Başka kimin anlayışından medet umayım?…

Kimselere diyemedim…
 

   Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum.  

    Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum.

    Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

    Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

    İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

   Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

    İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya…

   Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

    Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

     Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

                                                                                                                 

Senai Demirci

Reklamlar

21 Yanıt

  1. “…Birileri buna izin vermediBuralarda yaşamak izne tabi”Can çekişiyorum zamanın kıskacında,sancılarım bana unutturuyor kendimiKayboluyorum ağrılarım içinde,etime bıçak gibi saplanıyor sızılarım.Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım…Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş…Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeyeSonrasını geç !Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime.Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor.Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi.Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından.Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi:Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi:Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ?Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı.İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi !Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten.Ve nihayet yalnızım işte ! Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarımNe kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda.Sadece ben varım hayatta. Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna.Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma.Benimle olduğunu zannettiklerim…Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar…İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım.Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlayaDüşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında.Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım.Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortadaAslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim.Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beriİşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer.Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim benO ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca.Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş..Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında.Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş.Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım.Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim.Aciz olan benim,Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım.Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik…Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillikKaldıracağım kadar verildi bana.Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim.Bunca şeyi anlayınca,”inşaallah”,Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile.Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşallah” derken içten içeNe sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye.Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime“inşaallah” dedikten sonra başlayan işeRuhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvrananSen de yeter ki onu an ,çünküİnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan.selam ve dua ile…

  2. YÜREKTEN BİR YAZI SENDENDE ALLAH RAZI OLSUN BİZLERLE PAYLAŞTIN
     
    YOK O\’NDAN BAŞKA DERT YANACAK

    YOK O\’NDAN BAŞKA SIĞINILACAK
    YOK O\’NDAN UZAKLAŞANA
    RAHAT YOK BU DÜNYADA
     
    YAZIN BANA DÖRTLÜKTE İLHAM ETTİ TEKRAR ALLAH RAZI OLSUN
     
     

  3. Öyle bir yük, öyle bir yük ki Sana ve Rasülüne kavuşmanın sevincini yaşatmayacak bana.Çünkü bir şeyleri eksik bırakmışım ben dünyada. Haketmemişim ben bu sevinci..Tam Sana kavuştum derken bu arkadaşımın hakkının altından nasıl kalkarım,nasıl öderim bu vebali?Rabbim Sen istersen, Sen ol dersen ne olmaz ki!ALLAH\’ım onları da aramıza kat.Onları da Sana yönelt. Onlar da sevsin Seni. Seni sevince zaten bulacak bütün güzelliği,bütün doğruluğu.Seni sevince ölümü de sevecek, peygamberleri de sevecek. Herşeyi, herkesi sevecek.Seni seven neyi sevmemiş ki? Ben acizim, birşey yapamıyorum duadan baska.Elimden fazlası gelmiyor. Senin sevgini yine ancak Sen koyarsın onların kalbine.Sen yöneltirsin onları kendine.Allah\’m! Yapabildiğim tek şey şu anda gözyaşlarımla birlikte elimi açıp sana yalvarmak.Yalvarıyorum hidayet nasip et onlara.Asıl mutluluğu ver onlara ve onlar gibilere.Ver onlara Allah\’im sevgini!Yağdır Rahmetini!Ve beni de bütün müslüman kardeşlerimi de affet Rabb;im                                  AMİN
     
    SELAM VE DUALARIMLA KARDEŞİM HAYIRLI AKŞAMLAR KENDİNE İYİ BAK RABBİME EMANET OL…

  4. Üzülüyorum Allah\’ım  Seni tanıma mutluluğunu, Seni dost edinme mesutluğunu yaşayamayanlara,Onların elleri açılmak istemiyor mu Sana? Onların kalpleri özlem duymuyor mu Sana?Onların dilleri Sen\’in adını zikretmek istemez mi?Onların bütün uzuvları Seni ister biliyorum ama nedir onlara bu hasreti çektiren, nedir Sana kavuşmalarını engelleyen?Nedir onları Sen\’den alıkoyan?Ey güzeller güzeli Rabb\’im,Ey Allah\’ım!Ey duaları geri çevirmeyen Rahman!Sana bütün gücümle, bütün kalbimle ve kalbimin tercümanı olan gözyaşlarımla yalvarıyorum.Seni tanımayan biçarelere de göster kendini. Tattır onlara sevgini.Bilsinler ne büyük bir aşk olduğunu.Bilsinler Senin alemlere Rahmet olan Rasülünü.Bilsinler Senin affediciliğini. Onlar da gelsin Senin mağfiret kapına.Onlar da istesin Seni bizim istedigimiz gibi.Rabb\’im hayatında hiç Sana ibadet etmemiş, içinde hiç Allah aşkı olmayan,imana susamış ama susuzluğunun kaynağını bilmeyen bu insanlara hidayet nasip et ne olur!Ne olur Allah\’ım;..Senin içime koyduğun sevgiyle sevdim ben onları. Senin rızan için arkadaş dedim onlara.Rabbim ben sadece bu dünya icin sevmiyorum.Sevdiğim herkesi ahirette de birlikte olayım diye seviyorum.Sana gelirken onlarla birlikte geleyim diye seviyorum. Yani herkesi seviyorum Sen;den ötürü.Allah\’ım! Ya sarılırsa yakama, ya bana derse o Büyük Günde, Neden anlatmadın bana Rabbini?Neden anlatmadın bana cennet-cehennemi? Neden Rahmet Peygamberinden söz etmedin?Neden bu ilahi düğüne beni de davet etmedin?Sen benim arkadaşım değil miydin?Hani arkadaslar birbirlerine herşeyi anlatırlardı. Sen bana neden anlatmadın?Bana neden bugünden haber vermedin? Neden, neden, neden?"Allah\’ım!! Ben ne yaparim bu soruların karşılığında? Ne cevap veririm, nasıl dayanırım?Omuzlarım kaldırır mı bu yükü?

