Toprakta bir gölge olmalı, gölgede hiç…

İÇİMİZDEKİ ŞEYTANI TAŞLAMAK

 

İnsan önce yüreğindeki Kâbe’yi bulmalı, ondan sonra düşmeli hac yoluna. Gideceği yolu bilmeyenler, kıblesine henüz karar vermeyenlerin gidebileceği bir yer yoktur. Başını taştan taşa vurarak akan sular yatağı doğru değilse gedeceği yerde bir bilinmezdir. Yanlış  yol, kırılmış ve yıkılmış kalpler bırakır hüzünlü mazide.

Nerede, nasıl hangi mevkide olursa olsun insan önce gideceği yönü bulup pusulasını ona yöneltmeli. Sonra revan olmalı yollara.

Doğru yönü bulmak kadar doğru yolda ilerlemek, yürümek için çaba göstermek gerekir. Yürümek için içinde bir aşk yangını her gün yanmalı. Yürekte yangın yoksa yol çekilmez olur. En küçük engeller insanı yolundan döndürebilir. Küçük bir çakıl taşı, yoldaki bir tümsek, açılmış bir çukur yada yanlış bir işaret yada işaretçi yoldan çıkarabilir insanı.

Kıblesini bulup yoluna revan olan varmak istediği yere geldiğinde çektiği zahmet kadar kıymet arz eder vardığı yer. Kolaylıkla elde edilenin kıymeti yoktur. Yollarda çekilen ıstırabı, vuslatta rahmete dönüştürmekte önemlidir.

Varılmak istenen Kâbe’ye varıldığında sevgiliye kavuşulmanın verdiği heyecanla “buyur” denilmeli. Yüreğinin seni çağırdığı yerde olmanın mutluluğuna gözyaşı ırmağı karışmalı.

Dönmeli bir Mevlevi semazen gibi ellerini açıp yüreğindeki Kâbe’nin etrafında. Kendinden kaçıp kendini bulmalı. Kendinden uzaklaşıp, kendine yaklaşmalı. Açılmalı içindeki demir perdelerle kapalı gönül kapısı. Herkesi, her şeyi kucaklayacak kadar genişlemeli. Yıkmalı içindeki putları kendinden öncekiler gibi. Eğmeli başını gökten toprağa eğilen güneş gibi. Toprakta bir gölge olmalı, gölgede hiç.

Gidip gelmeli içindeki vicdan vadisinde, zemzem ırmağını bulmak için. Pişmanlık duvarlarını yıkıp içindeki günah vadisine bir beyaz ihramla yol almalı.

İçindeki gecenin  siyah örtüsünün arkasından ağarırken gün ellerini açıp vakfede durmalı. Kalabalık bir mahkemenin önünde sanık sandalyesinde yalnız yargılamalı kendisini. Bütün günahlara karşı durur gibi dik ama bir o kadarda mütavazi bir el açmalı sevgilisine.

İbrahim gibi bütün putları kırıp kendi boynuna asmalı gerektiğinde baltayı. Sonra en büyük nefis putunu devirmeli. Ateşi, ateşe atıp, ateşi yakmalı ateşle. Yandığında pişmeli, piştiğinde yanmalı. Alevlerden geriye kalan korlar güllün kırmızılığına dönüşmeli. Yürekte bir tomurcuk yetim ve öksüz açmalı. Kendinden  hicret edip gönül dünyasında bir muhacir olmalı.

Bulmalı araya araya kaybolmuş merhameti, aşkı, şefkati, sabrı, çileyi, emeği, umudu…

Tam arındım demeden, günahları geride bırakıp, gitmeye hazırlanmadan önce içindeki şeytanı taşlamalı. Başkalarının şeytanlarına söz söylemeden önce en büyük taşı içindeki şeytana atmalı.

Sonra sıyrılmalı bütün benliğini kuşatmış günah esaretinden. İhramını çıkartarak ana rahmine yeni düşmüş bebek gibi masum kalmalı ömrünün her deminde.

