anlamsız olurdu eminim…
    ağlıyorsak ,gülebiliyorsak ,sevebiliyorsak, düşünebiliyorsak bir farkımız var diğer mahlukattan… çok şükür hep şükür neşeye de hüzne de…şükür ki dünyanın sıktığı anlarda dostların varlığını hissedip güçleniyoruz…dönersen dön dünya,sıkabildiğin kadar sık , kalıcı değiliz…bizim Rabbimiz var… Rabbimizin gönderdiği dostlarımız var…
     
    selam ve dua ile gül yürekli kardeşim…Rabbim her daim yardımcın olsun…
     

  5. Dünya durmuyor gidiyor; güleni ağlayanı, başaranı başaramayanı, sevinçlisi kederlisiyle karışık… Akıyor anlar, geçiyor günler… Zaman rüzgârı tozları ve tohumları karışık savuruyor; üzülmek üzülmek değil, neşe neşe değil…
    Allah razı olsun.Mükemmel bir yazı.

  6. Dünyanın faniliğini görenlerden olabilme duasıyla Allah razı olsun.

  7. s.a hayırlı gunler abı allah cc razı olsun yorunuzdan dolayı amin inş cumle ummetle bırlıkte bızde oson durağa ımanlı varırız inş .sevgıler aşklar allah ıçın cc olunca ınsan rabbisıne gonul verınce ınanıyorum kı o gonul artık ölmez rabbim ölmeyen gonul nasıp etsın inş. SELAM SAYGİ VE DUA İLE…

  8. GAFLETTEN UYAN KOŞ MEVLANA’YA KONYA’DA BİR ŞAH MEVLANA O NE HUZUR YARAP,ON E MUAMMA. KUBBESİ BAKAR YEDİ KAT SEMAYA, HER NE OLURSAN OL,KOŞ MEVLANA’YA. DÜNYA MALINA ETME SAKIN TEMA. KURULMUŞ BİZİ BEKLER,O YÜCE DERGAH. AZI ÇOĞA TUT, DÜŞME HİÇ GAMA, GAFLETTEN UYAN KOŞ MEVLANAYA. OKYONUSLAR GİBİDİR,PÜR AK YÜREĞİ TEVAZUH VE İNCELİKTESAKLIDIR YÜCELİĞİ. HOŞGÖRÜ VE SEVGİYLE,BEZENMİŞ KİŞİLİĞİ, TÖVBENİ BOZSANDA KOŞ MEVLANAYA
     
    dünya dönuyor , yillar geçiyor uyan ey gözlerim gafletten uyan
                                                      uyan uykusu çok gözlerim uyan …
     
    selam ve dua ile ahmed kardesim
     

  9. Bunlar sadece insanlarla değil, yer-gök ve bütün varlıkla uyum içinde, herkesle barışık, dostluğa dost, kine, nefrete düşman; paylaşmaya açık, menfaat ve çıkar düşünceleri gibi şeylere kapalı; gözlerinde ümit parıltıları, gönüllerinde aşk u heyecan, çevrelerindeki kızıl kıyamete takılmadan yürüyorlardı hakiki insan olma ufkuna. Ahirete ve ebediyete inançları yürektendi; belli yanları itibarıyla dünya ile alâkaları da tamdı. Hâdiseleri iyi okuyor, yorumlarını burası ve ötelerin birleşik noktasına bağlıyor, her zaman gönüllerinin renk ve desenine göre yaşamaya çalışıyor ve ötelere müteveccih ulü\’l-azmâne bir duruş sergiliyorlardı. Talepsiz kendi kendine gelen zevklere, lezzetlere, zayıflara bahşedilegelen birer avans nazarıyla bakıyor ve gördükleri iltifatları da tenezzül dalgaboylu birer teşrifat usulü kabul ediyorlardı. Ne var ki, şimdilerde henüz dar bir kesimce duyulup hissedilen bu mânâların umuma mal edilmesi, hiç olmazsa çoğunluk açısından benimsenip yaşanması; yaşanıp kıvama ermesi için büyük ölçüde hakikat ve araştırma aşkına, tahlil ve terkip aktivitesine ve sürekli bir beyin fırtınasına ihtiyaç olduğu da açıktı. Günü gelip de bunlar gerçekleşebildiği takdirde, dimağlar ilimle donanmış olacak, muhakemeler birer mârifet havzı haline gelecek, kalbler yumuşayıp sevgiyle atmaya başlayacak.. ve işte o zaman hakiki insan olmanın farklılığı da bütün vuzûhuyla ortaya çıkacaktı. Bu itibarla, bu seviyeyi yakalamak ve bu ufka ulaşmak önemli olduğu kadar da zor görünüyordu. Bizden evvelkiler, bayrak diktikleri zirvelere yükselmek için kim bilir ne zahmetlere katlanmış; ne kadar aktif bekleyiş içinde bulunmuş; ne uçurumlarla karşılaşmış; ne hayal ve melâller yaşamış; ne emekler ortaya koymuş; ne kadar terlemiş; ne çileler çekmiş; ne ciğersûz hâdiselerle sızlanmış; kaç kere ölüp ölüp dirilmiş ve kaç kez çaresizlikle iç çekip inlemişlerdi..? Evet, insanın kendi olarak kalması oldukça zor, kendini keşfedip yükselmesi gerekli olan noktaya ulaşması ise zorlardan da zordur. Böyle bir iş, her şeyden evvel iman ister, araştırma cehdi iser, ızdırap çekmek ister, aşk ister ve var olabilme ümitleri yanında yok olma ihtimalleri de söz konusu ise "kader-denk" noktasını yerinde değerlendirmek ister…Bugüne kadar, bu zorlardan zor işi bir hayli insan başardı. Bu başarılar ve bunların kahramanları, gelecekteki muhtemel muvaffakiyetlerin de referansı sayılabilirler. Bizler, şimdilerde durmuş, yıllardan beri rüyalarını gördüğümüz o aydınlık âtî ile gelecek sevgi, merhamet, şefkat, anlayış ve herkesin konumuna saygıdan örülmüş ışıktan çağların hülyaları ile teselli oluyor ve her fecri, fecir süvarilerinin ortaya çıkacağı bir eşref saat heyecanıyla bekliyoruz.