  5. Allah dostları niye ağlarHiç sordunuz mu kendinize bu soruyu, dertleri ne onların? Ya da gözünüz yaşardığında, kalbiniz kaynar kazanlar gibi fokurdayarak göz kapaklarının ardından buhar damlaları gönderdiğinde, bunun derininde yatan sebebinin ne olduğunu merak ettiniz mi? Dünya için ağlayıp namerde minnet edenlerle, Allah için ağlayanlar, günahı için ağlayanlar, Müslüman\’ın derdine derman olamadığı için ağlayıp yataklara düşenler, bu yüzden aylardır konuşamayanlar bir mi? Allah dostları günahlarına mı ağlarlar, günahları o kadar çok mu Allah dostlarının? Yoksa bütün bir kâinat n—–, kainatın her bir zerresinden Allah\’ın sonsuz kudret ve azametine karşı gösterilen en ufak bir saygısızlığa bile dayanamadıklarından mı dökülür göz yaşları. Bu yüzden mi Hz. Ebubekir (ra) gözyaşları arasında "Allah\’ım vücudumu o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, cehennemi doldursun benden başka kimse yanmasın orada" demiş? Neden hep gözü yaşlı görürüz Hz. Ebubekir\’i, neden hep ağlamış o Allah dostu.? Ağlamış ve dalda gördüğü bir kuşun hürriyetine bakarak insan olmanın ağırlığını ruhunda hissedip "Keşke bir kuş olsaydım" deme ihtiyacı hissetmiş. Günümüzün gereksiz geleneklerinden birisi olan ve güya erkeği yücelten bir meziyet olarak lanse edilen gözyaşı gerçekten de erkeğe yakışmaz mı? Yani erkekler ağlamaz mı? Şayet böyle ise gönlü yüce Allah dostları neden ağlıyorlardı? Yoksa olay tam da bunun tersi gibi mi? Yani asıl eroğlu erler gözyaşlarıyla tanınanlar, Allah için sürekli gözyaşı dökenler midir? İnsan boşuna, yani rol icabı ağlayabilir mi? Ve bu rol icabı bütün bir hayat boyu sürebilir mi? Kalbinizin sıkıntıdan patlayacak hale geldiği, çok önem verdiğiniz, adeta kendisine kilitlendiğiniz bir olayınız olduğunda gözünüze uyku girmediği, boğazınızdan bir lokma ekmeğin geçmediği ve gizli gizli gözyaşına boğulduğunuz oldu mu? Sorular alabildiğine çoğaltılarak bir gözyaşı medeniyeti kurmanın gözyaşı dökmeden olamayacağı ifade edilebilir. Evet gözyaşı medeniyeti kurmak gerçekten o kadar kolay değildir. Ama o medeniyet o his kalplere bir kere yerleştirildikten sonra artık başarılamayacak, rahmeti sonsuzdan istenipde alınamayacak hiçbir şey yoktur. Müminleri bir binanın tuğlalarına benzeten Allah Resulü, binaya vurulan en ufak bir darbenin binanın bütün duvarlarında hissedildiği gibi müminlerin başına gelen bütün sıkıntı ve musibetlerin de müminlerce aynı oranda hissedilmesi gerektiğini ve bunun da imandan kaynaklandığını ifade buyuruyor. Bu hissediş öyle sıradan bir hissedişde olmamalı. İnsanı yataklara düşürmüyor ve insanın konuşma takatini elinden alacak kadar vicdanı rahatsız etmiyorsa Allah korusun problem var demektir. Bakın bütün bir hayatını bu şuurla geçirmiş bir Allah dostu gözyaşı için neler söylüyor: "Gözyaşları, ihlaslı ve samimi insanlar için, başka bir ifadeyle, daima ciğeri ve bağrı yanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Âdeta, sînesinde cehennem korları ve içi cayır cayır yanarken, onun duyguları dışa, göz yaşı şeklinde dökülür. Onun içindir ki, Allah Resulü tarafından, cehennemle göz yaşı arasında bir muvazene kurulmuştur. Cehennem kıvılcımlarının mahşerde insanları kovaladığı zaman, Cibril elinde bir bardak su ile görünür. Ve Allah Resulü ona sorar: "Elindeki nedir?" Cibril\’in cevabı şu olur: "Müminlerin gözyaşı, cehennemi söndürsün diye!". Gördünüz mü Cenabı Hakk\’ın sonsuz kudret ve azametini? Aslında bir sıvı olan bir damlacık gözyaşı (su) cehennemi (ateşi) söndürürken, yine bir sıvı olan benzin bir yeri birden cehenneme (ateşe) dönüştürebiliyor. Allah Dostundan devam ediyoruz: "Başka bir hadîslerinde bu muvazeneyi şu sözleriyle ifade ederler. "İki göz cehennem ateşi görmez: Düşmana karşı nöbet bekleyen ve Allah (cc) korkusundan ağlayan gözler". Evet, Cehennemin korkunç kıvılcımlarını söndürecek ancak gözyaşıdır. Allah Resûlü bu ve benzeri hadîsleriyle, dışa karşı mücadele ve mücahede eden insanın bu durumuyla, içe karşı mücadele yapan ve nefsiyle yaka paça olan, bu yüzden de göz yaşı döken insanın amelini aynı mütalaa ediyor. Kur\’ân-ı Kerim, ağlayan insanların durumunu bir ibret vesilesi olarak nakleder. Ayrıca, az gülüp çok ağlamayı, kazanılan günahlar karşısında iki büklüm olmayı emreden nice ayetler vardır. Ruh inceliğinin şâhidi durumunda olan göz yaşının her damlası, bir rikkat ürpertisidir ki, Cennetteki kevserlere denk kıymete sahiptir. Gözyaşının kuruması cidden acınacak bir zavallılık örneğidir. Allah Resûlü, şeytandan sığındığı gibi, kurumuş gözden Allah\’a (cc) sığınmaktadır." O şanlı Resulün bu sığınması kabul edilmiş ki biz onu hayatının bütününde diğer dostları gibi ya gözü yaşlı, ya da bir gözü yaşlının gözyaşını silerken görüyoruz. Bu yüzden Allah Resulü: "Siz benim bildiklerimi bilseniz çok ağlar, az gülerdiniz…" O, O\’na çok bildiren Rabbinin istediği gibi bir hayat yaşamış ve bizim bilmediklerimize muttali olduğu için çok ağlamış az gülmüştür. Mümin kardeşine ağlayamayan çoğu kere kendisine de ağlama fırsatı bulamıyor. Bu gün geminin karaya oturduğu ve işin doğrudan Rahmeti Sonsuz\’a kaldığı günleri yaşıyoruz. Bu zor günleri aşmanın yolu yine O\’nun engin rahmetine sığınmaktan geçiyor. Bıçağın kemiğe dayandığı iman, izan ve vicdan dürbünüyle hareket etmesi gerekenlere çok işler düşüyor. Çok ama ciddi işler öyle sokaklarda bağırıp çağırmakla olmuyor. İnsanlar gazlarını alıp belki de rahat bir şekilde evlerine dönüyorlar. Sokaklarda söylenenler her şeyi bilen ve gören Müheymin tarafından kabul edilseydi şimdi yeryüzünde zulüm yapan bir tek insan kalmayacaktı. Her gün gazetelerde "Falan ülkeye lanet yağdı" gibi başlıklar okuyoruz. Bizim asıl görevimiz lanet yağdırmak değil, rahmetin celbine vesile olmak, onu celb edecek külli, ferdi amellerde bulunmaktır. Biz rahmeti celb edersek gerisi zaten gelecektir. Allah nereye ne zaman lanet edeceğini bizden çok iyi biliyor. Elverir ki biz rahmetin celbine vesile olalım. Lanetin adresi belli. Son sözü yine bir yol haritası gibi şairin mısralarına bırakıyoruz. "Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi" Karaya oturmuş ve bütün fertler tarafından yüzdürülmesi istenen bir geminin yüzmesi için gözyaşı gerekiyor. Gözyaşı rahmetin ta kendisidir. Ey alemi İslam gemisini karaya oturtan bahtsız efrad! Bu gemiyi yüzdürmek istiyor musunuz? Dün Çanakkale\’de, Yemen\’de, Mısır\’da, Galiçya\’da, Sakarya\’da düşman tarafından karaya oturtulmaya çalışılan bu aziz gemiyi kanlarıyla yüzdürmeyi başaran aziz şehidlerimizin yaptığını bu gün siz gözyaşlarınızla yapmak zorundasınız. Unutmayın ki Allah için samimiyetle dökülen bir tek damla gözyaşı ötede cehennemi söndürme kabiliyetindeyse, burada da okyanuslardan daha fazla suya mukabil bir keyfiyettedir. O cesamette bir tek damla, evet bir tek damla gözyaşı yok mu? …Selam ve dua ile  arkadaşım..

