“Hayat imtihanla geçiyor”…

Hayat Hanım ile Kaim Bey


DAHA DÜN GİBİYDİ Kaim Bey’le karşılaşmaları. İki derenin birleşmesi gibi birleşivermişti hayatları. Derelerin nasıl elinde değildiyse bu vuslat, her şeye inat visale ermişti Hayat ile Kaim. Beraber akmışlardı hayatın içinden. Yokuşlar da vardı, inişler de, düzler de. Kaim Bey şefkatli bir adamdı, hem de dağ gibiydi Hayat için. Sırtını yasladığı, zor zamanlarında hep yanında olan.

Hayat’la Kaim çok severlerdi birbirlerini. Hayat, “hayatım seninle kaim” diye seslenirdi. Fazla mı güvenip dayanıyordu Kaim’e? Kaim ki fani olan bütün yaratılmışlar gibi acizdi hem de. Bir insan hayatı daim ve de kaim kılabilir miydi? Elbette yapamazdı. Hayatı kim vermişse devam ettiren de O’ydu. Bir insanın kalbini ancak Rabbi bilirdi. İnsan ancak Rabbine dayanırsa, güvenirse mutlu olurdu şu fani dünyada. Bütün bunları düşününce kendine kızar tövbe ederdi. Ama insan bu; nisyanla malûldü. Hemen unutuverir tövbesini, yine yaslanıverirdi Kaim’e.

Kaim hiç üzmez miydi Hayat’ı? Çook… Ama Hayat hemen affediverirdi. Bütün latifeleriyle yine dönerdi Kaim’ine.

Hayat bu inişli çıkışlıydı işte.. “Hayat imtihanla geçiyor” bir şarkının sözlerinde rastlamıştı, kendi imtihanlarını düşündürtmüştü şarkı Hayat’a. Nicesiyle sınanmıştı. Kaim’le de. Ki zaten bir sınav değil miydi insan için eşler, çocuklar ve dahi mallar, Yüce Kelam’da bildirilen.

Hayat hastaydı. Hastalıkla imtihanı ağırdı. Ama O’nu üzen hasta oluşundan ziyade Kaim Bey’in halleriydi. Hastalık dünyalarına gireli beri, o sevdiği, dayandığı adam gitmiş, yerine kendisiyle ilgilenmeyen bir adam gelmişti. Konuşamıyorlardı eskisi gibi. Hayat yalnızdı evde, hastanede. Akşamları sofrada çocuklarıyla mahzun kalıyorlardı. Neler oluyordu? Başkalarından duymuştu: Aileden biri hasta olunca, yakınları bir yabancılaşma yaşıyor, ziyaret bile edemiyorlardı. Donuyordu sanki yürekleri, hastaya birşey diyemez oluyordu dilleri. Kaim Bey Hayat’ın hasta olduğunu duyunca çok üzülmüş ve ne yapacağını bilemez olmuştu. Bu durum uzaklaşmasına sebep olmuş, Hayat’ı da üzmüştü.

Hayat’ı kaybetmekten ölesiye korkuyor ama birşey de gelmiyordu elinden. Tıpkı anacığının kaybında olduğu gibi. “Çocuklukta alınan yaralar mevsimler gibi kendilerini tekrar ederler.” Bir dergide okumuştu bu sözü. Doğruydu, Kaim’in yaraları da depreşmişti yeniden. Hayat’ın da annesi gibi gideceği fikri tersyüz ediyordu Kaim’i.

Bütün bu yaşananlar bomba olup patlamıştı da savuruvermişti onları. Fitne, sınanma buydu işte. Nasıl çıkacaklardı işin içinden? Hayat’a hep doğruyu tarif eden Kaim sürükleniyorken yanlışa doğru, Hayat bir karar verdi: Çekip alacaktı Kaim’i düştüğü kuyudan. Nasıl yapacaksa yapacaktı bunu. Konuştu dili döndüğünce, gitmesin yürüdüğü yanlışta diye. Fakat Kaim dinlemiyordu. Olsun; yine de vazgeçmeyecekti. Kurtaracaktı Kaim’ini. Kaim dinlemedikçe, üzüldü. Üzüldükçe, kızgınlığı arttı. Kızgınlık arttıkça, aralarındaki ilişki iyice bozuldu. Artık Hayat, “hayatım seninle kaim” diyemiyordu.

DERENİN ortasındaki taşın büyüklüğü nisbetinde dere iki kola ayrılıp taşı geçer ya. Hayat ile Kaim de öyleydi şimdi. Çözülüvermişti elleri. Bu fitneyle sanki ikiye ayrılmıştı hayatları, hayatta akışları.

Hayat imtihanını düşünürken, bir şeyi farketti: Kaim bey kendisi karar vermedikçe yanlışıyla yüzleşemeyecekti. Peki Hayat ne yapıyordu? Tutup yakasından Kaim’i oradan çıkarmaya çalışıyordu. Niye? Memnun değildi yaşananlardan. İstiyordu ki, hayat çizgileri kendi arzuları doğrultusunda gitsin. Hayat ve Kaim üzülmesin. Pürüzler yaşanmasın.

Birden anladı ki, kendini Kaim’in tanrısı gibi görüyordu. Evirip çeviren. Bir zamanlar Kaim’e verdiği rolü kendisi icra ediyordu Kaim’in üzerinde. “Estağfirullah” dedi. “Ne yapıyorum ben? Nasıl bir yanlışa sürüklemiş nefsim beni? Rabbim döndür beni bu yoldan. Nefsimin firavunlaşmasından kurtar beni!” diyerek huzura durdu Hayat. Kaim’in ilgisizliğinden şikayet ederken, şefkatini beklerken, şefkati Kaim’den bildiğinin farkına varamamıştı. Değildi işte! Kaim şefkat ediyor olsaydı, yaşanır mıydı bunlar? “Elhamdülillah” dedi. Asıl şefkat edeni, hayatı vereni, ve hayatı devam ettireni bulmuştu. Kaim bey ismi gibi kaim değildi. Kendinin bile sahibi değildi. Nihayet anlamıştı Hayat.

İmtihan devam ediyordu. Hayat’ın farkındalığının artmasıyla kolay eylenmişti imtihanı kendisine. Kaim de artık dönmeye başlamıştı yanlışından. Hayat memnundu hayatından. Derken, hastalığının son safhasına geldiğini öğrendi. Ne kadar ömrü kalmıştı bilmiyordu. Ama şunu farketmişti ki, yaşadığı son şeylerle temizleniyordu Hayat. Zorluklarla, sınanmalarla sanki manen tertemiz kılınıyordu. Kışa gelmişti Hayat’ın ömrü. Pencereden bakıyordu. Ağaçları gördü. Ağaçlar da yapraklarını dökmüşlerdi. Tıpkı saçları kirpikleri dökülen Hayat gibi. Pencerenin önündeki incir ağacına benzetti halini. Yapraksız, çıplak, soğukta… Aklına o türkü takıldı incir ağacını görünce:

Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulmadı bana ilacı.

DEVAM EDEMEDİ. Gözyaşları inci gibi dökülüverdi. Boğazı kurudu birden. Dudaklarından sessiz duaları döküldü: “Rabbim, nasıl kıştan sonra baharı verirsin. Benim de kışımı bahara döndür. Üşümemi Sana dönmeme, Senin rahmetinden ümit etme sıcaklığına çevir. İçim ısınsın ümidinle. Dünyam aydınlansın rahmetinle. Ben Senin rahmetinin ve katından göndereceğin hayrın fakiriyim. Üşümem o yüzden. Musibetimi rahmete kalb et. Sen ki kalpleri evirip çevirirsin. Kalbimi Sana çevir. Kalbimi ve aklımı nurunla ihya eyle, tenvir et, irşad et, hidayet et. Senden başka sığınacak, sığınıp ısınacak kimsesi olmayan kuluna merhamet et.”

Kaim bey girdi odaya. Farketmemişti Hayat Kaim’in girdiğini. Geldi. Karısının belinden sarılıverdi. Beraber seyrettiler kışı ve şehri. Sanki içinden geçenleri okuyordu Kaim. Sessiz dualarına “amin” diyordu. İçinden geçenleri okudukça da daha sıkı sarılıyordu Hayat’a.

Gün akşamlıdır, hemen akşama devriliverir koca gün. Hayatın da akşamı geliverdi. Onca ömür, yaşanmışlıklar bitiverdi. Acıları da, sevinçleri de, imtihanları da. Kaim bey Hayat hanımı ölüm kardeşinin kucağına verdi büyük bir teslimiyetle. Ta ki Hayat hanım gözlerini sonsuzluk aleminde açabilsin, yoluna devam edebilsin diye.

Evet, hayat ve ölüm kardeştir demişti Yüce Peygamber (a.s.m.). Kaim Bey de Hayat’ını ölüm kardeşe teslim etmişti.