  10. Başka yerlerde, başka zamanlarda kuvvetin hâkim, hukukun derbeder, keyfiliğin hükümfermâ olmasına mukabil bu mübarek toplumda, hukuk esas, adalet şâyi, insanlar birbirine yardımcı ve kuvvet de her zaman hakkın emrindeydi. Bir vücudun uzuvları gibiydi millet fertleri; birbirlerine saygılı davranır, biri diğerinin önem ve lüzumuna inanır; paylaşmasını bilir; farklı düşünce ve mütalâaları zenginlik sayar, hürmetle karşılar ve değişik düşüncelere karşı da saygı ufuklarını her zaman engin tutarlardı. Kimse kimseye "mürtecî" demez; kimse kimseyi küfür ve dalâlet yobazlığıyla karalamaz; çok dar aralıklı bazı dönemler müstesnâ, hiç kimse herhangi bir baskına uğrayacağı endişesini duymaz ve birilerinin gelip tepesine bineceğini asla düşünmezdi. Sînelerinde ahde vefa hissi, emanet düşüncesi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Yalan, bir lâfz-ı kâfir kabul edilir, gadr ü hıyanetin telaffuzundan bile utanılır; zulüm ve tecavüz her zaman tiksintiyle karşılanır ve cana kıymak da canavarlık sayılırdı. O zamanlar, günümüzün problemleri sayılan hortumlama hiç mi hiç bilinmez; spekülasyona sadece bazı Frenkçe sözlüklerde rastlanılır; haram yeme, haramîlik sayılır; çalma-çırpma da eşkıyalık kabul edilirdi. Dahası, bu türlü levsiyâta bulaşmak sadece o münkerâtı işleyenler için değil, onların aileleri, mensup bulundukları oymakları, ikamet ettikleri köyleri, kasabaları için de birer ar sebebi telakki edilirdi. Dinî duygu, dinî düşünce onların iliklerine kadar işlemiş bir ruh ve can; ahlâk "olmazsa olmaz" en yüce hakikat ve diyanet de insan olmanın zaruri bir gereği sayılırdı. Herkes hemen her zaman "iman", "ilim", "mârifet" mülâhazalarıyla oturup kalkar; ve çok defa mehâfet ve mehâbet soluklardı. Kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmez, kimseye haksızlıkta bulunmaz; kazara böyle bir şeye maruz kaldığında da, hak ölçülerine bağlılık içinde "Zulme zulümle mukabele edilmez." felsefesiyle hareket eder ve hep Müslümanca davranırdı. Defaatle aldatılsa dahi alçakların işi saydığı aldatmaya asla tenezzülde bulunmaz, gördüğü vefasızlıkları, beklentisiz bir vefa duygusuyla yumuşatmaya çalışır; hoyratlık ve kabalıkları "karşı tarafa ders" deyip centilmenlikle savar ve kendisine yapılan bütün kötülükleri de tek yanlı kalmaya mahkûm ederek, fena sonuçlar doğurması muhtemel bütün olumsuzlukları "lâakal" yarıya indirirdi.Son birkaç asır var ki, bütün bütün olmasa bile biz, toplum olarak bu yüksek insanî değerlerden bir hayli uzaklaştık. Millî düşünce ve karakterimizde üst üste kırılmalar oldu. Bizi biz yapan inançlarımızın, düşüncelerimizin çehrelerinde renk atmalar, matlaşmalar, hatta bazılarımız itibarıyla kirlenmeler görülmeye başladı. O eski güleç ve gökçek yüzlerin yerlerini, abus, şikâyet edalı, somurtkan; çok defa kinle, nefretle moraran ve öfkeyle kızaran simalar aldı. Sanki bir zamanlar, o olabildiğine canlı, neşeli, sımsıcak ve herkese açık bu incelerden ince millet fertlerinin yerini özü, usaresi ve ruhu itibarıyla karbonlaşmaya yüz tutmuş fevkalâde sert, kaba, kırılgan, insan görünümünde bir kısım cisimler almıştı. Vâkıa, böyle bir durum herkes için hiçbir zaman söz konusu olmamıştı; olmamıştı ve içten içe çürüyenlerin, değişip başkalaşanların ve millî kimliğini inkâr edenlerin yanında sağlam ruh, bozulmamış karakter, mânâ köklerine bağlı saf ve dupduru kalmış bir hayli insan da vardı; vardı ve bunlar, uyaran bir ışık, samimî bir ses, içten bir diriliş çağrısı ve çağın sesiyle bir ezan bekliyorlardı; bekliyorlardı ve mânâ köklerinden sızıp gelmiş mülâyemet hissi, cibilliyetlerindeki iyilik duygusu, herkese saygılı davranma tavrı ve afv u safh enginlikleriyle, kendilerini ifade edecekleri bir eşref saat intizarında idiler. Aslında, arzu edilen ölçüde olmasa da bir hayli zamandan beri bu insanlar, geçmişten tevarüs ettikleri yüksek duygu ve düşünceler etrafında yer yer bir araya geliyor, vifak ve ittifak denemeleri yapıyor; bunlarla Hakk\’ın ekstra lütuflarına davetiyeler çıkarıyor ve İsrafil\’den sur sesi almışçasına bilerek veya bilmeyerek yavaş yavaş, ama âhenkle bir dirilişe doğru yürüyorlardı. Tuzlu denizler içinde tatlı su akıntılarına benzeteceğimiz bu temiz ruhlar, görünüşleriyle o kadar inandırıcı, o kadar içten, o kadar tevekküllü ve teslimiyet içinde idiler ki, her göründüklerinde Hakk\’ı hatırlatıyor ve insanlar üzerinde her zaman büyülü bir tesir uyarıyorlardı.
     