  6.                                      Namaz, sancıma ilâç, yanık yerime merhem;                                                Onsuz, ebedi hayat benim olsa istemem!
                                                                                                               N.F.K

    Şuurlu Müslüman
    Dünyaya gelen her insanda nefsi emmare vardır. Yani emreden nefis… Nefsi emmare, istediği şeyi zorla almaya çalışır. Dünyaya gelen çocuk, süt ister. Süt emmediği zaman ağlar, bağırır.
    Çocuk büyüdükçe istekleri de değişir. Mesela annesi, çocuğu alıp pazara çıkar. Çocuk tezgâhta bir bebek görür, onu ister, bebeği aldırana kadar ağlar, bağırır.
    Bu hal devam eder…
    İnsan büyüdükçe, canı haram şeyler de istemeye başlar. İşte bu isteklere, \’nefis\’ denir.
    İnsanda şeytanla melek mücadele halindedir. Şeytan, kendisine göre bir hayat yaşamasını ister; melek, onu korumaya çalışır.
    Şair diyor ki,
    "Bin bir derde uğradım ben bile bile,
    Neler çektim neler, bu kafa ile…"
    İnsan, gençlik yıllarında nefsine mağlup oluyor. Yaşlandıkça, o mağlubiyetin acılarını çekmeye uğraşıyor. Alışkanlıklar köleliktir, azat olmaksa çok zordur.
    Bizler henüz ölmedik, sağız. Bunun için dünyada yapılması gerekenleri yapmak zorundayız. Herkes iyiyle kötüyü karıştırarak bir dünya nizamı kuruyorsa, bizler de iyiler ve iyilikler harcı ile kendi dünyamızı kurup, düşüncelerimizi mücessem hale getirmeliyiz.
    Devir cemaat devri… Fertler tek başına işe yaramıyor. Lafları dinlenmiyor
    Bunların yapılması için fertlerin istekleri, fertlerin görüşleri bir yana bırakılmalı. Hislere veda etmeli. Nefsin mabedinden çıkmalı, yeryüzü bir mabet haline getirilmeli. Artık her meseleye ilmin eli yetişmeli. İlmi geri iten, karanlık gecede fenerini yere çarpan yolcudan farksızdır.
    Alışkanlıkların bağlarından kurtulmanın çarelerini aramak zamanı gelmiştir. İlmin ve aklın hâkimiyeti gerekmektedir. Velhasıl, bir şeyler yapmak zarureti vardır.
    Yediklerinizin, içtiklerinizin helal yoldan kazanılması dinin icabı değil midir? Başkalarından yardım almamak, tam tersine muhtaçlara yardım etmek, dindarlara düşmez mi?
    Namaz kılıp, Allah\’ın emirlerini tekrarlamak, onları hatırlamak, sonra camiden dağılıp, çarşıda pazarda İslam\’ı tatbik etmek, dinden başka nedir?
    Teraziyi doğru tutmak din değil midir? Başkalarını kandırmamak, çalışkan olmak, bilgili olmak, sıhhatli olmak… Bunların çarelerini araştırmak din değil midir?
    Aynı zamanda bunların bütünü dünya işi değil midir?
    Ey Müslüman,
    Güneş zamanında doğuyor, zamanı gelince göçüyor, çiçekler belirli tarihlerde açıyor, fırtınaların ve kuyruklu yıldızların bile zamanı varken, hepsi bir mesai içinde hareket ederken, sen nasıl keyfî hareket edebilirsin ve nasıl olur da işini zamanında yapmayı din dışı sayabilirsin?
    Yeryüzündeki nizamı görmez misin? Sular, topraklar ve hava temizleniyor. Elbette bunlar kendiliğinden olmuyor. Öyleyse nizamlı olmalısın ve temizliğin imandan geldiğini anlamalısın.
    İslamiyet, diriler dinidir. Ölülerden herhangi bir şey istenmiyor. İslam\’ın bütünü dünyada tatbik edilecek. Ahirette mükâfatı alınacak.
    Şuurlu Müslüman, dünya işini ibadete çevirendir. Her hareketine ibadetin mührünü basandır. İslamiyet\’i öğrenen ve yaşayandır. İfrattan ve tefritten kaçandır. Allah\’a asker olup, yeryüzünü bir talimgâh bilendir.
    Günah işlemek için sevaptan kaçanlara inat, sevabın yollarını açmak
                                                                                                                                           HEKİMOĞLU İSMAİL
     
                                                                              
     
     
     

  7. kardesım oyle guzel konular ıslıyorsunkı okumamak mumkun deyıl allahım senden razı olsun allahla dertlesmek ve yıne allahına sucunu ıtıraf etmek ve yıne allahtan yardım ıstemek ve yıne allahım benı af et demek  ve yıne af edecegını dusunmek cok guzel eyyy rabımız senden baska yokı bukadar suclu ıken af eden .allah sadece allah  kardesım dua ıle kal.