Semine Demirci

Reklamlar

23 Yanıt

  1. Bu yazi tek  kelime ile ,  Harika  !
    Kardesim, Rahman sizlerden razi olsun, insaallah

  2.    Rabbim, nasıl kıştan sonra baharı verirsin. Benim de kışımı bahara döndür. Üşümemi Sana dönmeme, Senin rahmetinden ümit etme sıcaklığına çevir. İçim ısınsın ümidinle. Dünyam aydınlansın rahmetinle. Ben Senin rahmetinin ve katından göndereceğin hayrın fakiriyim. Üşümem o yüzden. Musibetimi rahmete kalb et. Sen ki kalpleri evirip çevirirsin. Kalbimi Sana çevir. Kalbimi ve aklımı nurunla ihya eyle, tenvir et, irşad et, hidayet et. Senden başka sığınacak, sığınıp ısınacak kimsesi olmayan kuluna merhamet et.”
     
    amin amin amin…

  3. ÖLÜM VE HAKİKAT
    İnsanların hayatları boyunca istedikleri ölçüde adil; herkese aynı yakınlıkta, herkesten aynı derecede uzak. İstisnası olmayan tek gerçek ve ayrıcalığı olmayan yegane yolculuk. Ölüm……Şair dilince“Uyudun, uyanmadın olacak”… Uyuyuş ki muhteşem bir uyanma. Vakti gelince şehrin dışına götürülme, bırakılma, terk edilme… Ölülerin elleri üşümez mi orada!?..Bu dünyaya gelen kişi, ahir yine gitse gerekMisafirdir, vatanına bir gün sefer etse gerekDiyor Yunus. Ana vatana açılan kapı ve eşikten böyle bahsediyor… Kim böyle bir eşik hakkında kesin bilgi verebilir ki bize? Kimse tecrübeli değilken bir öte adımından?!.. Mânâ eri der:Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değilÖlüm… Acı olduğu kadar mecbur, ürkütücü olduğu kadar alışılmış, aykırı görüldüğü denli doğal ve kovulmak istendiğince kucaklanmış. Hayatla birlikte var; insanla birlikte yok. Zaman… Orada bir mihenk taşı… Zaman… Ölümler ve ölenler kronolojisi… Ve bir büyük duruşmadan sonra görülecek hesaplar…Bütün canlıları kuşatan; titreten veya sevindiren, üşüten veya saran hakikat. Kimine göre bir atılış; kimine göre bir yükseliş. Vuslat kimine göre ve kimine göre ayrılık…Hiç yazılamayacaktır ölümün hikayesi. Herkesin kendine göre bir hikayesi mutlaka olacak; ama hiç yazılmayacaktır. Hikayeye giren her kahraman onun koridorlarında gelişecek, serim serim serilecek ve düğümlenip çözülecektir nihayet; ama bir hikaye olmayacaktır hiç… Belki de o bizim okuyamadığımız tek ve en gerçek hikayemizdir de bize bunu bildirmeyen bir hikmetle bildirmemiştir… Filozofunki de sufininki de… Beylerinki de, kullarınki de… Sultan ile gedanınki de hep farklıdır ve hep aynıdır bu yüzden… Kalplerdekidir çünki ölüm ve o eşikten sonra kalplere bakarBakan ve Gören… Çünki,Mana duyan gönüller her giz ölesi değilDoğduğumuz vakit kulağımıza okunan ezanın musallada kılınacak namazı ve o bir namazlık saltanat… İşte ölümün hakikati…Beklenilmez ölüm; karşılaşılır. Planlanmaz, gelip çatar… Rastlanıldığı anda koluna giriverecek denli hazır olmaktır gerçek olan… İSKENDER PALA
     
    Gönlüne sağlık çok anlamlı ders alınması gereken bir yazıydı.Hayat ve ölümün kardeş olduğunu unutmadan yaşamayı nasip etsin mevla hepimize..Rabbim razı olsun oğlum.

  4. Bir Sabır İmtihanı Zeynep IŞIK

     Sesli versiyon:

    Kişinin bazı kabiliyetlerini kaybetmesi ve buna bağlı olarak başkalarının yardımına muhtaç duruma düşmesi, fert ve aile için önemli bir hâdisedir. Yüce Yaratıcı’nın bahşettiği bazı vasıfların genetik, nörolojik veya biyolojik sebeplerle hasara uğraması neticesinde zihnî veya fizikî bazı arızalar oluşabilir. Zihin veya fizik engelli bir çocuğa sahip olmak, bir aile için en zor imtihanlardan biridir. Sebep ne olursa olsun, bu durumun gerisinde takdir-i İlâhî olduğu muhakkaktır. Zihin ve/veya fizik engelli bir ferdin hayata tutunabilmesini sağlayacak en önemli müessese ailedir. Aileye; durumun erken tespit edilip gerekli tedaviye başlanmasında, engellinin hayata kazandırılmasında ve gelecekteki muhtemel zorlukların aşılmasında büyük vazifeler düşmektedir. Bu sabır gerektiren fakat mânevî açıdan mükâfatlı serüvende, tedavinin ve özel eğitimin hususiyetlerinin yanında aile ve toplumun yaklaşım tarzı da büyük önem arz etmektedir. Ailelerin zihin ve/veya fizik engelli çocuklarının durumunu Allah’ın (cc) bir takdiri kabul etmeleri ve tevekkülle karşılamaları gerekir. Durumu kabullenemeyen ailelerde büyük problemler yaşandığı gibi, bu durum onların engelli çocuklarının hayatına da menfî tesirler yapar. İsyan sürecinde yaşanan yoğun öfke ve huzursuzluk, ailenin çocuğu reddetmesine veya tedavinin kötü yönde seyretmesine yol açabilir. Bundan da öte, durumun adaletsizlik olarak algılanması, asla haksızlık etmeyen Yüce Yaratıcı’ya bir isyandır. Zihin ve/veya fizik engelli bir çocuğun aileye dâhil olması, bütün aile fertlerinin -özellikle ebeveynin- duygu, düşünce ve davranışlarına tesir eder. Bu tesir menfî yönde olursa anne-baba sağlıklı kararlar veremez. Meselâ, anne-baba, çocuklarının bu durumunu kabullenemez veya gizlerse tedavi için gerekenler vaktinde yapılamaz. Fakat durumu kader açısından değerlendirip kabullenen aileler, bunu örtbas etme yerine çare arar.Özrün erken teşhisi ve erken teşhiste ailenin rolü Erken teşhis, anne-babanın, özellikle ilk aylarda çocuğun gelişmesini ve hareketlerini dikkatli bir şekilde takip etmesiyle yapılabilir. Meselâ, doğum sonrasında bebeğin el ve ayaklarındaki kasılmalar, tekrarlayan irkilme nöbetleri, çocuğun beyninde bir problem olduğuna işaret edebilir. Doğumdan önce ve sonra veya doğum sırasında beyinde meydana gelen bir harabiyet sebebiyle veya çeşitli faktörlere bağlı olarak kaslarda zaafiyet, güçsüzlük, istek dışı kasılma veya normalden farklı hareketler olabilir. Gelişme geriliğinin erken fark edilmesi çocuğun tedavisinde çok önemlidir. Erken müdahale ile; • Özre engel olmak, var olan özrü ortadan kaldırmak veya bir ölçüde azaltmak, • Engelliye toplum içerisinde meyil ve kabiliyetlerine uygun bir yer sağlamak mümkün olabilmektedir.Özürlü çocuğun topluma kazandırılmasında zaman önemli bir faktördür. “Ağaç yaşken eğilir.” düsturu gereği çocuğun eğitimine ne kadar erken başlanırsa, çocukluk döneminin yüksek uyum kapasitesinden o kadar çok faydalanılır. İnsanın gelişmesi ilk yıllarda hızlı olduğundan, erken müdahalenin başarı nispeti de daha yüksektir. Gelişme geriliği riski olan çocuklar için de erken teşhis büyük önem arz etmektedir. Bu tür çocuklar için erken destek imkânları kullanıldığında riskler azalmakta, gerek engelliliğin sayısında, gerekse özrün ağırlık derecesinde düşüş sağlanmaktadır. Anne-babaların çocuklarının sosyal gelişmesini (göz teması kurma, paylaşıma girme, sosyal hâdiseleri takip etme, akranlarına ilgi gösterme vb.); lisan gelişmesini (agulama, ses ve heceler çıkarma, bazı kelimeleri telâffuz etme), motor gelişmesini (elleri ile kavraması, oyuncakları tutabilmesi, emekleme, yürüme, sıçrama ve koşma maharetleri gibi) ve genel zihin gelişmesini (anlama, kavrama, öğrenme kabiliyetleri) hassas bir şekilde takip ederek, herhangi bir şüpheye kapıldıklarında bir uzmana başvurmaları gerekmektedir.

  5. OYSA
    Büyük bir kelimedir. Oysa… İçinde açıklama, kırgınlık, pişmanlık,hayret, küskünlük ve daha bir dolu duygu barındırır.Bazen tek başına koca bir paragrafı açıklamaya bile yeter…"Oysa" dersiniz…Oysa;"böyle değildi başlangıçta,""beni sevdiğini söylüyordu,""başaracağından emindi,""çok güveniyordu kendine,""yağmur yağmayacak, bir değişiklik olmayacak, verilen sözler tutulacak demişlerdi,""burada olacağını söylemişti;""yapabilirim, yetişebilirim, toparlayabilirim sanıyordum,""çok uzak değil diye düşünüyordum,""başka türlü hayal ediyordum,"Başına getireceğiniz her "oysa" anlaşılır bir burukluk taşımaktadır okuduğunuz şu cümlelerde…Ölüm oracıkta duruyor, kapının kıyısında.Kimine 80 yıllık bir renkli ömür veriyor,kimini yirmisinde alıyor.Oysa…Oysa herkes hiç ölmeyeceğini düşünerek yaşıyor.Bu yüzden hiçbir yere götüremeyecekleri "taşınmazlar" için diş biliyor, tırnak bileyliyorlar.Bu yüzden hiç sakınmadan nefret ve öfke kusuyorlar.Bu yüzden sadece kendilerine bakıyorlar, "iç" lerine hiç göz atmadan…Oysa kısacık hayat.Kendisine verilenin nasıl alındığını anlamıyor bile insan…Bugün bir düşünsenize; üç ay önce, beş yıl önce, yirmi yıl önce ne düşlemiştiniz?..Neler kurmuştunuz, ne çiçekler sipariş etmiştiniz ömrünüzün en güzel bahçesi için…Görüyor musunuz "oysa" ne yaptınız kendinize?