Bir muhacir hüznü ile geldiği bu aşk mabedinden münevver bir şehrin yoluna revan olmalı. Bir aşk nurunun bahçesinde mecnun olmalı. Dünyada bir muhacirken, yüzünü sürdüğü topraklar, eğildiği secde, kırdığı putlar, yaktığı benlik onu ensarlığa terfi ettirmeli.

Gittiği yer yöne, vardığı her yere, karşılıksız, çıkarsız güller götürmeli. Kendi bahçesinde yetiştirdiği gülleri karamsarlık girdabındaki yüreklere sunmalı. Dünyada gül açmayan bahçe kalmayıncaya kadar yürümeli. Bir karınca misali varamasa da her gönle, tutamasa da her uzatılan eli, gidemese de çağrılan her yere, ölmeli yolunda.

Arayan bulur Kâbe’sini, bulan koşar sevdiğine, arınır toprağın yağmurla arındığı gibi günahlarından, kendinden. Bir muhacir gibi yaşadığı dünyada bir ensar yüreği ile çalar her sabah bütün kapalı kapıları.

Nice kervanlar çölün sıcağına, susuzluğuna, zahmetine rağmen tutmuşlar gül şehrinin ve gül neslinin yolunu. Geride kalanlar, birkaç gün daha müsaade bekleyenler, işlerini bitirip, evlatlarını yetiştirme telaşına düşenler, tali yolarda tökezleyenler, benlikleri ayaklarına takılanlar, bir “keşke günü”ne kadar özgürlüklerinin köleliğini sürecekler.

Ne mutlu içindeki şeytanı taşlayıp, Kâbe’sini bulanlara.

 

 

 HASAN MAHİR  www.hasanmahir.com

Reklamlar

25 Yanıt

  1. SELAMÜN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI IFTARLAR HAYIRLI AKŞAMLAR
    NE HOŞ NEGÜZEL BIR YAZI YAZANDAN YAYINLAYANDAN ALLAH RAZI OLSUN SELAM VE DUA İLE
     