  8. selamün aleyküm kardeşim.keşke size ilk spacete rastladığım günden beri yazılarını takip etseydim.bugün bunca pişmanlığın ateşinde yanıyor olmazdım belki.Allah senden ve senin gibi Allah için emek harcayanlardan sayısız kerelerce razı olsun inşallah.

  9. Bir gece kalkarsınız Çünkü bilmediğiniz bir şey uyandırmıştır sizi Gecenin yarısında ve en sessizinde. Ve hemen anlarsınız o şey namazdır. Besmele çekersiniz, ve abdeste koşarsınız, bütün azalarınızla… Gecenin o zifiri karanlığında abdestin nuru aydınlatır odanızla beraber alnınızı, kalbinizi, Doldurur nuuuurla içinizi… Ve dün geceden sizi bekleyen seccadeniiiiz, tesbihiniiiz… Usulca aralarsınız dolabın kapısını Alırsınız seccadenizi tesbihinizi… Elleriniz değince tesbihinize, seccadenize Dokunur seccadeniz, tesbihiniz kalbinize… Ve yavaş yavaş açarsınız kat kat seccadenizi, Korsunuz yanıbaşına katlanmiş tesbihinizi… Sanki o anda kat kat açılan seccadeniz değil de Yedi kat semanın kapılarıdır size… Ve niyet edersiniz Rabbim ALLAH"imey Rahman ey Rahim dersiniz Affımı diliyorum Huzuruna kabulümü umuyorum Miracımı istiyorum Kabul eder misin? divanına durmamı Kabul eder misin? huzurunda ellerimi bağlamamı, kıyamımı, kıraatımı… Ve bana yardım eder misin? rukümla senin önünde eğerken nefsimi kalbinizin en sessiz ama en derin yerinden ALLAH"ım dersiniiiz Ve dudaklarınızın arasından dökülüverir sessiiiz haykırışınız: Dizlerim, ellerim ve alnım hep beraber yere değdiğinde Secdeye vardığımda Nasiplendirir misin? bu günahkar kulunu azıcık ta olsa rahmetinden Evet, biliyorum buna layık değilim Her gün, her saat, ve her dakika günah işliyorum, sana isyan ediyorum, sana karşı geliyorum. Ama yine de bunu istiyorum Pişmanım Kusurlarıma, eksiklerime, hatalarıma, günahlarıma Söz veriyorum sana, tevbe ediyorum pişmanım Bir değil, yüz değil, biiin defa tevbe ediyorum günahlarıma… ALLAH en büyüktür dersiniz Bırakırsınız arkanızda bu dünyaya ait her ne varsa Ve başlarsınız namazınızı edaya Artık önünüzde sadece kabe ve bir de o serdiğiniz seccade vardır… Ve sanki başınızın üstünde uçmasından korktuğunuz bir kuş varmışcasına kıyamda durursunuz Hiç kıpırdamadan… Ellerinizle birlikte bağlarsınız Rabinizle aranızda bir bağ… Okursunuz kitabınızı, Kur\’an\’ı Kerim\’i… Şimdi kaçar sizden şeytan, en büyük düşman sizinle birlikte eğilir Gün boyu savaştığınız nefsiniz… Eğilmişsinizdir fakat bir o kadar da yükselmişsinizdir Huşunuzla göklere erişmişsinizdir Artık kalbiniz farklı atmaktadır Ruhunuz özgürdür Heyecanınız artmıştır Çünkü sırada secde vardır Rab\’le buluşma anı vardır Bırakıverirsiniz secdeye usulca Sırasıyla dizlerinizi, ellerinizi ve alnınızı. Yavaş yavaş Usul usul karanlık geceyle birlikte fısıldarsınız: Sübhane rabbiyel ala Sübhane rabbiyel ala Sübhane rabbiyel ala… İçiniz dolmuştur Çünkü kalbiniz mutmain olmuştur Ve en sonunda başınız öne eğik oturursunuz Tahiyyatı okursunuz selam sana dersiniz ve rabinizin selamını alırsınız sonra Fahr-i kainat efendimizi yönünüzü döndüğünüz kabenin mimarı İbrahim (a\’ı selamlarsınız Ve sonra yine selamlarsınız Gece gündüz hep sizinle olan Amellerinizi yazan Sizi koruyan meleklerinizi yavaş ama bir o kadar da sessiz… çünkü vakit seher her şey sessiz Artık namazınız bitmiştir elleriniz açılmıştır vakit dua vaktidir kalbiniz bir bir sıralar dualarınızı der amiiin sessiz dudaklarınız yatakta bıraktığınız uykunuz yanıbaşınızda melekleriniz önünüzdeki seccadeniz ve bir de tesbihiniz Konmuştur açılan ellerinize affınız,istekleriniz, arzularınız dolmuştur kalbinize huzurunuz, sukunetiniz ve mutluluğunuz..  hayırlı günler inş. dualarda buluşalım..

  10. Namazda olsun, namaz haricinde olsun, gönlün her teli tıpkı bam teli gibi ses vermeli. Bilhassa da namazda böyle olmalı. Sazların bir tane bam teli var, fakat gönlün her teli bam teli gibi olmalı. Öyle namaz kılmalı ki, herkesin namazı bir diğerine misal olsun ve secde, doyulmaz bir neşveye, duâlar, insana bıkkınlık vermeyen gıdaya; rükû ayrı bir edaya; kıraat da, dane dane canlı kelimeler armonisi halini alsın. Muhbir-i Sadık, “Namazınızı veda namazı olarak kılın.” buyuruyor. Size, “bir vakit namaz kılacak kadar ömrünüz kaldı” deseler, o namazı nasıl özene-bezene kılarsınız. İşte her namazı böyle özene-bezene kılmalısınız. Evet “bu benim son namazım olabilir” mülâhazasıyla kılınan namaz veda namazıdır. Namaz öyle bir iştir ki, ondaki her inhiraf insanı sîreten hayvanlığa götürür. Meselâ, Efendimiz, “İmamdan önce başını secdeden kaldıran, suratının eşek şekline dönmesinden korkmuyor mu?” diyor. Secde için “Başınızı (yem gagalayan) tavuklar gibi koyup kaldırmayın.” diyor. Otururken “Kendinizi köpekler gibi salmayın.” diyor. Demek ki, namaz, insanın insan-ı kâmil olmasını ifade ediyor. Öyleyse, insan kıyamını, kıraatını, rükûsunu, sücûdunu ciddî bir temkin ve teyakkuzla yapmalı; eşeğe, maymuna, tavuğa, köpeğe benzememelidir. Bunları “Beni Rabb\’im terbiye etti, ne de güzel terbiye etti.” diyen edeb abidesi Hz. Muhammed (sas) söylüyor. Namaz insanın hayatında yapacağı şeylerin en güzelidir ve en güzeli olmalıdır. Hayatın en tatlı hatıraları namazla ilgili bulunmalıdır. Zira miraca namazla çıkılır.. Allah(c.c.)\’a namazla ulaşılır, enbiyânın huzuruna namazla varılır. O halde, illâ namaz, namaz, illa namaz… (Fasıldan Fasıla\’dan) Ali Budak