  6. Engelli çocuğun eğitiminde ailenin yeri doldurulamazAnne-babalar, çocuklarının her türlü eğitim ve öğretiminde başroldedir. Özel eğitime muhtaç çocukların eğitimi oldukça zordur; bilgiyle beraber büyük bir fedakârlık ve sabır istemektedir. Ailesi, engelli bir çocuğun şefkat ve fedakârlığı azamî ve sürekli bulabileceği ideal bir ortamdır. Anne-babalar kalblerine yerleştirilen şefkat duygusunu bilgiyle destekledikleri takdirde, çocuklarını çok daha iyi bir şekilde eğitebilecek ve çocuklarına has problemleri çözme konusunda daha başarılı olacaklardır. Çocuğun gelişmesi anne-babanın bu sürece müdâhil olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Anne-babanın eğitim sürecine katılmasıyla, çocuğun uzun dönemde başarısı artabilecek; dikkati, okula yönelik tutumları, olumlu yönde gelişecektir. Özellikle anne-babaların, çocuklarının okulda öğrendiklerini evde uygulamalarına ve geliştirmelerine yardımcı olmaları, onların sosyal kabiliyetlerinin okuldan eve taşınmasını ve okuldaki gâyelere ulaşılmasını kolaylaştırır. Bu tür faaliyetler, çocukların güven, meslekî uyum ve bağımsızlık açısından da iyi duruma gelmelerine yardımcı olur. Bunun yanında çocuğun oyun oynamasına, arkadaşlık kurmasına yardımcı olunmalı, yapabileceği işleri yapması sabırla beklenmeli ve çevreyle irtibat kurması sağlanmalıdır. Engelli çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeyler, sevgi ve alâkadır. Sevgi ve alâkayı acıma hissiyle göstermek ve aşırı korumacı davranmak çocuğun öğrenmesini geciktirir. Engelli çocuklarla ilgilenmek yalnızca onların yeme, içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, duygularının tatmin edilmesi de gerekmektedir. Bütün bunlar, engellinin geleceği açısından oldukça önemlidir.Fizikî gelişmenin, zihnî gelişmeye yaptığı müspet tesirler ilmî bir hakikattir. Zihin ve/veya fizik engelli çocukların sportif aktivitelere katılmaları sağlanmalıdır. Engelli çocukların zihnî gelişmesinde, ferdî sporların yanı sıra takım sporlarının önemi de göz ardı edilmemelidir. Engelli çocukların eğitimine çevre nasıl katkıda bulunabilir?Zihin ve/veya fizik engelli çocukların bakım ve eğitiminden birinci derecede mesul olan ailelerin bu süreçte moral desteğe ve bilgiye ihtiyaç duyacağı unutulmamalıdır. Maddî-mânevî her türlü destek onların çocuklarının farklılıklarını tevekkülle kabullenmelerine yardımcı olacaktır. Engelli çocuk sahibi anne-babalar, çoğu zaman çocuklarının kendilerinden sonraki durumları hakkında endişe duyar. Çocuklarının diğer çocuklar gibi gelişip gelişmeyeceği, öğrenip öğrenemeyeceği, normal bir okula uyum sağlayıp sağlayamayacağı, bağımsız bir fert olarak yaşayıp yaşayamayacağı vb. konular, onların merak ettikleri hususlardır. Bu düşüncelere sahip ailelere daha hassas davranılmalı, onları incitecek tavır ve davranışlardan kaçınılmalı ve bu aileler dâima desteklenmelidir. Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarda, toplumun beklentilerini karşılayamama korkusu vardır. Çünkü çoğu zaman bu çocuklara şüphe ve korku ile yaklaşılmakta, çok az sempati gösterilmekte, hattâ bazen nefretle bakılmaktadır. Engelli çocuklarda zaman zaman görülen hırçınlıkların sebebini çoğu insan bilmez. Farklı olduklarını hissettiren gayriihtiyari bir bakış veya yüz ifadesi dahi onların huzursuz olmalarına yeter. Zîrâ engelliler, kendilerine farklı bakılmasından hoşlanmadıklarından, onlarla arkadaşlık kurmanın ilk şartı, onları oldukları gibi kabullenmek ve samimiyettir. Engelli kişiler -genelde hisleri çok güçlü olduğundan- kendilerine karşı beslenen duyguları çok çabuk fark ederler ve muhataba bu doğrultuda yaklaşırlar. Ailelerin, eğiticilerin ve diğer grupların engellilerin eğitiminde çevrenin önemini göz ardı etmemesi ve çevrenin desteğini kazanmak için değişik faaliyetler düzenlemesi gerekmektedir. Bu faaliyetler sponsorlara ihtiyaç duyan eğitim kurumlarına maddî destek getirecek, ailelerin ve eğiticilerin maddî-mânevî yükünü hafifletecektir. Bu çerçevede şu faaliyetler yapılabilir:• Bilgilendirme kampanyaları düzenlenebilir. Bu-nun için meslek gruplarına ve şirketlere broşürler veya süreli yayınlar gönderilebilir.• Gazetelerde makaleler yayımlatılabilir, ilgili eğitim kurumları tanıtılabilir ve bu çocukların başarılarından ve karşı karşıya oldukları zorluklardan bahsedilebilir.• Toplumun belli günlerde okulun programlarına katılımı sağlanabilir ve öğrenciler mümkün olduğu ölçüde içtimaî projelerde vazifelendirilebilir.• Okul, toplumun düzenlediği bazı programlara ev sahipliği yapabilir; tesislerini topluma açabilir.• Toplumdaki uzman kişiler resim ve müzik gibi konularda engelli çocuklara eğitim verebilir.• Sponsor bulmaya yönelik özel tanıtımlar yapılabilir.• Devlet de sosyal devlet olmanın bir gereği olarak, bu ailelere çocuklarını daha iyi eğitebilmeleri için maddî-mânevî destek vermelidir. Hz. Peygamber’in (sas), işini göremeyen, bakıma ve yardıma muhtaç bir kişinin bütün sorumluluğunu üstlenmesi, devletin özürlülere karşı nasıl bir sosyal güvence sağlamakla yükümlü olduğu hususunda önemli mesajlar vermektedir. Zayıfların, düşkünlerin, fakir ve yoksulların gerçek dostu ve hâmisi olan Allah Rasûlü (sas), engellilere yapılacak her türlü yardımın bir sadaka olduğunu ifade etmiştir (Beyhakî, Sünen, X. 199-200).Zihin ve/veya fizik engelli çocukların eğitiminde çevrenin büyük önem arz etmesine karşılık, toplum olarak bu konuda üzerimize düşeni tam yaptığımız söylenemez. Bir engelli gördüğümüzde hissettiklerimiz çoğu zaman maalesef bir acıma hissinin ötesine geçememektedir. Çevremizde, kendisinin veya çocuğunun engellilik durumunu kullanarak dilenen çok sayıda insan olmasının en önemli sebebi de, bu acıma duygusunun istismarıdır. Bu yüzden eğer hem kendimize, hem bu çocuklara bir iyilik yapmak istiyorsak, onlara acımak yerine, onları anlamaya çalışmalı ve Rabb’imizin bir emaneti olarak bağrımıza basmalıyız. Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan Allah Rasûlü (sas), hiçbir engelliden “kör, sağır ve dilsiz vb.” ifadelerle söz etmemiştir. Gerek annesini dile dolayarak bir köleye ilişen Ebû Zerr’i, “Sende hâlâ câhiliye (tavrı) var!” diyerek azarlaması (Buhârî, İman 22, I. 13) ve gerekse Hz. Aişe’nin, Hz. Safiyye’nin kısalığını kastederek “Sana şöyle şöyle olan Safiyye yeter” demesi üzerine, “Öyle bir söz söyledin ki, eğer o, denize karışmış olsaydı, onu karıştırırdı” (Tirmizî, 36. Kıyâme 51, no: 2502. IV. 660) diyerek onu uyarması göstermektedir ki, Allah Rasûlü (sas) bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkir edilmesini, engelsiz kimselerin dahi boyu veya rengi sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmamış, aksine bu tür tavırlara sert bir şekilde karşı çıkmıştır.Kısacası engelli bir ferdin aile ve toplum tarafından kucaklanması, şefkat ve ilgi ile desteklenmesi gerekmektedir. Cemiyetteki her ferdin bu durumdaki kişiler için yapabileceği bir şeyler olduğu unutulmamalıdır. Geçmişi kader inancıyla kabullenip geleceği iradesiyle karşılayan, dolayısıyla elinden gelen bütün fedakârlıkları yapan anne, baba ve aile üyelerine mutlaka psikolojik ve sosyal destek sağlanmalıdır. Onlara yeri geldiğinde verilecek desteğin toplum olarak engelli ferdin iyileşmesinde çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