    devamı aşagıda

  11. Dün – Bugün – Yarın Sızıntı

    Bir zamanlar bu mübarek dünya; rengi, deseni, havası, insanı, ruhanî iklimi, millet olarak kendi kimliğini koruma azm ü gayreti, geçmişten tevarüs ettiği değerleri, kökleri semaviliğe dayanan âdetleri, an\’aneleri ve bütün bunların mecmuundan kaynaklanan maddî-mânevî güzellikleriyle bambaşka bir âlemdi. Çarşısı-pazarı, caddesi-sokağı tıpkı birer mâbed harîmi, cami ve mescitleri de âdeta Kâbe\’nin izdüşümü gibiydi. Bu dünya insanları, uğradıkları her yerde, duyguları, düşünceleri ve gönül enginlikleriyle ruhanîleri hatırlatan olabildiğine derin, incelerden ince, fevkalâde nazik ve hâllerinden memnun çehrelerle karşılaşır; onların sımsıcak mukabeleleriyle banyo yapmış gibi olur ve böyle bir ülkede bulunma bahtiyarlığıyla hep "şükür" mırıldanırlardı. Yükselen hemen her seste, her solukta göklerin merhameti, meleklerin mehâbeti, annelerin şefkati duyulur ve her bucak bir güven koyu gibi tüllenirdi. Burada yer yer insanlar Hakk\’ı tazim duygusuyla ciddileşir, zaman zaman da şükranla gürler ve hep tebessüm düşünür, tebessüm söylerlerdi. Bu mütebessim simaların dolaştıkları hemen her yerde tılsımlı bir meltem esiyormuşçasına, hâdiselerin tazyikinden bunalmış gönüller ve muvakkat bazı olumsuzluklarla sıkışmış ruhlar bu sihirli atmosferde cennet gölgeliklerine sığınmış gibi bütün hafakanlarını atar, mânevî bir banyo olmuş gibi rahatlar ve serinlerlerdi.Mektepler her zaman, ilim, irfan parıltılarıyla ışıldar durur; mâbedler birer haremgâh-ı ilâhî nuraniyet ve mehâbetiyle gün boyu tıpkı bir mürşit, bir muallim gibi çevresine ışıklar saçar; gelip bağrına sığınanlara semavî üslûbuyla bir şeyler fısıldar; kürsüler, minberler mukaddes feyizlerin mahalli feverânı gibi lâhût edalı beyanlarla gönüllere râşeler salar; evler, konaklar buralardan taşıp gelen meltemlerle, mektebin, mâbedin, minberin, mihrabın ışıklarının, seslerinin ulaştığı hepsinin tıpkı bir mâbeyni gibi ruh ve mânâ ile inlemeye durur; caddeler, sokaklar İslâmî ruhun, o ak alınlı, aydın ruhlu hakka açık temsilcileriyle her zaman mektep ve mâbed vâridâtının meşheri olma görüntüsünü sergiler; derken her taraf âdeta birer mescit harîmi ve birer medrese revakı hâlini alırdı.O günün insanları, günümüzde olduğu ölçüde ne yalan bilir ne tezvirde bulunur, ne iftira ile başkalarını karalar ne de komplo gibi bayağılıklara tenezzül ederdi. Arasıra insanî değerlerden habersiz, halka da Hakk\’a da saygısı olmayan birkaç sefilin sefalet hırıltıları veya gadr u zulüm "hay-huy"ları duyulsa da, toplumun hemen büyük çoğunluğunun temel karakteri, böyle aşağılık ruhların sermayesi sayılan bayağılıklara karşı hep kapalı bulunurdu. Onlar arasında ahlâksızlık, hiçbir zaman millet çehresini karartacak şekilde alenîleşip yüze vurmaz; fenalıklar uzun boylu yaşama imkânı bulamaz; hayasızlık kat\’iyen yaygınlaşamaz; günah ve isyan istidadı, gücünü denese bile gizlilik içinde dener; bu denemelerse asla tutmaz, tutsa dahi devam etmez; doğmasıyla ölmesi bir olur ve onun yerini de hayat boyu unutulmayan bir nedamet hissi alırdı. O günün insanları hata işlesin işlemesin arınmak niyetiyle sık sık tevbe ve inâbe kurnaları altına koşar; dua ve niyazlarla sürekli iradelerini güçlendirir ve her zaman Hakk\’a yakın durmaya çalışırlardı. O toplumda, herkes herkese güvenle bakar, güvenilir olma konusunda olabildiğine titiz davranır ve kimse kimseden endişe duymazdı. Nadir de olsa, başkalarının onları aldattığı olurdu ama, onlar kat\’iyen kimseyi aldatmaz, aldatmayı düşünmez; birine hile ve hud\’ada bulunmayı insan olma hakikatine karşı en büyük saygısızlık kabul eder ve itibarlarını bir namus gibi korurlardı. Onların arasında "dediğim dedik" kaba kuvvetin sesi soluğu fazla duyulmazdı; yer yer bir kısım münasebetsiz çıkışlar veya başkaldırmalar olsa da, bu tür kimselerin önüne birer kemik atılıverince hemen sesleri kesilir ve âhenk de yeniden teessüs ederdi.
     