     NEYE NASIL İNANIYORUZ?
       Nurullah Toprak      “İman ettim demekle yetinemez ve yakayı kurtaramazsınız, nasıl iman ettiğinizi ve ne derece samimi olduğunuzu ölçeceğiz.” (Ankebut/2-3) ikazını yapıyor Yüce Rabbimiz. Dili ile iman ettiğini söylediği halde, iman edilen şeyleri kalbi ile tasdik etmeyen kimselere Allahu Tealâ: “Onlar inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat/14) uyarısında bulunuyor.      Kur’an’da bildiği gibi bizler, nefsimizin süslediği gibi değil, Rabbimizin istediği gibi iman etmedikçe, mümin sayılmayız. Bu nedenle, imanın kalplerimize tam olarak yerleşmesi en önemli meselemizdir.   Halk dilinde “amentü” denilen iman esaslarına inanan kimse mümin sayılır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inanarak iman esasları yerine getirilmiş olur.   İman, Allahu Tealâ’nın kulun kalbine attığı ilahi bir nur ve Rabbani bir şuurdur. İmanın temelini işte bu nur ve şuur ile tasdik (kabulleniş) oluşturur. Aslında yok olan bir şeye değil, var olduğu halde görünmeyen şeylere iman edilir. Bunun için önce imana davet eden Peygamberin sözüne teslim olunur; onun söyledikleri hak kabul edilir. İnandıklarının hakikatını anlamak, varlıklarını hissetmek, onları tanımak sonra gelir.   İmanın, ilim ve salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile ikrar, amel ile ispat edilmezse, ne imanın varlığı anlaşılır, ne de tadına varılır.   İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp ve vücut da tek başına ayakta duramaz, hayat bulamaz. İmanın, salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaidi, yani inançlar bütünüdür. Allah katında imansız amel kabul edilmez.   İman Herşeyden Üstündür   İşin temeli imandır. İman, amelden öncedir ve ondan üstündür. Müslümanların amelleri sayı ve şekil olarak aynı olsa bile, kalpteki iman ve yakîn seviyeleri birbirinden farklıdır. Aynı namazı kılan iki insanın kıldığı rekat sayısı ve okuduğu ayet miktarı eşit olabilir. Fakat namazlarının fazileti, lezzeti ve Allah katındaki kıymeti, kalplerindeki iman, Allah sevgisi, yakîn nuru ve müşahedeye göre farklıdır. Herkesin iman seviyesi değişiktir. Hatta insanın kendi imanı bile, her an aynı seviyede kalmaz; şartlara göre kuvvetlenir, zayıflar. Nuru çoğalır, azalır.   İmanın yeri olan kalp, Allahu Tealâ’nın gayb hazinelerinden bir hazinedir. Melekut alemine aittir. İnsandaki bütün bilgi, marifet, sevgi, korku gibi haller bu kalpte oluşur. Allahu Tealâ bu kalbe nazar buyurur, ona emreder ve ona nehyeder. Onu kendisine davet eder, ilahi sevgi ve nur oraya iner. İnsana kalbine göre değer verilir. Bunun için bir insan midesinin derdine düştüğü gibi, en kıymetli cevheri ve asıl emaneti olan kalbinin de derdine düşmeli, onun derdini dindirmek, ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapmalıdır.   İman Korunma İster   İman taklitte kalırsa, insan gerçek müslüman olamaz. İmanı taklitten ve zayıflıktan kurtarmak için, önce iman edilen şeyler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Sonra kalpte Allah sevgisini besleyecek sebeplere sarılmalıdır. Bu sebeplerin en başında zikir, tefekkür, namaz, dua, helâl lokma, sadaka verme ve haramlardan el çekme gelir. Kalbi örten, kirleten, daraltan günahlardan tevbe etmelidir. Sık sık ‘la ilâhe ilallah’ kelime-i tevhidini kalp ve dil ile söyleyerek imanı tazelemelidir. İmanı kuvvetli, edebli ve şerefli Allah dostları ile beraber olmalıdır. Bu tedbirlere Ashab-ı Kiram dahi muhtaçtı. Öyle ki, onların tek derdi imanlarını ve kalpteki Allah muhabbetini korumaktı.    Hz. Rasulullah’ın (A.S.) vahiy katiplerinden Hanzala el-Üseydi (R.A.) anlatıyor: “Bir gün Ebu Bekir Sıddik (R.A.) ile karşılaştım, bana:   ‘Nasılsın?’ diye sordu. Ben de:   ‘Hanzala münafık oldu!’ dedim. O:   ‘Sübhanallah! Sen ne diyorsun?’ dedi. Ben:   ‘Bizler Hz. Rasulullah’ın (A.S.) yanında bulunuyoruz. O bize Cennet ve Cehennem’i anlatıyor. Öyle ki, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurundan çıkıp çoluk-çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz (İçeride bir türlü, dışarıda başka türlü hallere giriyoruz. Bunun münafıklık olmasından korkuyorum)’ dedim. Hz. Ebu Bekir (R.A.) de:    ‘Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor!’ dedi. Bu durumu kendisine arzetmek için beraberce Hz. Rasulullah’ın (A.S.) huzuruna gittik. Beni görünce:   ‘Ey Hanzala neyin var?’ diye sordu. Ben:   ‘Ya Rasulallah, Hanzala münafık oldu!’ dedim. Efendimiz (A.S.):   ‘Bu nasıl sözdür?’ diye sordu. Ben de:   ‘Ya Rasulallah. Sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere Cennet ve Cehennem’i hatırlatıyorsunuz. Öyle bir hale giriyoruz ki, onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz!’ dedim. Bunun üzerine Rasulullah (A.S.):   “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer siz benim yanımda iken elde ettiğiniz duruma ve zikir haline devam edebilseydiniz, melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarınızda müsafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! Bazen böyle, bazen öyle olur.” buyurdu ve bunu üç defa tekrar etti.” (Müslim, Tirmizî)   Şeyh Eşref Ali Tânevi (Rh.A.), bu hadisten çıkardığı neticeleri zikrederken diyor ki: “İnsanın bazı amellerinden dolayı nefsine kâfir, münafık gibi onun çirkin sıfatını ifade eden kelimeler kullanması caizdir. Müşahede ve melekut aleminin keşfi mümkündür. İnsan, bir halde sabit kalmayıp devamlı değişim içinde (tasavvufî tabirle ‘telvin’ halinde) bulunmaktadır. Ayrıca, mücahedeler ve riyazetlerle manevi ilerleme elde edildiği gibi; kamil şeyhin sohbeti ve nazarıyla da manevi terakki elde edilebilir. Fakat bunun etkisi riyazetle elde edilen gibi derin ve kalıcı değildir. Hz. Hanzala’nın (R.A.): ‘Biz Peygamber Efendimiz’den (A.S.) ayrıldıktan sonra daha çok dünya ile meşgul oluyoruz ve bu arada pek çok şeyi unutuyoruz’ sözü, onun Peygamber Efendimiz’den uzakta kaldığında manevi zayıflığa düşmesinden kaynaklanıyordu.” (Eşref Ali, Hadislerle Tasavvuf)    Saadet ve nur asrındaki insanlar bu destek ve himayeye muhtaç olunca, felaket devrinde yaşayan bizler, daha fazla imanımızı muhafaza ve kalbimizi ihya derdine düşmeli değil miyiz?
     