  7. İmtihan Sızıntı

    Bir imtihanlar zinciridir hayat baştan başa. Ta çocukluktan başlar insanoğlu için imtihanlar. Ve, rûh bedenden ayrılacağı ân\’a kadar da devam eder durur. Anlayıp sezebilenler için bu küçük küçük imtihanlar, birer eleme ve finale kalan ruhların tesbît edilmesiyle alâkalıdır. İnsanoğlunun vicdanında ve rûhânîlerin gözünde tesbît edilmesiyle alâkalı…Çeşit çeşitdir imtihanlar ve bütün bir hayat-boyu, değişik boy ve derinlikde devam eder dururlar: Mektebe alınma imtihanı, sınıf-geçme imtihanı, mektep bitirme imtihanı; evlâdın babadan, babanın evlatdan bulma imtihanı ve daha bir sürü imtihan… Hele bunlar arasında insanî düşünce ve yüksek ideallerinden ötürü (saf dışı) edilme ve vatandaşlık haklarından mahrum bırakılma imtihanı oldukça ağır ve gurur kırıcıdır. Bir de düşmanın amansızlığı ve insafsızlığı yanında, vefasız dostların eliyle çekilen imtihanlar vardır ki; doğrusu dayanılması en güç olan imtihan da budur. Zira, düşmanın hasımca vaziyeti insanlık ve mürüvvetle telif edilmese bile, düşmanlık mantığına uygundur. Hatta düşünce yapısı, dünyaya bakış keyfiyeti ve değer hükümlerindeki farklılıklar çoğaldıkca da, bu husumetin artması – aynı mantıkla- tabii görülebilir. Ne var ki, aynı kader çizgisinde kavga verenlerin, aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların kıskançlık ve rekabet hissiyle gammazlamalara düşmeleri, katiyyen akıl ve mantıkla telif edilemez. Hele insanlık ve mürüvvetle asla…!Evet, böyle vefa umulan bir yerden ihanet ve cefa görmek, hem acı hem de oldukça düşündürücüdür. Ama, neylersin ki; aldatmanın akıllılık, inhisar-ı fikir (1) ve saplantıların sadâkat, bağnazlığın muhafazakarlık sayıldığı bir dünyada, bu kabil ibtilâ ve imtihanlar eksik olmayacağından, bilip dayanmadan başka da çaremiz yokdur. Evet, ferd olarak, aile olarak ve toplum olarak:Gelse celâlinden cefaYahud cemâlinden vefaİkisi de câna safaLütfun da hoş kahrın da hoş." deyip dayanma mecburiyetindeyiz. Dünden bugüne yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bürünmüş hasımlarından devamlı ihanet darbeleri yiyen ve sürekli olarak hırpalanan bu millet, bütün tarih boyunca imtihanların en acı ve en ağırlarını gördü. En korkunç hiyanetlere maruz kaldı. Gün geldi ki dört bir yandan bütün dünya onun üzerine at sürdü ve onu ablukaya aldı.. Hatta bu dönemde onun bütün bütün tarihden silineceği zehâbına kapılanlar da oldu. Ama o, bu ölüm-kalım imtihanını da atlatarak bir kere daha bütün bir hasım dünyanın planlarını altüst etdi. Belki o, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar tekrar ırgalanacak, karşısına ateşden tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak; ancak, bütün bunlar onun, kendini yenilemesine ve meta-fizik gerilimine yardımcı olacakdır. Zira o bunlarla dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek ve bunlarla düşdükden sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını öğrenecekdir.İnsan imtihanlarla saflaşır ve özüne erer. Hayat, imtihanlar sâyesinde yeknesaklıkdan kurtulur ve renklilik kazanır. Ruh imtihan gördüğü nisbetde olgunlaşır ve büyük işleri göğüsleyebilecek hâle gelir. Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nisbetinde ferd, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye hak kazanır.İmtihanın olmadığı bir yerde ferdin saflaşıp özüne ermesinden, toplumun gerilip çelikleşmesinden bahsedilemez. İmtihanla sıkışan ve büzülen ruhlardır ki, yay gibi gerilir, ok gibi fırlar ve bir solukda hedefe ulaşırlar. Evet, sabah-akşam onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler; yer yer yuvalarını sarsıp geçen açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve ziyanlar; beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp ezilmeler, onları en sert çelikler haline getirecek ve istikbale hazılayacakdır.İmtihan görmemiş ölü gönüllerin ve ham ruhların, nefisleri adına insanlığa yükselmeleri bahis mevzuu olmayacağı gibi, içinde yaşadıkları topluma da, en küçük bir menfaatleri dokunmayacakdır.Elmas gibi ruhların kömür tıynetli kimselerden ayrılması imtihana bağlıdır. İmtihanın olmadığı bir yerde, altını taşdan, toprakdan; elması da kömürden tefrik etmeye imkân yokdur. Ve yine imtihanın olmadığı bir yerde, en uğursuz ruhlar en yüce kametlerle iç içedir. İmtihanla habis ruhlar, melekler gibi sâfî ruhlardan ayrılır ve kendileri için mukadder zirvelere ulaşırlar.Bunun böyle olduğunu bilen hakikata âşinâ bir gönü! için, her imtihan; insanı gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve bu imtihanda görülen her sıkıntı da, ona güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere atılmak, Yaratıcının dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara gerilmek de ona yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.Evet, gönlünü en yüce ideallerle donatmış birisi için, her yeni imtihan onun azmine indirilmiş bir kamçı, iradesini şahlandıran bir efsun, ve gönül kadranını aydınlatan bir ışıkdır. O gördüğü her imtihanla kristaller gibi berraklaşır; yay gibi gerilime geçer ve adım adım, gönlünde kurduğu cennetlere doğru yükselir.Kahrı-lütfu bir bilmeyen mürde gönüller (2) varsın bundan birşey anlamasınlar. Geçen hakikatin meâline gönül vermiş idealistler, bu uğurda çekilen ızdırablardan daha zevkli bir şey tanımayacaklardır. Ocaklar gibi yansalar dahi, âh u efgan edip ağyara dert yanmayacaklardır. Ne dostların vefasızlığı, ne de düşmanın insafsizlığı onları millet ve vatan yolunda hizmetden alıkoyamayacakdır. Ve işte ahd u peymânları: (3) " "Felek esbab-ı cefasın toplasın gelsinDönersem Kahpeyim millet yolunda bir azîmetden."Ruhun şad olsun Kemal!

  8. Evet, bu ülkede yakın geçmiş itibariyle Mehmed Akif, Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip Fazıl’ın tabiri ile “milletin künde künde üstüne” yediği o dönemde, bu devâsâ kametleri ümitsizliğe iten herhalde bahsini ettiğimiz mes’eleyi bü­tünüyle kavrayamamaları olsa gerek.. Netice itibariyle bize kulluk yapmak düşer. Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, sen böyle yapar mısın?..” türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak çok yakışıksız şeylerdir ve kafiyen kulluk sınırları içinde mütâlâa edilemez. O halde biz, bize düşeni yapıp şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız söz konusu olduğu halde, aksine birşey söylememiz mümkün değildir. Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: “İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?” Evet, irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için ira­denin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir” diyerek bu hakikata parmak basar. İnsan, Hz. Sâdık-ı Masduk’un hadîslerinde ifade buyurduğu ve cehennemin kendisi ile çevrili bulunduğu şehevâtla, yani yeme-içme, yatma-kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, dü­şüncelerle ihata edilmiş ve çepeçevre sarılmıştır. Öyle ki, insanın bu istikamette bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadiste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha umumî ve küllî mânâ­dadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-u emel, yeme-içme, gereksiz gezme-dolaşma da, şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanır gider., ve gün gelir tamamen onun esiri ve zebûnu olur. İşte bütün bunlara karşı is­tiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsım haline gelir. Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hal-i hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak., ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak demektir. Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “وَ قَالَ رَبُّكُمْ اُدْعُونِى أَسْتَجِبْ لَكُمْ" -Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min, 40/60) وَ اِذَا سَألَكَ عِبَادِى عَنِّى فَاِنِّى قَرِيبٌ"“ -Eğer kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım.." (Bakara, 2/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle kullarım sakın yese düşmesinler; zira. bir kere ben onlara şah damarlarından daha yakınım., onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua etsinler.. onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yö­nelsinler, yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler, onları tatmin etmiyorsa, vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salıvererek şöyle diyebilirler: “Allahım, ben şu meselede 30-40 cümle ile senden birşeyler istedim. Hâlbuki Enbiyâ, asfiyâ, evliya, mukarrebîn ve ebrârın istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi bu mülahazaların hepsini birden nazara alıyor, bütün ruhumla sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tok­mağına dokunup inliyorum.” Evet, himmetimizi âlî tutup, mülâhazalarımızın derinliği ile Rabbimizin kapısına aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her gün bin cen­net verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Gani-yi ale’l-ltlâk’a müracaat ediyor gibi gitmeli.Ayrıca “وَ قُلْ مَا يَعْبَؤُكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ -Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehem­miyetiniz var)” (Furkan. 25/77) ayetinin ifade ettiği hakikata göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir. Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, süm’aya açıktır, bazıları da zahiri sebepler çerçevesi içinde zoraki yapılabilir. Hâlbuki dua, esbabın bi’l-külliye sukûtu noktasında, insanın başÂ­vurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nisbette riyaya ve süm’aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gön­lüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atari, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana-yakıla yalvarır durur.İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Nitekim Allah Rasulü (sav), farklı rivayetlere göre günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye., varıncaya kadar değişik durumlarda hep dua edi­yor. Aynen bunun gibi bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa zamanla hem duanın, hem de istiğfarın çocuğu haline gelebiliriz. İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubudiyet buudlu imtihanlardır. Bu uzun faslı Yunus Emre’nin irade alâkalı mısralarıyla bitirelim:Aciz kaldım zalim nefsin elinden Şol dünyanın lezzetinden doyamaz. Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin. Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.İlâhî gaflet gömleğin giyene, Müslüman der misin nefse uyana? Kazanıp kazanıp verir ziyana Hakk yoluna bir pulunu kıyamaz.İlâhî, gafletten uyar gözümü, Dergâhında kara etme yüzümü Yunus eder, gelin tutun sözümü Dünya seven, ahireti bulamaz