    devamı aşağıda

  12. Bugün.Dün.Yarın Nihat DAĞLI

    Asr-ı Saadet… Bir geçmiş zaman cenneti! Yitik bir cennet! O günden bu yana müminlerin yüreğinde bu cennetten kopuşun acısı var. Asr-ı Saadet\’ten uzaklaşmanın hüznü ve onu bir daha gerçekleştirebilmenin umudu… Bunun için yüzleri oraya dönük, Asr-ı Saadet\’ten bugüne yollar açılıyor, modeller geliştiriliyor. Bugünü Asr-ı Saadet\’e dönüştürmek istiyorlar! Hiç şüphesiz bir daha Bilal-ı Habeşî ezan okumayacak! Hz. Ebubekir, Ammar, Zeyd, Aişe vâlidemiz.. mescitlere gelmeyecekler! Bu biliniyor! İşte bunun için, Asr-ı Saadet\’in mimarlarını örnek bir nesil kabul edip onlar gibi \’iyi\’lik ve \’hayr\’da yarışan bir nesil bekleniyor. Menkıbelerden çıkıp, hayatın içinde görünür hâle gelmesi beklenen bu neslin etrafında gelişecek hayatın/zamanın Asr-ı Saadetçe olacağına inanılıyor. Niçin Asr-ı Saadet? Geçmiş bir zamana kilitlenmenin anlamı ne? Asr-ı Saadet, mümin olarak ferdin, müminler olarak da toplumun bütünüyle \’iyi\’liğe ve \’hayr\’a ayarlandığı bir dönemdir. Müminin nefsiyle mücadelede öne geçtiği, çekirdek kurumların \’insan\’ için organize olduğu; İslâm\’ın nasıl bir insan ve nasıl bir toplum öngürdüğü sorusuna cevap olduğu için önemlidir. Elbette ki gâye o çağı olduğu gibi bugüne aktarmak, şeklen onları tekrarlamak değildir. \’İyi\’lik ve \’hayr\’ evrenseldir; zaman aşımına uğramazlar. Müminler, \’iyi\’lik ve \’hayr\’ın kendisini istiyorlar. İslâm formunda ve Asr-ı Saadet\’te zirvede temsil edilen medeniyeti arzuluyorlar. Müminlerin Asr-ı Saadet\’e olan bu özlemleri, bazıları tarafından \’geçmişe dönük ütopya\’ olarak görülüyor. Ütopyadaki \’gelecek\’ vurgusuna dikkat çekilerek deniliyor ki; müminlerin bugüne ve yarına dair düşünceleri hep \’Asr-ı Saadet\’ten mülhemdir. Geleceğe yürürlerken dahi, yüzleri geçmişe (Asr-ı Saadet\’e) dönüktür. Adımları ileriye, yüzleri ise geriye baktığı için önlerini (bugünü ve yarını) göremiyorlar. Acaba öyle mi?! Hem bu sorunun cevabını vermeye, hem de ütopyalardan hareketle bugünü anlamaya çalışalım. Ütopya… Beşerî düşünceler, teorik olarak çerçevesini oluşturdukları yapının bir gelecek zaman içinde görünür hâle geleceğini umarlar. Ütopyaları bir yaşanmışlığa yaslanmaz, sadece yüzü geleceğe dönük bir umudu ifade ederler. Müminlerin iddiası ise bir yaşanmışlığa yaslanıyor. \’Geçmişe dönük ütopya\’ veya \’geleceğe dönük ütopya\’ fark etmez; ütopya, bugünü olumsuzlayarak gelişir. \’Mutluluğu geçmişte veya gelecekte aramak\’ şeklinde de tanımlayabileceğimiz ütopya, her zaman ve herkes için söz konusu olmuştur. Hemen herkesin gönlünde; yaşanılası olmayan, bugünün günahlarından arınmış pak bir ada özlemi vardır. Çoğunlukla, söylenilenlerin gerçekleşme ihtimalinin çok az olması durumunda, \’seninki de tam bir ütopya ha!\’ denilse de, ütopyaya olan eğilim devam eder. Hemen herkes, \’ütopyaya inanma, ama ütopyasız da kalma!\’ der gibi davranır. Bir çok ütopyadan bahsedilebilir. Thomas Moore\’un Ütopia\’sı, Hobbes\’un Leviathan\’ı, Campanella\’nın Güneş Ülke\’si, Eflatun\’un Devlet\’i, Saint-Exupery\’in Kale\’si, Fârâbî\’nin Medinetü\’l-Fazıla\’sı… Auguste Comte\’un pozitivizminin de ütopyası vardı. Metafizikten ve kutsaldan arınmış, bütünüyle algılanabilen bir gerçeklikte, her şey insanın eli altında olacaktı. Deneyin imbiğinden geçmiş saf bilgiyle tabiat söz dinler bir hâl alacaktı. Hayattan kovulan metafizik bir daha geri dönmeyecek ve gereksizliği anlaşılacaktı. Marksizm ise sınıfsız bir dünya vaat ediyordu. Kapitalist toplumları kollarında tüketen çürümüşlükten yayılan kokuların çok uzağında bir dünya. Bunlar birbirinden farklı ütopyalar olsa da, hemen hepsi, bir yer yüzü cennetinden bahseder. İnandırıcı gelmese de, bu cennetin gerçekleşmesi beklendi. Ancak bu olmadı, aksine yer yüzü cehenneme döndü. Bilim ile kilise arasındaki kavgalar; bilimin galibiyetiyle hız kazanan teknoloji; birinci ve ikinci dünya savaşları; pozitivist bilginin maddeye bürünen yüzü diyebileceğimiz gelişmiş silâhların depolardan uygulama alanına çıkması; dünyayı küçülten, özel alan bırakmayan iletişim ağıyla yitirilen mahremiyet… Sanki kıyamet!… Yitik cennet beklentisi içinde olan insanlar şok olmuş görünüyorlar. Elleri yana düşmüş, öylece bekliyorlar. Çok sevilen ve beklenilen sevgilinin asla gelmiyeceğini geç de olsa fark eden aşığın yıkımı içindedirler. Hareket alanı yok edilen ferdin zavallılığını seyredip geleceğe dair umutlarını yitiriyorlar. \’Meğer herşey koca bir yalanmış! Şimdi daha kötüyüz! Hobbes\’un "kurt insanı"nın parmak dokunuşuyla hedefe yürüyen silâhların gölgesinde bir dünya burası! Kuşatıldık! Artık hiçbir şeyin değeri yok! Dünyaya fırlatılmış birer zavallıyız! Hayat bir trajediden ibaret! Bizi ütopyalarıyla oyalayan ideolojiler ölmüştür!