  11. Gönül ustası Hazret-i Mevlânâ, insanı ilâhî huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rükû, secde, selam ve dua gibi namaz rükünlerine oldukça düşündürücü mânâlar kazandırır. Namaza tekbirle girmek, “İlâhî, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir. (Tekbir getirerek kurban kesildiği gibi, tekbirle namaza başlamak da ‘Allah’ım, canımız sana feda olsun’ anlamındadır.) Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonra hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükû’a eğilir. Başı rükû’da iken “Hakk’ın sualle-rine cevap ver!” diye İlâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır. Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüzüstüne kapanır. … O ağır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağa selam verir; peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar derler: “Çare ve yardım günü geçti. Çare, ancak dünyada olabilirdi. Orada salih amellerde bulunmadınız, o günler gitti.” Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onlardan da bir fayda göremez. Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır. “Ya Rabbi, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiretine sınır yoktur ..

  12. Namaz kılmazsak ne olur bak..
     
    Sabah namazını kılmayanın: Yüzünde nur kalmaz- öğle namazını kılmayanın: Rızkından bereketi kaldırılır- Ikindi namazını kılmayanın: Vücudunda kuvvet olmaz- Akşam namazını kılmayanın: Evladının hayrını göremez- Yatsı namazını kılmayanın: Uykusunda rahat edemezDünyadaki cezası- ömrü kısalır- Salihlerin (nur) simasını yüzünden siler- Yaptığı hiç bir amele sevap vermez- Duası katına çıkmaz- Dünyadaki bütün mahlukat ona buğuz eder- Salihlerin duasından nasibini alamazölür iken- Zelil olarak ölür- Aç olarak ölür- Susamış olarak ölür (ne kadar içerse içsin susuzluğunu gideremez)Kabirde- kabrini daraltır. (kaburgaları birbirine girer)- Kabrinde ateş yanar- ona yılan musallat eder ki kiyamete kadar ona eşlik ederek (vurarak) kıyamete kadar azap ederKiyamette- ona yüzünün üzerinde sürünerek mulat eder ceheneme kadar- ona gazapla bakar ki yüzünün eti eriyip gider- onu en küçük günahlardan bile hesaba ceker, af etmezRabbim namazı dosdoğru kılanlardan eylesin inş.
     

  13.    

             Haydi Yandıysa Yüreğiniz….            Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru,          Kapatın gözlerinizi..                          Aydınlığınız, gönlünüzdeki O\’na olan sevginiz olsun..               Göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza,                   Yüreğinizde kavrulan aleve, serinlik olsun göz yaşlarınız..          İşte dost nedir bilmek mi istersiniz?..          Menfaatsiz..          Korkunuz olmayacak.           Acaba demeyeceksiniz.. Acaba,              Ben onu sevsem o da beni sever mi,             Korkunuz olmayacak yüreğinizde        Çünkü O vaat ediyor..       Severseniz Severim!!   Ne güzel değil mi?         Sevginize karşılık bulmak..             Sevginizin karşılıksız kalmayacağını bilmek..              Şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta..           Onca sevgiliye bir çare, bir derman.. Yürek yakmayan..   Yüreğe serinlik veren bir dost.. Vedud olan bir dost.. Rahman olan bir dost.. Rahim olan bir dost.. Gafur olan bir dost.. Sözünde sadık olan bir dost..      Surete değil, sirete bakan bir dost..       Dost.. dost.. dost.. diye inleyene…      Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost.. Ben seni sevdim diyene… Gel kulumsun diyen bir dost..  Suretimle.. maddemle değil..       Yüreğimle acziyetimle geldim diyene..               Rahmetimle.. Şefkatimle.. İnayetimle karşılandın diyen bir dost.. Haydi yandıysa yüreğiniz.. Yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi.. Sevginiz hep sevgisiz kaldıysa.. Yüreğinize değer verilmediyse..       Artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru Kapatın gözlerinizi..         Aydınlığınız, gönlünüzdeki O’\’göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.          Yüreğinizde kavrulan aleve, serinlik olsun göz yaşlarınız.. O dost ise yürekte serinlik var… O dost ise yürekte huzur var .. O dost ise yürekte coşku var .. O dost ise yürekte yürek var… Ve O.. eğer O.. sevgili ise, Aşık olunan ise.. İşte o zaman yürekte olana tarif yok.. İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok.. İşte o zaman yürekte olanı söyleyecek dil yok.. İşte o zaman O var.. Ve O var ise.. Haydi artık sözler sükut etsin.. Bırakın yürekleriniz konuşsun   Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun..          Göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun..             Yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun..          sevgilinin size nasıl tecelli ettiğini işte o zaman.. İşte o zaman anlayacaksınız.. Ve işte o zaman anlayacaksınız O dost ise her şey dost ..         O sevgili ise her şey sevgili………….(alıntı)
                                                 
             
       Bir peygamber edâsıyla adını münhasır
    sakladığım ..               Andığımda seni Yüreğim titrer Yâr.. !                Bağnaz bir tutumu sergiler nefsim..                           Kulluğumda ki fakirliğimi yansıtamazdım sana Yâr..
                                              