  9. İradeyle İmtihan Olma Sızıntı

    İnsanın fizyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun maddî, cismanî varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade, vicdan, şuur, his gibi manevî yönleri de âlem-i emr içinde mütalâa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün haricinde latife-i Rabbaniye ve onun içinde önemli birer yer işgal eden sır, hafi ve ahfâ da yine âlem-i emr içinde değerlendirilir!Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan doğruya ruhla irtibatlıdır. Bunların “seyr ü sülük” da, bizim dünyevî hayatımız adına da, uhrevî hayatımız adına da va’dettiği şeyler vardır., ve tabiî ki, bunların insana ihsan edilmesiyle birlikte, onlarla heeflenen bir nihaî gaye, bir finalite de söz konusudur ki, insan dünya hayatında hep bu gayeye erişebilme peşinde koşar. Yalnız şu husus da kafiyen unutulmamalıdır ki, insanın bu gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alâkalıdır. Şayet gaye, cismanî arzuların tatmini veya cennet ni­metlerinden istifade, Cemalullah’ı müşahede ise, insanın bu sonucu elde edebilmesi, kendine lütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidât ve kabiliyetleri kullanmasına bağlıdır. Bu da ancak amel etmek ve çok temrinâtla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim Cîlî’nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği “İnsan-ı Kâmil” olmakla duyup hazzedebilecek ve vâridâtına erebilecektir. Evet, “fıtratın gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billahtır”; onun ardından muhabbetullah, peşisıra zevk-i ruhanî, onun bir devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hasıl ettiği şevk; hatta bu mevzuda hayrete dalma, kendinden geçme makamı sayılan vecd, vecd’e girmek için bazen tevâcüd, vecd’in katlanmış şekli olan mevâcîd.. ve bunlardan bir girizgâhla ay­rılıp farklı bir varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı incizab.. ve incizabın son sınırı “Yakın gelip çatıncaya kadar ibadet şuuru.” Evet işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir. İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o âlem-i emr içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir. İrade, Bediüzzaman Hazretleri’nin sehl-i mümteni’ diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi “bir meyelân (eğilim) veya meyelândaki tasarruftur.” Evet Üstad’ın, çok veciz ve kısa bir şekilde dile getirdiği bu hakikati, Seyyid Şerif Cürcânî, Teftâzânî gibi kelâm ilminin dâhi imamları, kitablarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir. Evet irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide, sebeple-müsebbeb arasın­da tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile aydınlanma veya koskoca sistemlerin yı­kılması veya teessüs etmesinin, sizin bir üfürüğünüze bağlanması ve sırf sizin üfürüğünüzle o sistemin yıkılması veya kurulması gibi.Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice arasında münasebet, kafiyen söz konusu değildir. Aslında ve normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana geirmesi imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki iradeye, sair kelâmcılar gibi “nisbî, kisbî irade” adını veriyor. Şimdi bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma mes’elesini incelemeye çalışalım: 1- Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Hâlbuki sebeble müsebbeb arasındaki münasebetin, aklî ve mantıkî buudlarda olmaması, bize O’nun büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu gösteriyor. —Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade ettiğinden, bunun Allah’a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise Rabbim affetsin-Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi., hepsi Allah’ın kud­retinin, kuvvetinin birer tecellisidir. İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki rolü ne İse, bizim ira­delerimizin de yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki -ne kadar büyük olursa olsun- rolü odur. Aslında bütün bunlar “Allah-u Ekber” gerçeğinin birer göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle minarelerde 30 defa Allah-u Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta “ "هَلْ مِنْ مَزِيدٍ – Daha Yok mu? ” ufkunda dolaşan mü’minler, bunu kâfi görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa “Allah-u Ekber” diyerek bu hakikati bir kere daha ilân ediyorlar.2- İradenin mahiyeti ne olursa olsun, mademki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek lazımdır. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üze­rine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plân ve proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mu’tezîlîler gibi ifrata, ne de Cebrîler gibi tefrite düşmeden, ira­deye gerçek değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları “doğduğumdan bu yana hep O’nun dediği oluyor” deyip iradenin hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, ba­zıları da iradeyi herşey görüp, hatta “O’nun haricî vücudu bile vardır” diyerek imtihanı kay­bediyorlar. Ehl-i Sünnet’e gelince onlar, “îrade itibarî bir varlıktır. Madem Allah (cc), irade üzerine çok şeyleri bina etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın, yaratı­lanın büyüklüğüne bakıp aldanmamalı” diyor ve böyle bir düşünce ile; veya düşüncede isti­kameti yakalamakla imtihanı kazanıyorlar. İşte biz, bu çerçevede İradeye gerçek değerini verip Ehlî Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakıyoruz.3- İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir. Meselâ sizler, savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin hak­kını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz, kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezseniz birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve idare faktörünü hesaba katmadan, “hizmet için sokağa dökülecek, silahlı mücadele yapacak, siyasî yolları deneyecek, âlemle yaka-paça olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz” der, ayak diretirseniz, irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayılırsınız. Hâlbuki irade, mantıkî ve hissî boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade, mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe ulaşacak ve mehbit-i vahy-i İlâhî veya ilhâm-ı İlahî olan lâtife-i Rabbaniye, irade hesabına harekete geçebilecektir. İşte o zaman vahyin veya ilhamın aydınlatıcı tayfları al­tında irade, ister ubudiyet isterse hizmet alanında çok farklı buudlara ulaşacaktır ki, Allah da yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden yapılan böyle iradî hizmetler neticesi imtihan da kazanılmış olabilir.4- İrade-imtihan münasebeti açısından meselenin bir diğer buudu da şudur: Bizim kenimize ait vazifeleri yapıp kafiyen şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da yine bir irade meselesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzudur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da, yine Üstad’ın eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyız. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde Celâleddîn Harzemşah’a harbe giderken vezirleri ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın”, o da onlara: “Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlub etmek Allah’ın vazifesidir” diye cevap vermiş. Aslında buna vazife demeli mi dememeli mi çok bilemiyorum? Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında birçok kelâm uleması kullanmıştır. Belki mukabelenin bahismevzuu edildiği bir yerde “Allah’ın vazifesi” de­mekte şer’î bir mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenab-i Hakka ait noktada, “şe’n-i Rububiyet” demeyi tercih ediyorum. O büyük Üstad ve diğerleri beni affetsinler!
     
     
    DEVAMI AŞAĞIDA

  10. Evet biz, tâ baştan itibaren hep böyle davrandık; ama, insanları kendilerine medyun edip bu medyuniyeti de bir koz gibi kullanmak isteyen bazı çevreler, ayrıca her güzel şeyi kendilerine mal etme peşinde koşup duran ve müspet hiçbir hizmetleri olmadığı hâlde her olumlu işin önünde görünmek isteyen hasta bir kısım mütegallip zorbalar, aslında meziyet sayılan bazı millî faaliyetlere ve onların temsilcilerine karşı -ma\’şerî vicdan "evet" dese de- iftira, isnat ve her türlü tezvire başvurmadan geri kalmadılar. Bu tür hareket etmekle onurumuzu kırmak, ma\’şerî vicdan nezdinde bizi ademe mahkum etmek istediler. Böyle davrananların sayısı belki azdı; ama, yapılanların keyfiyet ve temâdîsi oldukça ürperticiydi. Bunların hemen hepsi de onur kırıcı şeylerdi ve iffetli yaşamış insanları fevkalâde rencide edecek mahiyetteydi. Ne var ki, kendini milletine adamış bir mümin için bunlar mutlaka ve mutlaka katlanılması gerekli olan şeylerdendi. Bu itibarla da bana göre, gönül erleri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de olması muhtemel bu kabil densizlikleri gülerek karşılamalı; "Hoştur bana Senden gelen / Ya hil\’at ü yahut kefen / Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş." demeli ve her zaman dimdik durmalıdırlar. Bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur. Eğer millet derbeder, kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.. evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh, şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil, dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer; bir itfaiyeci edasıyla "çare" der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey görmeyen sevdalılar gibi gerekirse her şeyini feda eder; feda eder de, kat\’iyen millî ve dinî değerlerine toz kondurmaz. Yürüdüğü yol mazlumların, mağdurların yolu olmuş; ömür boyu hep çile çekmiş ve dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış; sürgün yaşamış, zindanlarda çürümeye terk edilmiş; değişik baskılarla sürekli preslenmiş; her zaman bir haydut ve şaki muamelesi görmüş… önemsemez bunların hiçbirini; önemsemek bir yana, böyle şeyleri düşünmeyi bile düşünce adına israf kabul eder ve oturur kalkar milletin problemlerine çözüm bulmaya çalışır. Zulme maruz kalır, haksızlığa uğrar; ama o, ne zalimi görür ne de gadredenler üzerinde durur; hâlini her şeyi bilen "Allâmü\’l-Guyûb"a havale eder ve yürür Hak rızası hedefli yoluna. Yürüdüğü yolda musibetlerin biri gider, diğeri gelir ve belâlar da sağanak sağanaktır tepesinde. Ne var ki, o bütün bunları, Hak\’la münasebetleri açısından kendi kusur ve eksikliklerine verir; maruz kaldığı bu şeylerin, günahlarına kefâret olacağını düşünür; kısmen de olsa hatalarından arındığı/arınacağı ümidiyle acı çekerken dahi sevinir; dahası, olup biten bu şeylerin bir kısım sürpriz sonuçları olabileceği mülâhazasıyla da içinde bulunduğu o ızdırap karelerini ve bunların bütününden hâsıl olan gâile ve bâdireler silsilesini Cennet yolunun yokuşları gibi algılar; başkalarının âh u vah ettiği en canhıraş durumlarda bile sürekli şükranla gürler ve "Bırak bîçâre feryadı belâdan, kıl tevekkül; zira feryat, belâ-ender, hata-ender belâdır bil / Belâ vereni buldunsa eğer, vefa-ender, atâ-ender belâdır bil / …Cihan dolusu belâ başında varken ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl / Tevekkül ile belâ yüzüne gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül." (Mektubat) der kendini sorgular. Zulümden zulme koşanlar, hayatlarını kin, nefret, iğbirar ve intikam hisleriyle karartanlar kararta dursunlar; o, kendi gibi hareket eder; gayzları mülâyemetle savmaya çalışır; en insafsızca tecavüzleri gülücüklerle tesirsiz hâle getirir; yılmadan, usanmadan hep insanca tavırlar sergiler; her şeye rağmen başına gelenleri de, istihkakına binaen rahmetin yol verdiği kaderin adaletine bağlayarak rıza ile karşılar; karşılar ve hemen toparlanır, kendine gelir, yanlışlarını görmeye çalışır ve bir kere daha yaşama düzenini hüsn-ü âkıbete göre plânlayarak yürür Hak hoşnutluğuna. Başa gelenlerin gerçek sebeplerini keşfedemeyenlere gelince; onlar, yer yer çevrelerinde suçlu arar, zaman zaman kadere taşlar atar; varsa Hak\’la bir parçacık münasebetleri onu da zedeler ve yanlışla oturur, yanlışla kalkarlar.. derken yeni yeni hatalarla daha değişik zulümlere de davetiyeler çıkarırlar. Fertler için söz konusu olan bütün bu hususlar, aynıyla toplumlar için de vâki ve vârittir: Bugün yeryüzünde zulümleri zulümler takip ediyor; güçlüler güçsüzleri eziyor; kuvveti elinde bulunduranlar, kimsenin gözünün yaşına bakmadan önüne gelen herkese saldırıyor. Bu kabil saldırı ve tecavüzler esnasında bir sürü masum gadre uğruyor; bir sürü insan ölüyor veya esarete dûçâr oluyor ve bütün bu hâdiseler, dış yüzleri itibarıyla yürekleri kanatacak mahiyette cereyan ediyor. Ne var ki, kader açısından bakınca mesele hiç de öyle değil; biz, bazen şöyle-böyle üzülebiliriz; ama, her şeyde kaderin adaletinin olduğu da bir gerçek: Bir kere her şeyden evvel, dünkü zalimler bugün zulümlerinin cezasını çekiyor, mazlumlar ve onların yakınları da ebedî saadet inancıyla serinliyor ve teselli oluyorlar. Evet, bugüne kadar o zalimler, önlerine gelen herkesi eziyor, kendileri gibi düşünmeyenlere kan kusturuyor ve ettiklerinin bir gün gayretullaha dokunacağını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ezilip horlananlarsa, hiçbir şey yapamama hafakanlarını, sadece onları Allah\’a havale etmekle yatıştırmaya çalışıyorlardı. Yıllar hep böyle Muharrem gibi geçti; gözyaşları da Revân Nehri gibi çağlayıp durdu.. derken yapılanlar ilâhî izzete dokundu ve Allah zulmedeni de, zulmü alkışlayıp zalimi seveni de, haksızlıklar karşısında sessiz kalanı da toptan tedip etti/ediyor ve edecektir de. Atalarımız "Zulmile âbâd olanın âhiri berbat olur." demişlerdir ki tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir. Dahası, iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay haline o zalimlerin..!Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:"Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah\’ı var,Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk\’ın divanı var."deyip geçelim. Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir. Bugün, şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır. Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte -eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa- aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor. Kim bilir belki de, toplarla, tüfeklerle çözülemeyen problemler hiç umulmadık şekilde bir gün gözyaşlarıyla ve Hakk\’a yakarışlarla çözülecektir. Aksine eğer bir an evvel kendimize dönüp, kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır. Evet, bugün kendini rahata salanlar şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya mahkûmdurlar. Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır; yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vah etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..! İnsan, bugününü, gelecekte "keşke keşke" demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya çalışmalıdır.