\’ diyor ve nihilizmin \’hiç\’lik şarkısına kulak kabartıyorlar. Yüzü geleceğe dönük ütopyalar insanı hayal kırıklığına uğrattı. İnsanlar gelecekten korkuyor! Orwell\’in 1984, Huxley\’in Cesur Yeni Dünya ve Zamyatin\’in Biz anti-ütopya romanları ile daha çok \’gelecek\’ temasını işleyen bilim-kurgu filmleri çok rağbet görüyor. Ancak insanın yüreğine su serpmiyorlar. Hemen herkes, \’eğer gelecek buysa, yandık!\’ diyor. Hızla gelişen teknolojiden ve sınır tanımayan iletişim ağından hareketle düşünülen bilim-kurgular, kıyameti hatırlatıyor. Meselâ Terminatör ve Matrix filmlerindeki gelecek tasviri… İnsan bu kurgularda kuşatılmışlığını, zavallılığını ve \’hiç\’liğini görüyor. Hem ilgiyle izliyor, hem de bu gelecekten korkuyor. Böylesine paradoksal bu görüntüde şunu gözlemliyoruz: korku ve güvensizlik içinde yeniden geçmiş zaman şarkılarına dönülüyor. Bu yüzyılın ve sonrakilerin ütopyalarından bir kaçış var. Otantik mekânları, esrarlı serüvenleri, din ve medeniyetlere beşiklik yapmış coğrafyaları konu edinen romanlar dünyanın bütün dillerine çevriliyor ve en çok okunan kitaplar oluyorlar. Simyacı, Ramses, Musa.. türü romanlarda yitik cennet özlemi gideriliyor. Tabiata yeniden dönüş başladı. Ekotopya\’lardan bahsediliyor. Unabomber, Amerika\’da teknolojinin üretildiği sanayi merkezlerine attığı bombalarla ismini duyurduktan sonra yayımlattığı ve aynı zamanda anarşist bir manifesto olan Sanayi Toplumu ve Geleceği\’nde, tabiatın kucağında ve onunla uyum içinde yaşanan \’ilkel hayat\’ı teklif ediyor. Geçmişe yapılan bu gezi, otantiğe olan bu rağbet, sırlara ve tabiîliğe olan bu alâka, muhayyel bir gelecek korkusunun ifadesi midir? Yoksa yüzü geleceğe dönük ütopyaların çöküşünden sonra, geçmişte gerçekleşen ve tabiattaki sihri bozmayan uygarlıklar yeniden umut mu oluyorlar? Bize öyle geliyor ki, artık yitik cennet gelecekte değil geçmişte aranıyor. Peki Müslümanların Asr-ı Saadet özlemi yukarıdaki çizgiyle aynı anlama mı geliyor? Yoksa gelecek korkusunun doğurduğu bir sonuç mu? Müslümanlar pozitivist bir süreç yaşamadıkları için (en azından pozitivizme iman edenler kadar), Asr-ı Saadet özlemleri de, umutsuzluk içindeki pozitivistzedelerin geçmişe kaçışlarına benzemiyor. Hiçbir dönem Asr-ı Saadet\’e sırtlarını çevirmediler; hayatı ve kâinatı Asr-ı Saadet\’in içine inen vahiyle okudular. Müslümanlar başka bir yere gitmedi ki geri dönsünler. Ayrıca, özelde İslâmiyet\’ten genelde metafizikten kalkarak yapılan yorumlardan pozitivizmin nasıl bir gelecek inşa ettiğini tahmin ettiklerinden, bugün hayal kırıklığına uğramış da değiller. Pozitivistzedelerin ardına düştüğü geçmiş zaman seslerinden yitik cennet inşa edilecek mi? Postmodern eğilimler, \’gelecek korkusu\’nu ne derece yumuşatabilir, bilmiyoruz. Ancak pozitivist ütopyanın, içinde cennet değil, aslında bir cehennem taşıdığını ve bu sebeple umut olmaktan çıktığını öğrenmiş bulunuyoruz. Peki Asr-ı Saadet bir kere daha yaşanabilir mi? Doğrusu çok rahat \’evet, yaşanabilir\’ diyemiyoruz. Çünkü Asr-ı Saadet\’le bugün arasında geçen uzun zaman içerisinde çok yönlü bir dünya şekillenmiş. Yaşanması zor bir hayatın kahramanı olan Asr-ı Saadet insanını tekrarlayabilecek bir nesil beklense de bu çok zor. Ancak, bu hiç mümkün değildir de demiyoruz. Çünkü bir yaşanmışlığın yeniden tekrarlanabilirliği en azından teorik olarak mümkündür. Bu sebeple Müslümanların Asr-ı Saadet özlemlerine ütopya diyemeyiz. Eğer ütopyaya, \’gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak düşünülen ideal idare ve ülke, hayal ülkesi\’ diyorsak, Asr-ı Saadet özlemi ütopya değildir. Hayırlı bir \’yarın\’ için Ebubekir Eroğlu gibi düşünüyorum: \’Geleceğin şekillenmesi bugüne bağlıdır. İçinde yaşadığımız zaman dilimi, geleceğe dahildir. O hâlde gelecek uzak değil. Çünkü, bugünün içindedir ve bugünde aranabilir. Büyücünün biri Babil Kuyusu\’nun derinliklerinden bir plân getirip önümüze koyacak olmadığına göre; biz kendimizi değiştirmediğimiz sürece, gelecek aynen şu anda gördüğümüz gibi olacaktır. Yani karamsar, umutsuz, şevksiz, isteksiz. Hayra alâmet olmayan bir suskunluğa batık. İnsan uzak gelecek için tasarılara sahip olur; ama ayağını bastığı yer bugünün şartlarını taşımaktadır. İnsan başka bir dünyanın tasvirini de yapsa, resmi bugünden başlayarak oluşturacaktır. Uzun erimli düşünceler için, yaşanan günlerin manzarası kamçı olabildiği gibi, ayakbağı da olabilmektedir. Bugünün suskunluğa batık görünümü, ayakbağının varlığını söylüyor. Kamçı, harekete getirici olduğu yerde yoktur; acıttığı yerde var.\’