  2. İNSANLAR UYKUDADIRLAR ÖLDÜKLERİ ZAMAN DİRİLİRLER.Ne kadar doğru bir tespit.Gerçekten de uykudayız ve o çok güvendiğimiz aklımız bizi uykudan uyandırmaya yetmiyor.bir gün gözlerimizi açıyoruz dünyaya ve sanki hep buradaymışcasına sarılıyoruz dört elle.Nereden geldiğimizi neden geldiğimizi hiç sorgulamadan.Elde ettiğimiz bunca serveti bir mirasyedi gibi kullanıyoruz.Asıl sahibinin bir gün bize hesap soracağını düşünmeden.Yaptıklarımızı hiçbir mantık ölçüsüyle açıklamak mümkün değil. Biliyoruzki bu hayat kısa,zaman su gibi akıp gidiyor.Buna rağmen HİÇ ÖLMEYECEK GİBİ sarılıyoruz hayata.Her aynaya bakışta gerçekle yüz yüze geliyor,yaşlandığımızı gördükce daha bir inatla sarılıyor insan dünyaya.Hayatın geçici olduğunu ve istesekte istemesekte geldiğimiz gibi gitmek zorunda olduğumuzu bile bile bu hırs niye?Hergün biraz daha ölüme yaklaştığını bile bile ölüme kayıtsız kalmak,hiç birisini yanında götüremiyeceğini bildiği halde mal,mülk zevk lerin peşinde böylesine hırslı olmak hangi mantıkla açıklanabilir? DAHA KÖTÜSÜ HERKESİN GERÇEKLERİ BİLİP HİÇBİR ÖNLEM ALMAMASI.GÜNEŞİN SICAĞINA KARŞI KREM SÜRÜNÜYOR AMA CEHENNEM ATEŞİNE KARŞI HİÇBİR TEDBİR ALMIYOR.Biliyoruz ölüm var bu bir gerçek.Biliyoruz bir gün sıra bize gelecek. Biliyoruz birgün hayat elimizden kayıp gidecek,biliyoruz sorgu sorulacak,hesap verilecek ama şaşırtıcı bir mantıksızlıkla illüzyon devam ediyor ve Efendimiz (a.s)sözü kulaklarımızda yankılanıyor: İNSANLAR UYKUDADIRLAR,ÖLDÜKLERİ ZAMAN UYANIRLARALLAH(C.C)BİZLERİ ÖLMEDEN UYANAN KULLARINDAN NASİP ETSİN.(AMİN)
     
    HAYIRLI İFTARLAR CAN AHMET KARDEŞİM ÇOK GÜZEL BİR YAZI İÇİMİZDEKİ ŞEYTANI TAŞLAMAYI BECEREBİLSEK SORUN KALMICAK RABBİM YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN İNŞAALLAH .ÖNCE NEFSİMİZİN SONRA ŞEYTANIN ŞERRİNDEN RABBİM BİZLERİ MUHAFAZA ETSİN ( AMİN).