                             
                                 SELAM VE DUA İLE ARKADAŞIM…

  14. NE ZAMAN DUR DİYECEĞİZ?

     90. Sayı Haziran 2008

    "Fasıkça Bir Hayata Ne Zaman Dur Diyeceğiz?"Sizleri selamların en güzeli, Allah’ın selamıyla selamlıyoruz…Bizleri günahın karanlığından, sevabın nuruna çıkaran Rabbimize hamdü senalar olsun. Eğer Rabbimiz bizi karanlıkta bıraksaydı, biz kendi gücümüzle tövbe edip o karanlıkları yırtıp nura kavuşamazdık.O’nun Kutlu Nebi’sine de kelimeler adedince salât ve selam olsun ki; bize doğru yolu tebliğ etti ve Kıyamet Günü biz günahkâr kullara şefaatçi olmayı kabul etti.İslam’ın son kalesi olan sinelerdeki imanın, günah ve isyan saldırılarına maruz kaldığı, dehşetli bir zaman diliminde yaşıyoruz. Rabbimiz böyle takdir eylemiş. Bizim de bu dönem nesli olarak, imtihanımız manevi işkenceler altında imanını muhafaza eylemeye çalışmakmış.‘İmanın ateşten bir kor’ olacağını buyurmuştu O Kutlu Nebi. Elhak, doğru imiş! Sadakte Ya Resulallah…Öyle şiddetli hücumlar var ki iman evimize, artık günah işlemeden gün geçirebilirsek ne mutlu bize… Sokak, cadde, gazete, TV, internet ve her türlü eğlence/sefalet mekânı… Birinden kurtarabilirsen kendini, diğerine takılmaman işten bile değil!…Dağlara kaçalım, toplumdan uzaklaşalım demiyoruz. Ama kimse de günahla hercü merc olan güruhun içine balıklama dalmamızı isteyemez bizden. Hani bu bizim söylediğimiz de öyle zahidlik, sofuluk falan değil ha! Sıradan bir müslümanın yapması gerekenleri sıralıyoruz. İlk olarak; gerçek bir iman ile imanımızı temellendireceğiz. Öyle üstünkörü inançların, cılız iman parıltılarının yaşayabileceği bir zaman değil bu zaman. Hem köklü bir imana sahip olmalı hem de onu tövbe, zikir ve diğer salih amellerle temizlemeli ve güçlendirmeliyiz.İkinci olarak; farz olan ibadetlerimizi mutlaka en iyi şekilde yerine getirmeye gayret edeceğiz. Eksik kaldığımız yerde, kaza edecek; zararın neresinden dönersek kar bileceğiz.Yaşadığımız hızlı ve oyalayıcı hayatın akışı içinde, ibadete, nefsi muhasebeye ve kulluğumuzu tefekküre zaman ayıracağız.Üçüncü ve son olarak; her türlü günah ortamından uzak duracağız. Vücudumuz günah zehirini daha almadan, diğer tabirle, daha günaha uyarılmadan kendimizi geri çekeceğiz. Yoksa, günah hevesi/virüsü kalbe yerleştikten sonra, nefsin başını çevirebilmek, babayiğit ister…Büyük günahlardan şiddetle kaçınacağız; küçüklerinden de elden geldiğince uzak kalacağız. Kalamadığımız yerde, hemen tövbeye sarılacağız.Özellikle nefislerin gevşediği, günahların, açık-saçıklığın daha da yaygınlaştığı bir yaz mevsimine girerken, durumumuzu şöyle bir gözden geçirmemiz gerekiyor. Yakında başlayacak olan günah tufanına karşı tedbirimizi aldık mı?…Kimsenin kınamasına aldırmadan, ‘Millet ne der?’ diye düşünmeden en azından şu tedbirleri alalım;Dışarıda lüzumsuz dolaşmalarımızı sonlandırdık mı? Bakışlarımıza daha sıkı bir günah ambargosu başlattık mı?Sabah namazına kalkamama tehlikesini bertaraf etmek için erken yatmayı başarabiliyor muyuz? (Baharın başlamasıyla birlikte, yaz ortasına kadar bu tehlike devam eder.)Daha verimli çalışabilmek, ibadet ve hayır hizmetleri yapabilmek maksadıyla tatile çıkmayı düşünebiliriz. Ama asla insi ve cinni şeytanların cirit attığı deniz kenarlarına değil; dağlara, ormanlara, köylerimize, tarihi ve tabii güzelliklerimize…Artık Müslüman olmayanların bize tavsiye ettiği hayat standartlarını terk etmenin zamanı gelmedi mi! Neyi nasıl yapacağımızı hep başkalarından mı öğreneceğiz? Tatilin bile nasıl yapılacağını, fasıklardan mı öğreneceğiz!…Yeter artık!…Biz farklıyız, kardeşim! Biz müslümanız. Müslümanın kendine göre bir yaşam tarzı olur. Gezmesi tozması, eğlenmesi, oturması-kalkması farklı olur. Neyi nasıl yapacağımızı dizilerden mi öğreneceğiz?Günaha dayalı, fasıkça bir hayata ne zaman dur diyeceğiz?Kendi ellerimizle kendi ciğerimizi deşmeyi ne zaman terk edeceğiz?Allah aşkına…Ne zaman kendimize geleceğiz?…

    SÜLEYMAN KARAKAŞ

  15. O\’NU SEVMEK

     

    Onu sevmek imandır, ibadettir, taattir;

     

    “Ona itaat etmek, Allah’a itaattir.” Onu sevmeyen gönül, ıssız bir çöl gibidir,Onu seven her yürek, taze bir gül gibidir.Onu sevmeyen bedbaht, onu görmeyen kördür;Onu seven bahtiyar, ona bağlanan hürdür.Onu sev ki, ruhunda taze çiçekler açsın;Onu sev ki, dünyana ışıklar, nurlar saçsın.***“Onda güzel dersler var, Onda güzel örnekler” Onda var herkes için alınacak ibretler.Onsuz dünya boş demek, Onsuz hayat anlamsız;Onsuz insan çıplaktır, Onsuz ömür astarsız.Onun aşkıyla döner, güneş ay ve yıldızlar;Onsuz vicdan mustarip, Onsuz yürekler sızlar.Ona bakan kimsenin fer gelir gözlerine;Onu gören herkesin nur yağar yüzlerine.Ona inanıp sevsek, aşk yağar üstümüze;Ona bağlanmış olsak, gün doğar gönlümüze.Ona bağlansa insan, darlık, sıkıntı bilmez;Adı anılan yere, şeytan sıkılır, gelmez.Onunla dolu gönül aldanmaz ve aldatmaz;Ona bağlı yaşayan işine hile katmaz.O gönüller Sultanı, alemin Efendisi; Ölmüşlere can katar, hayat verir nefesi.Ona bağlanmak huzur, Ona bağlanmak neşe;Ona inanmak demek, sahip olmak güneşe.Ona bağlanan kalmaz, hayat yolunda yaya;Ona bağlanmak, tekrar gelmek demek hayata.Adı nurdur, yüzü nur, yolu nurdur, izi nur;Onun izinden giden, Allah’a vasıl olur.Onu sevmek ibadet, Onu sevmek taattir;Ona itaat etmek, Allah’a itaattir.