  13. S.A GÜL YÜREKLİM  CANIM ABİM YİNE HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ ÇOK GÜZEL OMUŞ YÜREĞİNE SAĞLIK OLSUN…
    OKYANUSLAR DOLUSU SELAM SEVGİ SAYGI VEDE DUALARIMLA
    YARADANIMA EMANETSİN
    KAL SELAMETLE
     

  14. essalamun alkeykum verahmatullahi ve berakatu .   ahmed abi  senin ne güzel ismin var .isimler dua niteligindedir ben senin ismini söylerken sana dua etmiş oluyorum aslında .  speces snız çok güzel olmuş hani dört dörtlük diyebilecegimiz şekilde  .allah   sizden ve sizin gibi güzel insanlardan razı olsun .Allah\’ın rahmeti ve bereketi sonsuz affı  üzerinize olsun allahıma emanetsiniz  esen kalınız…

  15. "….." BURAYA ONUN ADINI YAZ
    Kimin mi?Hani o, seni en çok üzenin, en kızdıranın adını..Eşin belki..Belki de annen-baban..Ya da kardeşin, komşun, en iyi arkadaşın..Artık, seni inciten ve de "kıymetlin" her kimse, işte onun..Yaz adını buraya; ". . . . ." ve ekle; ". . . . ." Öldü! Yok artık!Ne bir daha bu eve gelecek, ne telefon edecek, ne de bir daha karşılaşacağım onunla!Artık ". . . . ." Yok! Öldü O.. Hiç olmayacak bir daha..Bundan sonra, aranızda geçen olayları düşün..Hani seni çok inciten, üzen-kızdıran ve "Asla!" dedirten her yaşanmışlığı..Gör bak, nasıl bomboş ve anlamsız gelecek..Ölümün değdiği her şey nasıl silikleşecek, nasıl artık fonda kalacak hayat!..Aniden değişecek paradigmalar!"Neden?" diyeceksin.."Neden kırdım ki onu?" "Şu üç günlük dünyada değer miydi?"Ve.. Tarifsiz sızlayacak yüreğin..İşte bak dünya bir an! Bir varmış, bir yokmuş..Giden asla geri gelmiyor ve insan "keşke" diye bir ömür boyu yürek sızılarıyla kalıyor sonra.Böyledir ölüm..Ansızın gelir ve keskin bir bıçak gibi ayırıverir dünyaları..Ve bizler, hep "ölecek yaşlarda" olduğumuz gerçeğini bile bile, görmezden gelir, hiç ölmeyecek gibi yaşarız..Oysa geçen her saniye haykırır bize; "Ölüm var heyy!"Bir ebemkuşağıdır ölüm.. Her giden hep "sırma saçlı-badem gözlüdür" ya hani.. ". . . . ." Öldü diyerek işte, şimdi değiştir paradigmaları!..Ve en bâdem gözlüne sımsıkı sarıl! Bırakma sakın!..Bak, tik-taklıyor zaman; "Ölüm var heyy!"İşte bu, "Ölmeden önce ölmek" yani Olmak sırrındandır..Ve bundandır "Her vakit ölümü hatırlayın!"diye emredilmesi..Sırra eren, hiç "keşke" demeyecek.Ve..Nasıl hayattayken öldürüp de gayrımızı, sıfırlıyorsak ona karşı içimizi, aklımızı-yüreğimizi..Nefsimize de böyle yapmalı!..Sıfırlamalı dâim..Sınır dışı tüm arzu ve dayatmalarını, ölüm silgisiyle silivermeli..Ölmeden Ölmeli!..Ölmüş olan, hiç dünyaya tapar mı? "Şunu, şunu da isterim" der mi? Ölmüş olan, yalan-kötü söz söyler mi?Ölmüş olan, haset-zulüm eder mi hiç?Ölmüş olan, benlik davası güder, kin tutar mı?Ölmüş olan, incinir mi? Ölmüş olan, İncitir mi hiç??Gelin ÖLüverelim hadi!..OLuverelim..Muhabbetle efendim..