  11. Kaos İmtihan ve Ümit Sızıntı

    Günümüzde hâdiseler, sırf dış yüzleri itibarıyla değerlendirilmekte; sürekli korku, telâş, endişe ve ürperten bir belirsizlik var olup biten her işte. Niyetler olabildiğine karanlık, söz ve davranışlar aldatıcı, emeller hırsların güdümünde ve şu koca dünya fevkalâde hassas dengeler üzerindeki o iğreti duruşuyla birkaç macerapereste emanet. Kimin ne yaptığı, ne yapacağı belli değil; arzular başka, sözler-vaatler başka; aldatan aldatana. Kimse inanmasa da, öldürenler ve ezenler bir sürü bahane uydurabiliyor; mazlum ve mağdurlar ise olup biten şeylerden bütün bütün habersiz. Ölene şehit diyorlar, kalana da gazi. Aslında bunlarla teselli olmak için de imana ihtiyaç var. Böyle bir desteği olmayanlar da ödüllerle, madalyalarla avutuluyor. Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine ne utandıran notlar düşüyor: Her tarafta toz-duman, her bucakta kan, irin ve gözyaşı. Gövdeler canlara kalkan, canlar yaşama heyecanı ve ölüm hafakanıyla tir tir.. ezenler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi av peşinde; her gördüğüne saldırıyor ve herkese diş gösteriyor. Mazlumlar-mağdurlar ise, sürekli şaşkınlık içinde ve beyhude eforların yorgunu. Her yanda kurt ulumaları, çakal sesleri; bu seslere açık sînelerde ise çaresizlik iniltileri. Hayattan kâm almak şöyle dursun, dört bir yandan gelip ruhlara çarpan acı haberlerle yığınlar sürekli tedirginlik içinde. Umumi atmosfer bugünkü insanların yüzleri gibi simsiyah; hâdiseler de tıpkı onların kafaları gibi hep sisli-dumanlı.. ne yaşamanın hakkı verilebiliyor, ne de hayat kendi derinlikleriyle duyulabiliyor.. sürekli emel, elem arası gel-gitler yaşanıyor, insanlar da her an ayrı bir acı ve ızdırapla ölüp ölüp diriliyorlar. Yer yer hâllerinden şikayet ettikleri de oluyor; ama, o da musibeti ikileştirmeden başka bir şeye yaramıyor. Hemen her zaman ayrı bir düşünce kayması ve bakış inhirafı içindeler; içindeler ve öyle derin bir gaflet yaşıyorlar ki, ihtimal sûr sesiyle dahi uyanmayacak gibiler…Bunların yanında, gözleri fizik ötesi âlemlere açık, başları mumlar gibi önlerinde ve gönüllerinden kopup gelen çığlıklarla Hakk\’a arz-ı hâl edenlerin sayısı da az değil. İmanları sağlam, ümitleri pek, her işlerini hesaba bağlı götüren, hesapları da tam bu insanlar, hâdiselerin sadece dış yüzlerine bakarak ve her şeyi hâle sıkıştırarak değil; varlığı, varlık içinde de kendilerini doğru okuyarak, doğru yorumlayarak onları maddî-mânevî bütün derinlikleriyle ve bir küll halinde mütalâa ediyor; çirkin gibi görülen şeylerin arkasındaki güzellikleri de seziyor; ızdıraplara terettüp eden ledünnî zevkleri duyuyor ve sürekli musibet kâselerinden kevserler yudumluyorlar. Aslında, nâhoş görünen her ilâhî icraatın gizli bir kısım güzel yanları da var; evet bazen öyle ilâhî iş ve faaliyetler oluyor ki, dış yüzleri itibarıyla insan onlarda hiçbir güzellik göremiyor; ama, iç yüzleri, neticeleri ve herkese, her şeye bakan farklı yanları itibarıyla bunlar o kadar yerinde ve nefistirler ki, bunu böyle görüp sezebilenler, ah-of yerine, "Dahası olamaz" deyip hayranlık izhar ediyorlar. Evet, karın-kışın bağırlarında baharları beslemeleri, rüzgârların çok geniş alanlı aşılama fonksiyonları, yeryüzündeki değişik tebeddül ve tegayyürlerle yeni yeni güzel manzaraların oluşması ve bize vahşice görünen pek çok hâdisenin, ekosistem açısından getirdikleri o kadar güzeldir ki, duyup sezenler için bunlara hayran olmamak mümkün değildir; değildir ve bunların hemen hepsi de mükemmel, yerinde ve fevkalâde güzeldirler; ama her şeyin, kendi heva ve heveslerine göre cereyan etmesini isteyenlere bunları anlatmak çok zor olsa gerek…Gökte ve yerde ne varsa hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan\’ın meşîetine bağlı cereyan ettiğini sezip anlayanlar, her şeyi daha farklı görür ve daha farklı değerlendirirler. Onların ufkunda guruplar tulû televvünlü, felaketler saadet renkli, elemler muvaffakiyet edalı, elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir. Onlar, hâdiselerin o ekşi çehrelerinden daha çok gülen yüzüne bakar ve olayların acı yanları yanında tatlı taraflarını da görmeye çalışırlar. Dolayısıyla da, onların o aydınlık dimağlarında, yerinde toprak altın kesilir; zehir, şeker-şerbet olur; tipi-boran rahmet rengine bürünür; elemler emellerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Hatta umumi ölümler ve geniş alanlı musibetler onların nazarında birer yeni bahar mesajı gibidirler. Onlar, ağaçlar üzerindeki kurumuş dalların budanmasına, taze filizlere yol açma nazarıyla bakarlar.. ve saygıyla karşılarlar kaderden gelen kesip biçmeleri. Dahası, olup bitenleri ettiklerine ceza, kadere rıza, günahlarına kefâret ve yeni bir kısım Hak inayetlerine çağrı mevsimi, teveccüh vesilesi sayar ve her zaman Allah karşısında iki büklüm olurlar; olur, belâ ve musibetlerle yüz yüze geldiklerinde hep dimdik durmasını bilirler. Zaten onlar bu dünyaya, herhangi bir rüzgârla sürüklenip gelmediklerinin şuurundadırlar ve en şiddetli fırtınalarla savrulup gitmeyecek kadar da konumlarının hakkını verme adına sabit-kademdirler. Öyle bir duruşları vardır ki, ne harp ü darp ne de kıyamete denk hâdiseler onları -Allah\’ın sıyanetiyle- asla yerlerinden kımıldatamaz. Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir. Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk eder. Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler Çaresi\’ne yönlendirir ve kendi kendilerine: "Nâçâr kaldığın yerde / Nâgâh açar ol perde / Derman olur her derde" (İ. Hakkı) der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar. Yıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık: Fitne ve fesada karşı koymak şiarımız oldu. Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses çıkarmadan fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık. Bize zulmedenlere, akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara tek bir sözle olsun mukabelede bulunmadık. İftira ve tezvîre kilitlenmiş olanlara dahi bir kerecik olsun "Allah onları kahretsin." demedik. Dünya peşinde koşmayı, sâfiyane Allah yolunda bulunma ile telif edemediğimizden, O\’nun rızasına bağlılık içinde îlâ-yı hak mecburi seçeneğimiz oldu. Yürüdüğümüz yolda hep başkaları için yürüdük ve her zaman onları yaşatma mülâhazaları, yaşama arzularımızın önünde bulundu. İnanmış ve sevgiyle atan sînelere refakatin dışında dünyevî zevk, lezzet adına bir şey duyup tatmadık. Dünyaya ait büyük-küçük herhangi bir talebimiz olmadığı gibi, dünyevî sayılan yanları itibarıyla -siyaset dahil- her şeye karşı bilerek mesafeli durmaya fevkalâde gayret gösterdik. Saf Allah hoşnutluğunu bulandırır ve Rabbimizle kulluk münasebetlerimizi zedeler mülâhazasıyla makam, mansıp düşüncelerini kalbî ve ruhî hayatımız adına birer kirlenme sayarak bu tür arzu ve beklentilerden hep uzak durduk.
     