    ARİF ARSLAN

  16.  
    Eshab-ı Kiram\’ın Hepsi Sevilir
    Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh”, Peygamber efendimizin Eshâbındandır. Hem de kayın birâderidir. Ya’nî Peygamber efendimizin Ehl-i beytindendir. Hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmânın ve hazret-i Alînin halîfelikleri zemânında, Şâm vâlîsi olan ve Rum orduları ile cihâd eden bir islâm mücâhididir. Hazret-i Hasen, hilâfeti kendi arzûsu ile hazret-i Mu’âviyeye bırakdı. Onu halîfe olmağa lâyık görmeseydi, hilâfeti bırakmazdı. Onunla harb ederdi. Hazret-i Hasen, lâyık olmıyan birine hilâfeti bırakdı, demek, hazret-i Haseni kötülemek olur. Peygamber efendimiz (Eshâbımı seviniz! Eshâbıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. İşte biz hakîkî müslimânlar, hazret-i Mu’âviyeyi bunun için çok seviyoruz. Ehl-i beytden olduğu için de Onu çok seviyoruz. Çünki, biz hakîkî müslimânlar, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytini çok severiz. Mezhebsizler de, hazret-i Alînin Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ehl-i beyti, hazret-i Alî için seviyorlar. Biz hakîkî müslimânlar ise, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beyti diyoruz. Ehl-i beyti, Muhammed aleyhisselâm için, seviyoruz. Hazret-i Alîyi de, Ehl-i beytden olduğu için, çok seviyoruz. Hiçbir müslimân, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytine iftirâ, bühtân etmemişdir ve etmez. Emevî halîfelerinden birkaçı ve Abbâsî halîfelerinin çoğu, Ehl-i beytin torunlarından birkaçının kıymetini bilemedi. Dünyâ geçimsizliği için, O mubârekleri incitdiler. Fekat aslâ galîz küfr ve bühtân etmediler. Ehl-i beyti incitmeleri de, araya karışan zındıklar yüzünden oldu. Mal, mevkı’ sâhibi olmak, iktidârı ele geçirmek ve islâmiyyeti içerden karışdırmak, bozmak istiyen politikacılar, kendilerine partizan toplamak, güç kazanmak için, Ehl-i beytin adamı şekline büründüler. Ehl-i beyt imâmı adına siyâsete atıldılar. Fitne ve karışıklık çıkardılar. Kendileri cezâlarını bulurken, Ehl-i beyt imâmlarının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” da incinmelerine sebeb oldular. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” Ehl-i beyt soyundan olanlara çok saygı gösterirdi. Bunlara hediyye verirdi. Ehl-i beyt torunlarından birkaçına saygısızlık yapanlar kötülenemez. Kâfir denemez. Çünki, bu torunlar arasında da, birbirlerine saygısızlık, hattâ işkence edenler, hattâ iftirâ edenler oldu. Bunun için, hiçbirine dil uzatamayız. Dinde bizlerden önce olanların kusûrlarını konuşmamız doğru değildir.

  17.                                          *****Müddessir: Örtünen Utanır!******

     

     Senai Demirci 
     Niye örtüsüne bürünüp de saklanmak ister ki bir insan? "Yâ eyyühel Müddessir!" hitabını hak eden bir Peygamber özellikle niye resmedilir ki? "Kalk, ey örtüsüne bürünen!" "Kalk da, uyar!" diyor göklü söz vahyin yeni muhatabı Muhammed-i Arabî (sav)\’ye. Demek ki, kalkıp da uyarmak ve örtüye bürünüp saklanmak arasında, bir Müddessir diye bileceğimiz ebedî bir söz kadar mesafe var. Peygamber büründüğü örtüsünden çıkmalı, kalkmalı ve uyarmalı. Yerinden kalkamayacak kadar büyük bir ağırlığın altında kalmış bir insan seziyorum bu sözün ardında. Ayrıca, uyarmaya hakkı olduğunu düşünemeyecek kadar mahcup bir hal saklanır örtünün altında.
    Bu hali anlamak için azıcık çocukluğumuzun saf örtülerine doğru gitmeli, masanın altına saklanmış korkuyla, mahcubiyetle titreyen bir çocuğun yüreğinin odacıklarına doğru akmalıyız. Ürkmeden, üşenmeden kalbimizi o kalbin içine sarkıtmalıyız.
    Neden saklanır çocuk? Utanır da ondan! Utanır çocuk. Utanır çocuklar.  Çünkü, hiç beklentisizdirler. Hiç hesapsızdırlar. Bir şeyi hak ettiklerini düşünmezler. "Nasılsa ben kazandım!" edasında olamazlar. Kendilerine verileni sıradan bilmezler. Sonsuz bir minnettarlık göğünde ağırlandıklarını dillendiremeseler de derinden hissederler. Sevinç eşikleri o kadar düşüktür ki, ne taşarsa oradan sınırsız bir tebessüme bürünürler, lekesiz bir mutlulukla gülerler.
    İşte kırklı yaşlarında bir insan. Sadece şükür telaşında. Hiç bitmez teşekkürler derdinde. Ayaklarını çekinerek basıyor yere. Gözlerini utanarak gezdiriyor göklerde. Her nefesi eşsiz ve sessiz bir hediye bilerek ağırlıyor göğsünde. Kalbinin kıpırtısının bile kendisine duyurulmamasını sonsuz bir cömertliğin dokunuşu olarak okuyor. Verirken, verdiğini bile unutturacak denli sessizce ve teklifsizce verenden utanıyor o titreyen çocuk kalbi. Yağmur tanelerini misafir ediyor saçlarında, göğsünde. Diyor ki, "Onlar henüz Rabblerine verdikleri sözü unutmadılar!" Yağmur yağmur sevinç olup yağıyor üzerimize. Bir damla bile taşırmaya yetiyor ağzına kadar dolu minnet bardağını.
    Sadece minnetini ifadeye ayırıyor vaktini. Tam mesai kullukta. Kulluğun ötesi peygamberlik olabilir mi? O ötesini düşünmüyor minnettarlık duygusunun yamaçlarını canhıraş tırmanmaya çalışırken. Yalnızca şükür kaygısında. Şükrün karşılığı "En Sevgili" olarak el üstünde tutulmak mı? Karşılığını hesap ettirmiyor içine sığdıramadığı sonsuz memnuniyetler.
    Çocuklar da öyle değil midir? Büyüklerin alışverişlerindeki karşılıklılık ve dengeyi aramaz onlar. Öğrenememişlerdir bir şeyi hak edeceklerini. Akıllarına getirmezler bir iyiliğin altından kalkabilecek bir karşılıkta bulunabilecekleri.
    Ümmî O. Saf bir teşekkür dili. Duru bir şükür ırmağı. "Peygamberlik gelecekse benim gibi şerefli birine gelmeli!" diye bir an bile geçirmiyor içinden. "Bana ‘emin\’ diyorlar madem, lider ben olmalıyım!" türü hesapların noktasına dokunmuyor aklı.
    Akıyor sadece. Aktığını bilmeyen bir ırmak gibi. Çağlıyor sadece. Denize yaklaştığını hesap etmeyen bir çağlayan gibi. Dallanıp budaklanıyor sadece. Güneşe uzandığının farkında olmayan bir ağaç gibi. Büyüyor sadece. Büyüdüğünü bilmeyen bir çocuk gibi. Hacmini artırdıkça, genleşip sınırlarını zorladıkça çeliği bile parçaladığını fark etmeyen su gibi.. Övülmeyi en çok hak ettiği halde, övünmeye vakit ayıramıyor. Övülmeye değer işler yaptığının hesabına koyulmuyor. Övülesi olduğunu bilmiyor. Ümmî kalıyor.
    Ümmîdir O. "Peki ya sonra.." demeye fırsat bulamayacak kadar önceliyor minnettarlığını. "Hani ya benim ödülüm!" diyememecesine sevincinin içinde kayboluyor, dilsizleşiyor. Hâliyle, varlığıyla, edasıyla, tavrıyla, duruşuyla, susuşuyla dil oluyor. Keskin bir dil. "Hamd" oluyor baştan ayağa, tepeden tırnağa. Ete kemiğe  bürünüyor "hamd"; "Muhammed" diye görünüyor. Öyle ki, Muhammed (sav)\’den hamd\’i çıkarsan geriye bir şey artmıyor. Hamd olmayan bir hali yok. Varedildi diye utanmadan geçirdiği bir an yok. Kendisine istemeden verildi diye mahcup olmaksızın durduğu bir yer yok.
    Elçiliğe lâyık görüldüğü halde, beklemediği bir makama oturtulmuş birinin mahcubiyetiyle çocuklar gibi masa altına saklanıyor. "Örtünüyor." Vahye muhatap olduğunda, Cebrail\’le yüzleştiğinde, hiç hak etmediğini düşündüğü ödülün utancıyla yüzünü perde arkasında tutuyor. Utanıyor.
    Her birimiz üzerinde titreyen, kılımıza zarar gelsin istemeyen o ana yürekli "ümmi"nin titrek kalbinin nabızlarını göğsümüzde yeniden hissetmek için masa altına saklanan beklentisiz çocuk masumiyetini titreyen kalbimizle keşfetmemiz gerek. Kur\’ân\’ı güya saygı adına örtüp duvara asıp kendimizden saklamak yerine, "Nasıl oldu da Rabbim beni adam yerine koydu?" şaşkınlığıyla, mahcubiyetiyle "örtünen"lerden olmamız gerek. Kabuk bağlamış duyarsızlığımızın altında kanayıp duran o kutlu sevgilinin utanmasıyla yeniden örtünmeliyiz. Masa altına saklanan çocuklar gibi…
    Selam ve dua ile Her şey Gönlünüzce olsun inşaAllah.