  16. Açık”ta bırakılmış kadınlar…
    Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısatutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmışelbisesi değil dikkat çeken.
     Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyiözenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Banayakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil,elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.
     Öylesine yok gibi ki elbise heptençıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor.Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.
    Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı.Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğergözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakışdüşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetinikaybettiğini sanıyordu.Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti deeşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinizekilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz.
    Seyredilmekisteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçeoturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene,içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağduredilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda.
     Uçağa yetişme telaşının sardığı,tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ dahaplaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bireçıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış”değil “açıkta bırakılmış” oluyor.
    Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklıkiçinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyorardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayınaindirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor. Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbibi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangibir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılansürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüsdekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatapalınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.
    Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyideğiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanmaduygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir iknasürecinin kurbanı..
     Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utançduygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa daona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışlarıevcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez biriktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir elhareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği onadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyoronu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve“sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardırçıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlaraaçı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibiduruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyorama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.
    “Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”daolan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor.Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor.Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor,teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altındaeziliyor.
    Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuzasaklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipektentüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek.
    “Tesettürsüzlüknedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçirenher haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”…Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliğigölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu..Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…
    Senai Demirci
    Allah razı olsun sizden…
    SELAM VE DUA İLE…
    KARDELEN

  17. slm kardesim gönderdigin duan icin amin diyorum allahim her daim dualarini kabul eylesin sagol kardesim cok güzel yazmisin yazilarini ellerine yüregine saglik sendeki bu sevdan her daim olsun allahim her zaman gönlüne göre versin hayatini allaha emanet ol kardesim

  18. ıÜüİnsanların hayallerini hep bir günü bekleyerek ertelemelerindeki çarpıklığı
    fark ettiğinden beri bu satırların emanetçisi
    yarınına dair daha telaşsız olarak bugünü yaşamaya gayret ediyor.
    Aklına koyduğu bir hedefi gerçekleştirmek için belli bir parametre koymanın
    anlamsızlığının defalarca imtihanını yaşamış
    olarak bugün elinden gelenini yaparak daha huzurlu yaşıyor.
    Mesela artık kitap okumak için hafta sonunu beklemiyor,
    bir alışkanlığa niyet ettiği zaman ortaokul yıllarında yaptığı gibi "pazartesi başlıcam,
    yeni ay ile birlikte hayata geçiricem demiyor.
    Elbette ki daha alacağı çok yol var fakat en azından kendini "o gün geldiğinde yapıcam…"
    içi boş hayali ile uyutmayarak
    yapamadıkları karşısında acizliğinin farkında ve Rabbinden iradesine fer vermesi
    ve onu bırakmaması için dua dua yalvarıyor.
    Bu ahvalin dertlisi olan dostum, gel bir gün diyerek ertelediğin ne varsa bugünden tezi yok
    hayata geçirmek için tüm himmetini,
    gayretini ortaya koy. Yarınının geleceği belli değil ve tecrübe ile sabittir ki Efendimiz (sav)\’in gencin namazını güneşe,
    yaşlınınkini muma benzetmesi misal mevsiminden sonraya ertelenen hayatta ne varsa kıymeti düşüyor.
    Şimdi sıra sende; kendine ait prensipleri olan ve bu prensipleri hayata geçirmek
    için bahane duvarlarıyla hayatını tıkayarak
    ömrünü ziyan edenlerden olmamak için Hakka hal ve kal diliyle yalvar ve artık
    olucam yapıcam deme, yap ve ol…selam ve dua ile oğlum

  19. Yüce Rabbimiz Kur\’an-ı Kerim\’de: "De ki: Eğer duanız olmasaydı,
    Rabbim size ne diye verecekti" buyuruyor.
    Dua ve zikir bir kalbin en önemli ilacı. "Kalpler ancak ALLAH\’ı anmakla huzur bulur"
    diyor bir başka ayet-i kerimede.Oyleyse hic durmayalim dua ve zikir edelim gece gunduz
     
         "  La İlahe İllallah Muhammedun RasulALLAH ".

  20. Bir gülüş kadar içtenBir gülüş kadar gerçeğizKim olduğumuz, ne olduğumuz önemli değilKendimizi ifade edebildigimiz yerdeyiz Sevildiğimiz kadar değilSevebildiğimiz kadar değerliyiz!
    SELAM VE DUA İLE…
    KARDELEN

  21. Sa. sevgili ahmed. yine derin bir konuyu ele almışsın ve o kadar beğendim ki. senden istediklerimi alma konusunda izin almıştım, bu yazıyı da aldım gitti.. sevgiler