  3. ŞEYTANIN ÜZÜNTÜSÜ

    Evliyânın büyüklerinden birisi, hac zamânında insan kılığına girmiş olan İblis’i Arafat’ta gördü Zayıflamış ve benzi solmuş, gözü yaşlı ve kamburu çıkmış olarak perişan bir haldeydiEvliyâ olan zât, İblis’i tanıyıp ona dedi ki: -Niçin gözün yaşlıdır? kim ağlattı seni? -Ticâret yapmak fikri olmadan, sırf Allah rızâsı için hac yapmağa gelenlerin, arzularının Allahü teâlâ tarafından kabul edilmesinden korktum Onun için ağlıyorum-Peki seni zayıflatan nedir? -Hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzüldüm Halbuki benim yoluma gidenleri böyle götürselerdi, sevincim çok artardı -Pekâlâ,benzini solduran nedir? -Müslümanların ibâdetlerine devam etmeleri ve birbirleriyle yardışmalarıdır Şâyet isyânda yardımlaşsalardı, sevincim ziyâdeleşirdi -Seni çökertip, belini büken nedir? -Kulların, (Yâ Rabbi! senden son nefeste imân-ı kâmil ile ölmemi istiyorum) diye yalvarmasıdır Halbuki ben onları, kendi işlerini ve ibâdetlerini beğendirip, imânsız gitmeleri için çalışmaktayım Allaha böyle yalvaranların, benim bu iş için çalıştığımı anlamalarından korkuyorum….
     
    HAYIRLI AKŞAMALAR VE HAYIRLI İFTARLAR DİLERİM ABİCİM. CENAB-I ALLAH BİZLERİ NEFSİMİZE KÖLE  OLMAKTAN NEFSİMİZİN İSTEKLERİNE ARZULARINA CEVAB VERMEKTEN HEM BU MÜBAREK AYDA HEMDE  ÖMRÜMÜZ BOYUNCA SAKINDIRSIN İNŞALAH…DUALARDA BULUŞMAK DİLEĞİYLE SELAMETLE KALIN ABİCİM  

  4. Yüreğimiz çıkınımıza koyup düşüyoruz yollara. Aşkın çölde bulduğu karşılığı bir nebze olsun yaşamak istiyoruz. Sevgi gemisinden uzanan kutlu eli bizde tutmak istiyoruz. En sevgilinin sevgisine mahzar olmuş, bir aşk abidesinin makamına yolculuğumuz. Kendimizden kaçıp kendimizi bulma peşindeyiz. ,,,
     
    SELAM VE DUA İLE ABİİİM….

  5. Bekliyoruz Sultanım!Rüyada olsa bile belki teşrif edersin diye hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.Gelseydin!Ve yürüyüp geçseydin önümüzden gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.Sevgili!Hakiki aşıkların sana doğru uçarken bizim bu yaptığımız yolda emeklemek.Dünya güzelliğiyle kollarını açarken bize düsen el açıp kapında beklemek.Sevgili! Bekliyoruz…
     
      guzelıklerle dolu kardesım  cok cok guzel ellerıne saglık evet  allahım  kalbımdekı seytanı taslamayı nasıp eylesın  sonrada  mubarek mekede seytan taslamayı nasıp eylesın   cumlemıze ınsaallah amın  hayırlı aksamlar   allaha emanet ol .