  18. S.A.Arkadaşım Allah razı olsun senden ve seningibi mü\’minlerden uykudaki kalpler sizinle uyanıp,gerçekleri görüyorlar.Bizler de öyle…..A.E.O..

  19. slm kardeşim senn bu halk günün cok yararlı oldu gene namaz illadda namaz rabbim huşu ile kılmak nasip etsin sayende ne sabahlar olacak bloğların için ALLAH razı olsun a.e.o.

  20. SENİN SÖZÜN YOKTUR ÖLÜM İKİ HECESİN DİLİMDE SOĞUK BİR DOKUNUŞ ÖLÜM SON ÇIRPINIŞ BEDENİMDE TAŞ ANLATIR SENİ BİZE KARA TOPRAK SENİN DİLİN SEN GÖKLERİN SONSUZLUĞU ENGİNLİĞİ DENİZLERİ DOSTUM DOSTA YOLCULUĞU NEDE SERİNDİR NEFESİN İŞARET PARMAĞIMDA DUR SENİN OLSUN SON NEFESİM AKAR GÖZ PINARLARIN KURUR YERİNDEN SALLANIR ÇÜRÜK TAHTIN GİDERSİN BURDAN BEKLEME BİR TAS SU SAKIN ARDINDAN TOPRAĞI TOPRAĞA SARARLAR BİRGÜN.. HER NEFESTE ÖLÜMÜ HATIRLAMINIZ.. ALLAH VE RESULÜLLAH SEVGİSİ.. İÇERİSİNDE SON NEFESİNİZDE KELİMEİ TEVHİDLE OLSUN.               slm ahmet kardeş halk günü biraz bizleri  tebessüm ettirdi ilginç bir pramasyon inanıyorum ki bloglardaki yazılar işh okundugundan daha fazla okunacak sizleri RABBİ RAHİMİME EMANET EDİYORUM

  21. \’\’\’\’\’\’Özledik Seni Ya Rasul\’\’\’\’\’\’
    Öyle susamışki ümmetin sanahickirarak aglamak istiyor bu kalpler
    nur yüzüne öyle hasretki bu canı cihanÖzledik seni özledik Ya rasulullah
     
    Ebubekir sadakatiyle baglanmak ister sana bu canlartaifte taslanmis yüzünü silmek ister bu eller
    Nasil ki senin sefaatine muhtac bu bedenlerÜmmetim yarabbi ümmetim deyisini özledik
     
    Göremedik ya Rasulullah mekkede dogan o nur yüzünüIşitemedik cibrilden aldıgın o Allah sözünü
    Dinleyemedik insanlığa ögüt olarak bıraktığın veda hutbesini
    Fiirdevste görmeyi nasip eyle o sevgiliyi Yarabbi
    Alaya alırken seni Ebu lehebler.sufyanler
    Biz hasretiz ögütlerine biz,ya rasulullahSavasırken seninle Ömer,Ali gibi yigitler
    Kiskanclığı hissetirir bize cennetle müjdelenen o müminler.
     
    Dinleyemedik kabede o mübarek sohbetiniAlamadık bedirde ön saflarda yerimizi
    Yardım edemedik sana kurmak icin o devletiniIcemedik ya Rasulullah icemedik sehitlik serbetini
     
    Ya Rasulullah gel görki görmek istemesin ümmetin bu haliniInsanlar dinlemek istemez mübarek hadislerini
    Ararsïn anam babam sana feda olsun diyen sahabeleriniÖzledik Ya Rasulullah özledik asri-saadet günlerini

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s