    DEVAMI AŞAĞIDA

  12. S.A CAN ABİSİ HAYIRLI VEDE GÜZEL GÜNLERE İNŞALLAH KENDİNE İYİ BAK VEDE İYİ DAVRAN EMİ YARADANA EMANETSİN OKYANUSLAR DOLUSU SELAM VE DUALARIMLA VE SON OLARAK BU DÜNYA İMTAHAN DÜNYASI VE BÜTÜN MÜMİN DİN KARDEŞLERİMİN ALLAH\’INDA İZNİYLE BU İMTİHANDAN GEÇEBİLME ÜMİDİYLE İNŞALLAH…KAL SELAMETLE

  13. Allah dediki… – Ben kadınlari özel yarattım!… Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar.. Doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim. Başkalarının kuvvetinin kalmadığında devam edecek azmi, ailesinin hastalığında yorgunluğa papuç bıraktırmayacak kudreti verdim. Her türlü şart altında ve hatta annelerini çok kötü incitselerde, çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor. Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim. Erkeğin kaburgasından onları erkeğin kalbini korumaları için yarattım. Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim. Tek zayıflık olarak kadınlara birer göz yaşı verdim. Tamamen kendilerinin sahip oldukları, ihtiyaçları olduğunda kullanmak uzere.. İNSANLIK İÇİN BİR GÖZYAŞI !.. diye cevapladı. Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne kendini ne şekilde taşıdığıdır. Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır..            EVET  SON NEFESIMIZE KADAR IMTIHANDAYIZ KARDESIM RABIM SENDEN RAZI OLSUN BOYLE GUZEL KONULAR ISLEDIGIN ICIN VE GOZ ONUNE GETIRDIGIN ICIN ALLAH RAZI OLSUN .

  14. ALLAH razı olsun çok anlamlı ve düşündürücü bi paylaşım… emeğine yüregine sağlık selametle kalın…

  15. FİLM GİBİ..
    Film gibi…*Hayatımızın filmini tersine çevirme seçeneğimiz olsaydı, neler olurdu acaba? Bu fikri, hemen kendime uyguladım. Şu anda 40\’ını aşmış bir ağabeyiniz olarak, geri sarılması eğlenceli olacak uzunca bir hayat filmim var. *
    *Evliyim; bir hanımefendinin eşi, iki delikanlının ve bir küçük hanımefendinin babasıyım. Amcayım ve dayıyım da! Hayli kabarık sayıda yeğenim de var. Tanıyanım da çok. Memleketin hemen her yerine konferans ve söyleşiye çağrılıyorum. Sokakta gezerken beni birbirlerine parmakla gösteren hayranlarım var. Bir meslek sahibiyim. İşsiz değilim; birkaç işi birden yapabiliyorum. Aşırı yoğunluktan bile yakınıyorum. Zaten bildiğinizi tahmin ettiğim bütün bu detayları, geriye doğru çevrilecek filmin en baş kısmını işaretlemek için kaydettim. *
    *Şöyle bir beş yıl geriye gittiğimde, mesela, 2002 yılına geldiğimde, ilk olarak kızım Zeynep\’i kaybediyorum. Zeynep\’i kaybettiğim için üzüleceğimi sanmayın. Zeynep ortalıktan kaybolurken, benim de Zeynep\’in etrafında ördüğüm hasretlerim, sevinçlerim el etek çekiyor kalbimden. Zeynep kayboluyor ama Zeynep\’in kayboluşuna dair hüznüm de kayboluyor. Zeynep\’siz yaşadığım yıllar, Zeynep\’sizliği dert edineceğim yıllar değil ki! Az daha geriye gittiğimde, ikinci oğlum Mustafa Ahmed pılını pırtısını toplayıp gidiyor. Öyle bir gitme ki, ardından bakmıyorum bile. Mustafa Ahmed\’sizlik benim 10 yıl öncem için zaten normal bir şey. Ne ben onu özlüyorum ne de o beni özlüyor. Tanışmıyoruz bile. *
    *Filmin yarıya yakınını geriye doğru sardığımda, büyük oğlum Furkan da gözden uzaklaşıyor. Gözden uzaklaştığı yetmiyor Furkan\’ın, gönülden de epey ırağa düşüyor. Furkan yok; yokluğunu dert edinen bir annesi ve babası da yok. Şimdilerde 15 yaşında olan delikanlının yokluğunu öylesine umursamaz haldeyiz ki, Furkan bir bilse, bize darılırdı. Hadi biraz daha saralım filmi, birden ben ve eşim birbirimizi kaybediyoruz. Hayattayız hayatta olmasına ama tanışmıyoruz. Kalplerimizi birbirine bağlayan bağ çoktan çözülmüş. Bizi birbirimiz için vazgeçilmez eyleyen o muhabbet hepten buharlaşmış. Belki aynı otobüste yan yanayız ama sıradan birileriyiz. Belki aynı koridorda karşılıklı yürüyoruz ama hiç bakışmıyoruz. Birbirimizi aramıyoruz. Birimiz farz-ı muhal o dönemde ölecek olsa, diğeri onun ardı sıra ağlamayacaktı bile. *
    *Bu arada yeğenlerimin çoğu da bir gölge gibi çekilmişler hayatımdan. Tanıyanlarım yanımdan yöremden uzaklaşmışlar. Hayranlarımın hiçbiri yok ortada. Eyvah; tanınmıyorum. Şehirde gideceğim bir yer yok. Evimin adresi kayboldu. Nerede oturduğumu bilmiyorum. Özleyeceğim çocuklarım da yok; çocuk özlemim de yok. Özleyemediğim için üzüldüğüm bir yuvam yok. Şimdilerde en çok özlediğim, ayrı kalmaya tahammül edemeyeceğim kişileri ve şeyleri özlemiyorum; onları özlemeyi bile özlemiyorum. Filmi biraz daha geriye sardığımda, mesleğimi de kaybediyorum. Zorlu bir üniversite sınavının ortasında, terli elleriyle kurşunkalemini tutmaya çalışan bir yeniyetmeyim. Daha da geriye gittiğimde, yüzümü yitiriyorum, hayatımı kaybediyorum. Düşecek olsa, çöpe atılacak birkaç yüz hücrelik biçimsiz bir su damlasıyım.
    *Filmin tam bittiği yerde, bir insan bile değilim. Hayatım yok; varlığım yok. Benim annem ve babam da beni özlüyor değiller. Yokluğuma razılar; bensiz pekâlâ yaşayabiliyorlar. Yokum; öyle yokum ki, yokluğum kimsenin umurunda değil. Eksiğim hayattan; öylesine eksiğim ki eksikliğimi kimse çekmiyor. Hiçbir işe lazım değilim; bir lüzumsuzum. Bir işin ucundan tutmamı beklemiyorlar. Ne bir baltaya sapım, ne bir dış kapının mandalıyım. Olsam da bir olmasam da bir. Yokluğum bir yerde bir boşluk oluşturmuyor. Kapladığım bir alan yok.
    *Ama şimdi! Ama burada! Adımın bile hatırlanmamasına bozuluyorum. Cep telefonunda ismimin silinmesine içerliyorum. Kendimce, eksikliğim ne çok şeyi eksiltir diye düşünüyorum. Kızımın gözündeki o kocaman baba hacmini ben dolduruyorum. Sevdiklerimin gönlünde yokluğuna asla razı olunmaz bir yer kapladığımı düşünüyorum. Eve geç kalırsam üzülecekler var sanıyorum. Bu hafta yazı yazmasam, mahzun olacaklar var diye ümit ediyorum. *
    *Kıl kadar varlığım bile yokken, kılına zarar gelmesini istemediğim sevdiklerimle birlikte, kılına bile dokunulmaz bir insan olarak var kılındığıma, üstelik bunları fark edecek bir mümin olarak yaşatıldığıma şaşıyorum, şükrediyorum. Üzerine de kaymaklısından bir sonsuz hayat bekliyorum. *
    *Ne kadar çok oluyorum değil mi? *
    SENAİ DEMİRCİ

  16.  
    17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış, epey yürüdükten sonra dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık \’iki dünya mutluluğu\’ adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun, bizi görenler de neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında, hedeflerimiz adına, niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl faydamız olur, bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir, bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye, eserleri nasıl okumalıyız diye, düşündük… O gece bir kez daha inandım senin gönül dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna…
     
    Saate bakmıştım bir an, üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an… Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu, korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allah\’ım… Sehpanın üzerindeki bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet, Allah\’ın Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu, bu bir zelzeleydi… Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen şaşkınlıktı… Hemen elinden tuttum, ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik; ama boşunaydı gayretlerimiz… Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime… Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki, beni üzmemek için, kendi acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.
     
    On sekiz saat bizi fark etmelerini, feryadımızı duymalarını bekledik. On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O durumda iken bir aralık bana \’Eğer ölürsem, seni orada bekleyeceğim.\’ dedin. Ve on sekiz saat, kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.
     
    Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise kötüydü. Doktor, bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile…
     
    Sekizinci gündü… Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler, evlerin altında kalan canlar, ümitler… Çığlıklar, \’Sesimi duyan var mı?\’lar… İsyanlar, sabırlar… Nice hikâyeler, mucizeler ve gönüllerde derin bir fay hattı… Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir hüzün hâkim… Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu… Evini, annesini, kendisini kaybetmiş insanlar… İnsanların dilinde tek kelime: Deprem.
     
    Fakat sadece bacağın gidecek derken, sen birlikte olacağımız ebedî âleme gittin, geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma azmi kaldı… Elimde, senin en çok sevdiğin çiçek, naif bir kırmızı gülle mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda, ne de gönül pınarının heyecanları… Sen gittin, geride hüzün, geride ben, gâye-i hayâllerimiz… Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım, \’Bırakma kendini. Unutur, yeni bir yuvayla yine mutlu olursun.\’ diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.
     
    Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter…
     
    Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum, bana \’unutursun\’ diyenlere sadece acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.
     
    İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabb\’imden. Ne olur, seni sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.
     
    Vekillerin En Güzeli\’ne emanet ol…
     
     
    Yüsra MESUDE
     
    İzmitli gül kardeşinden abisine kucak dolusu selam ,sevgi ve dualar..çok güzel bi yazıydı gerçekten..insanı alıp uzaklara götüren cinslerDEn….teşekkürler abim böyle güzel yazıları paylaşıma sunduğunuz için…ALLAH C.C.  RAZI OLSUN…

  17. Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime… Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum.
     
    Her şey güzel olacaktı. Sen, ben ve hayatımız… Hayallerimiz ve hedeflerimiz… Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim sözler… Hepsi çok güzel olacaktı, sen de olsaydın…
     
    Seni tanımak, bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu beraberliği, ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık. \’Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile, birbirimizi unutmayacağız.\’ diye nikâh memuruna söz verdik. Önce kilometre taşımdın, şimdi ise hayat arkadaşım…
     
    Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle kitap okuyor, çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet, henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç aydır \’yaşıyordum.\’
     
    Mutluydun… Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin kaynağının \’birbirine bakmak\’ değil, \’birlikte aynı yöne bakmak\’ olduğunu anlıyorduk… Senin baştan beri kalıcı güzelliklere olan bağlılığındı seni bana sevdiren. Allah\’ın kalblerimize koyduğu muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki. Huzurluyduk… Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar…
     Devamı aşağıda…

  18.  
    EVLİLİK VE ÂİLE
    İslâm kitapları kadının erkeğe ve erkeğin kadına ve çocuklarına ve anasına, babasına ve hattâ komşusuna ve hattâ gayrı müslim vatandaşlara karşı olan güzel vazîfelerini, haklarını uzun bildirmektedir. Hadis-i şerifte, (Îmanı en olgun olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (En iyiniz, evinizde, kadınlarınıza karşı en iyi olanınızdır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Size iyi huyların hepsini bildirmek için gönderildim) buyuruldu. Âile hayatını düzenliyen ve erkekle kadının vazîfelerini ayıran nice hadis-i şerifler, din kitaplarında sayılamıyacak kadar çoktur.
    İslâm âlimleri "rahimehümullah" buyuruyorlar ki: Aklı olan zevc ve zevce, birbirlerini üzmezler. Hayât arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alâmetidir. Zâlim, huysuz kimsenin hayât arkadaşı devâmlı üzülerek a’sâbı bozulur. Sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, çeşidli hastalıklar hâsıl olur. Hayât arkadaşı hasta olan bir eş, mahv olmuşdur. Se’âdeti sona ermişdir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrûm kalmışdır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona, alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felâketlere, bitmiyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebeb olmuşdur. Dizlerini döğmekde ise de, ne yazık ki, bu pişmânlığının fâidesi yokdur. O hâlde, ey müslimân! Hayât arkadaşına yapacağın huysuzlukların, işkencelerin zararlarının kendine de olacağını düşün! Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmağa çalış! Bunu yapabilirsen, rahât ve huzûr içinde yaşar, Rabbinin rızâsını da kazanırsın! ALLAHU TEALAYA EMANET OL….

  19. Gözyaşları inci gibi dökülüverdi. Boğazı kurudu birden. Dudaklarından sessiz duaları döküldü: “Rabbim, nasıl kıştan sonra baharı verirsin. Benim de kışımı bahara döndür. Üşümemi Sana dönmeme, Senin rahmetinden ümit etme sıcaklığına çevir. İçim ısınsın ümidinle. Dünyam aydınlansın rahmetinle. Ben Senin rahmetinin ve katından göndereceğin hayrın fakiriyim. Üşümem o yüzden. Musibetimi rahmete kalb et. Sen ki kalpleri evirip çevirirsin. Kalbimi Sana çevir. Kalbimi ve aklımı nurunla ihya eyle, tenvir et, irşad et, hidayet et. Senden başka sığınacak, sığınıp ısınacak kimsesi olmayan kuluna merhamet et.”
     
    söylenecek tek söz var  mükemmel bir yazı…ALLAH razı olsun…

  20. s.a kardeşim senin hersayfanın önemi var haklsın valla  bizde faydalanım artık   iyi yapmışsın teşke herkes böyle yapsada yaptıklarımız okunsa hayırlı akşamalra kardeşim.

  21. Kalp Kırıldığında Nasıl Bir Ses Çıkarır Sizce ? güvercinin telaşlı kanat çırpışındaki ses mi? yoksa, kelebeğin kanadındaki inadına sessiz bir çığlık gibi mi? ya da, tuz-buz olan bir sırçanın haykırışı gibi mi? nasıl bir sestir ki,perişan eder bizi duyduğumuzda?? ne kalpler kırdık bilmeden.. ya da bile bile…… ne setler koyduk aramıza bu kırılmış kalplerden de.. sonra aşmaya çabaladık durduk çok… dokunmak istedik,ulaşamadık…. ulaşmak istedik,kendi ellerimizle kurduğumuz setler engel oldu yine kendimize….. oysa, nasıl da kolaydı yıkıvermek han duvarlarını…. sıcacık bir gülümseme, içten bir çift gözle birleştiğinde,eritmez mi en büyük buzulları??? esirgedik birbirimizden maliyeti sıfır olan gülümsemelerimizi… kolay geldi bencillik en dar anlarda..koyuvermek..koyup kaçıvermek…. kaçarken bakmamak ardımıza ya da, bakıp da görmemek…görmek istememek… her ne varsa… oysa,ne de kolaydı düşmanlığı yoketmek, sıcacıık bir gülümsemeyle…olmaz dedik. o bana düşman denemedik bile hiç..korktuk belki de yanılacağımızdan.. oysa hayat ne de kısa.. düşünmek için bile vakit yokken…. bile bile zehir ettik günlerimizi.. kavgalarla.. itişip kakışmakla harcadık dünlerimizi… ziyan ettik hem düne.. hem bugüne.. hem de yarınlarımıza.. sahi,kalp kırıldığında nasıl bir ses çıkarır? duydunuz mu hiç? ben ne zaman dinlesem bir cam parçalanışı hissediyorum peki ya siz?

  22. Kaçamak yaşıyoruz.Herşeyden ,bazen kendimizden bile kaçıyoruz.Duygularımızı paylaşmak nedense zor geliyor bize.Kendimiz bile yaşayamıyoruz ki…Hep içimize atıyoruz sevgileri,hüzünleri,mutlulukları. Bağırıp çağırıp hani derler ya \’\’bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi\’\’ ağlayamıyoruz bile.
    Utanıyoruz…Kızgınlıklarımızı hep içimize atıyoruz. Aslında kendimize kızıyoruz. Karşımızdakinin hiç suçu yok \’\’sadece o O\’nun düşüncesi\’\’ diyemiyoruz.Gördüğümüz her iyilik ve kötülüğün bizden kaynaklandığını anlayamıyoruz.Volkanlar patlıyor içimizde söndüremiyor gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.
    Görmüyoruz…kör değiliz sadece bakıyoruz.Çevremizdekileri sadece hareket eden birer obje olarak değerlendiriyoruz.Doğan güneşin sıcaklığını, rüzgarın getirdiği okşamayı,kuş sesindeki canlılığı ve hayatı hep kaçırıyoruz.Ruhumuzu bi yerlerde bıraktık ,bulamıyoruz…Çok hızlı gidiyor,dinlenemiyoruz.Herkes ama herkes, herşey üstümüze üstümüze geliyor…Korkup kaçıyoruz.
    Sevemiyoruz…Sevgilerimizin bile sebebi çıkar ilişkisine dayalı.Hep bir şeyler bekliyoruz karşımızdakinden .Peki… Ne veriyoruz..?.Arkadaşlığı bile beceremiyoruz.Bazan bir merhaba demek bile zor geliyor.\’\’O bana dün selam vermemişti ben neden vereyim\’\’ bile diyebiliyoruz.Aslında kendimizle inatlaşyoruz.Egomuz daima üstün geliyor.Sebebini bilmiyoruz.
    Düşünmüyoruz.geleceğimizi,geçmişimizi içinde bulunduğumuz anı bile düşünmüyoruz.Hep gel geç ilişkilerde gözümüz.Hep başkası olmakta…Kendi benliğimizi kaybettik.Tanımıyoruz içimizdeki beni.Ne istediğimizi ne beklediğimizi bile bilmiyoruz.Kendimizden bile kaçıyoruz. Yüzleşemiyoruz kendimizle…Eleştiride dozu kaçırmaktan korkmuyoruz ama kendimize yöneltilen eleştirileri saldırı olarak algılıyoruz.Hayatın tüm yanlışları hep bizim dışımızda…
    Bir tebessümü bile çok görüyoruz karşımızdakine.Bilmiyoruz, aslında o çok gördüğümüz tebessümün kendimize verdiğimiz en değerli hazine olduğunu…
    Hayatta herşey size bağlı.Sen istersen dünya daha güzel.Sensin tüm güzellikleri yansıtan. Diğer olan biten herşey sadece araç.Yani sen varsan herşey var.Kendini tanımaktan geçiyor herşey.Bir tebessümle başlıyor güzellikler.Sabah yataktan kalktığında aynada kendine tebessüm et ve Günaydın dileklerini ilet kendine…Gözlerini kapat hayatın seslerini dinle.Yeni bir gün,her yeni gün seninle birlikte var.Ruhun bir yerlerde seni bekliyor.Bul Onu. Hisset tüm hissettiklerini.Bak nasıl değişecek hayat…
    SELAM VE MUHABBETLERİMLE KARDEŞİM HERŞEY GÖNLÜNCE OLSUN SAĞLICAKLA KAL…

  23. selamün aleyküm.çok güzel bir yazı çok duygulandın.yazandan burada okutandan Allah razı olsun.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s