  22. Mekke’nin dünyanın merkezi olduğu ispatlandı
     
     
    Jeoloji ve İslam Hukuku konusunda uzman Müslüman ilim adamları, önceki gün Katar\’ın başkenti Doha\’da düzenlenen "Dünyanın Merkezi Mekke" adlı konferansta bir araya geldi. İlim adamları, dünya saat ayarlamasında ölçü alınan ve Greenwich olarak bilinen saat dilimi yerine Mekke saat diliminin ölçü olarak alınmasını talep etti. Bilindiği gibi Mekke-i Mükerreme\’nin dünyanın merkezi olduğunu savunan teori yakın zamanda yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştı.Katılımcılar, Greenwich saati (GMT = Greenwich Mean Time) yerine Mekke saatinin esas alınarak ortak İslami bir saat diliminin oluşturulması çağrısında bulundu. Çünkü Mekke saati dünyanın her yerinden kıble yönünü belirliyor, akrepleri klasik saatlerin aksine Kâbe-i Şerif etrafında yapılan tavaf hareketleri gibi soldan sağa doğru dönmektedir.Bir gün süren konferansa Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi\’nin yanı sıra Kur\’an ve Sünnetin bilimsel mucizeliği üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan, İngiltere Galler Üniversitesi\’nde jeoloji dersleri veren Mısırlı bilim adamı Prof. Dr. Zağlul en-Naccar, Mekke saatinin mucidi Mühendis Yasin eş-Şuk gibi konusunda uzman birçok ilim adamı katıldı.
    El Karadavi, İslam Hukuku, geometri, astronomi ve hukuk alanında uzman kişilerin Mekke\’nin neden dünyanın merkezi seçildiği ve Allah\’ü Teala\’nın Beytü\’l Haramı neden Müslümanlara kıble olarak tayin ettiğine dair yürüttükleri çaba ve araştırmalara ilişkin takdirlerini ifade etti.Aynı zamanda Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanlığını da yürüten Yusuf el-Karadavi " Müslümanların kıblesinin muazzamlığını pekiştirmek için yapılan bilimsel araştırma ve ulaşılan neticeleri takdirle karşılıyoruz" dedi. El Karadavi "Mekke\’nin Dünyanın merkezini oluşturduğu teorisinin ispatlanması İslami kimliğin pekiştirilmesi ve tespit edilmesidir, ayrıca Müslümanın diniyle, ümmetiyle ve medeniyetiyle gurur duygusunu pekiştirecektir" diye konuştu.
    "Diğer din ve medeniyetlerin aksine İslam\’da din ile bilim arasında bir çatışma yoktur" diyen el-Karadavi bununla ilgili Kur\’an-ı Kerim\’den Yüce Allah\’ın (cc) şu buyruklarını kanıt olarak gösterdi: "De ki; Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin", "Eğer doğru söylüyorsanız bana ilme dayalı bir biçimde haber verin", "Yanınızda bize çıkaracağınız bir ilminiz var mı?".DÜNYANIN MERKEZİ MEKKEÖte yandan Prof. Dr. Zağlul en-Neccar, "Mekke\’nin dünyanın tam merkezinde yer aldığını artık bilimsel ispattan sonra şek götürmez bir gerçektir" dedi. Neccar, bunun delilinin de Prof. Dr. Hüseyin Kemaleddin\’in dünyanın başlıca şehirlerinden kıble yönünü belirlemeye çalışırken Mekke-i Mükerreme\’nin yerküreyi oluşturan yedi kıtanın hepsinin etrafından geçen bir dairenin tam ortasında yer aldığını ispatlamasını gösterdi.
    En Neccar Mekke-i Mükerreme\’yle aynı meridyen çizgisi üzerinde yer alan yerler pusulada manyetik iğnenin belirlediği manyetik kuzeyle kutup yıldızının belirlediği gerçek kuzeyle uyumlu olduğunu söyledi.Ünlü jeolog "Mekke-i Mükkereme\’nin meridyen çizgisinde her hangi manyetik bir sapma bulunmamakta. Hâlbuki aralarında Greenwich\’in de bulunduğu diğer tüm meridyen çizgilerinde manyetik bir sapma var. Hatta Greenwich meridyeninde batı yönünde 5.8 derecelik manyetik bir sapma olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır" dedi.En Neccar İngilizlerin, gölgesi ve izleri halen sürmekte olan Britanya Sömürgeciliği döneminde Greenwich meridyenini bir saat ölçüsü olarak dünyaya zorla dayattığına işaret etti.RAKAMLARLA MERKEZİ İSPATLADIBu arada, Kahire Üniversitesi\’nde mimarlık dersleri veren, "Uluslararası Kur\’an ve Sünnet\’te Bilimsel Mucize Kurulu" üyesi Prof. Dr. Yahya Veziri konferansta sunduğu araştırmada bilgisayar yardımıyla dünyanın önde gelen şehirlerinden Mekke-i Mükerreme için çok hassas yön tayinleri yaparak farklı dünya kıtaları arasındaki mesafeye bakılırsa Mekke\’nin tam ortada yer aldığı görüldüğünün rakamlarla ispatlandığını açıkladı.
    Mısır Hulvan\’da bulunan Ulusal Astronomik ve Jeofizik Araştırmalar Enstitüsü Nükleer Patlamalar Merkezi Başkanı sismolog Prof. Dr. Ahmed Ali Bedevi ise deprem riski açısından Mekke\’yle ilgili yaptığı araştırmada Mekke\’nin kendine özgü jeolojik bir yapısı olduğunu ve ilahi bir koruma görevi gören sağlam sıradağlar içerisindeki eşsiz konumundan dolayı tarihte bu kutsal kentin depremlere maruz kaldığının çok nadir olduğunu söyledi.MEKKE SAATİNE RAĞBET ARTACAKKonferans esnasında Filistin asıllı Fransız vatandaşı Yasin eş-Şuk kendi icadı olan "Mekke saatini" katılımcılara tanıttı. Saat pratik olarak dünyanın merkezinin Mekke olduğunu ve Greenwich yerine Mekke\’nin dünya saat ölçüsü olarak alınmasının daha doğru olacağını gösterdi. Araştırmacıya göre yeni saatin tasarımı Dünya Saat Merkezi olarak Mekke\’nin dikkate alınmasına yardımcı oluyor.Eş Şuk "icat ettiği saatin dünyanın her yerinden kıbleyi tespit edebildiğini akreplerinin gezegenler ve diğer cisimlerin evrende güneş etrafında hareket ettiği ve insan vücudunda kan dolaşımının hareketi gibi solda sağa hareket ettiğini ifade etti.Eş Şuk dünyanın değişik yerlerinde ikamet eden ya da buralarda yolculuk eden Müslümanların bulundukları yerlerde kıbleyi tespit etmekte yaşadıkları zorlukları gördükten sonra söz konusu saati icat etmeye karar verdiğini belirtti. Bunun için dünyanın merkezinin Mekke olduğunu kabul eden eski âlimlerin görüşlerine başvurduğunu bu esnada en modern topografik haritalardan, fiziki haritalardan ve Mekke-i Mükerrem\’in haritalarından yararlandığını söyledi.Öte yandan Suudi Arabistan Krallığı yeni saati Mekke-i Mükerreme\’nin bir kulesine koymayı planladığını söyledi. Son bilimsel ispat ile birlikte Mekke Saati\’nin dünya genelinde büyük rağbet göreceği belirtiliyor.
    selam ve dua ile arkadaşım..

  23. sizdende Allah raz olsun halk günü çalışmanız iyi düşünce ama inş.okunur yazılar bazande okumadan alakasız sırf yorum bırakmak için bırakılan yorumlar oluyor Allah yardımcımız olsun
     

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s