  6. Ya Mukallibel KuluubEy Yaratıcının yaratılandaki nabzıEy ezelleri ve ebedleri toplayanEy hüzünlerin ve sevinçlerin gemisiEy ışık ve karanlıklrın kaynağıEy gam ve kederin yuvasıEy "ah"ların "vah" ların yatağıEy hayatın beşiği ve ölümün kabriEy şevkin boğazlandığı yer ve ümidin mihrabıEy vehimlerin deposu ve düşlerin sahnesiEy şüphenin kılıfı ve kesinliğin zırhıEy saatlerin, yılların,asırların ziliEy körlerin ve görenlerin rehberiEy dünün kulağı,bu günün gözü,yarının basiretiEy barışın yumurta bıraktığı ve harbinde bırakılan bu yumurtaya sinesini açtığı yuvaEy rahmet kabı ve intikam mancınığıEy sevinç anında sınırlanamayan feza ve darlık anında iğne deliğiEy kağıdı kan,hokkası kan,harfleri kan olan kitapEy İlah ın testisi ve şeytanın çöplüğüEy melodisi coşkun olan gitarEy doymayan aç,ey kanmayan susuzEy devleri yerle bir eden cüce ve cücelerin parçaladığı devEy inkarı dua,duası da inkar olan kulEy bir münzevinin göğsündeki münzeviEy Kalp…Ey Kalp…Ey Kalp…Günahlarını dertlerinle satın aldımGünahların affolsun ve dertlerin kutlu olsun……….
     
    ALLAH razı olsun…gerçekten çok guzel bır paylaşım emeğine sağlık ..tüm güzellikler sizinle olsun .dua ile .s.a.

  7. Bir garip yolcuyum"Depremler yaşanıyor yüreğimdeKırık dökük duygularımSırtımda hüzün dolu bir heybeİnsanlığımı sorgularımNerde vicdanım insafım nerdeVe sadece kendimi yargılarımÇünkü kendimi kendim düşürdüm derde..Neler yaşar insanoğlu nefes aldığı zaman boyunca…Ne aşklar yaşar…Ne hüzünler acıtır yüreğini…Kimi zaman yüreği ağlar gözleri gülerken…Kimi zaman da gözleri ağlar yüreği gülerken… Herkesin gizli bir bahçesi vardır içinde, kimseleri sokmadığı…Ya da belki gizli bir heybesi vardır hayallerini,ümitlerini,hüzünlerini sakladığı….Zaman olup da yaşamanın dayanılmaz ağırlığı yüklenince insanın omzuna,solunca gizli bahçenin gülleri veya heybesi taşıyamayacağı kadar ağırlaşınca,paylaşmak ister insan…İçindeki yangını, yazarak söndürmek ister…Sonra yazmak bir tutku olur, yazmazsa ölür…Çoğu zaman ürkek kelimelerle başlarım yazmaya…Korkarım içimdekileri olduğu gibi heybeme dökmeye…Ama sızar işte yine içimde sakladıklarım..Sızlar kelimelerim…Ağlar kalemim…Ve her seferinde dolar heybem,taşınmaz olur…Bir garip yolcuyum diye başladım bu yolculuğa .Ne zaman biter bilemem.Belki bir gün ,belki bir hafta, belki bir yıl….Belki de bir nefes sonra…İstedim ki benden geriye bir şeyler kalsın…İstedim ki hissettiklerimi hissettirebileyim aşina gönüllere…İstedim ki gündelik telaşlar arasında unutulan duygulara hayat verebileyim.Ve bunları yazarken bir söz çınladı kulaklarımda:"Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme."İşte heybem…İçine hayallerimi,umutlarımı, özlemlerimi,sevdalarımı doldurduğum heybem…Dünyada bıraktığım eser de heybemin içindekiler…Bunlar ahirette beni kurtarır mı bilemem…Ama dilerim….Bunu bütün kalbimle dilerimm…Okuduklarınızdan herhangi biri yüreğinizi sızlatır , gözlerinizi yaşartır veya yüzünüzde bir gülümsemeye sebep olursa, ellerinizi kaldırıp bir dua gönderin bu garip yolcuya….

  8. Dönmeli bir Mevlevi semazen gibi ellerini açıp yüreğindeki Kâbe’nin etrafında. Kendinden kaçıp kendini bulmalı. Kendinden uzaklaşıp, kendine yaklaşmalı. Açılmalı içindeki demir perdelerle kapalı gönül kapısı. Herkesi, her şeyi kucaklayacak kadar genişlemeli. Yıkmalı içindeki putları kendinden öncekiler gibi. Eğmeli başını gökten toprağa eğilen güneş gibi. Toprakta bir gölge olmalı, gölgede hiç.
     
     
    selam ve dua ile cann kardeşimm…Rabbim razı olsun…başka ne denir ki…

  9. Siz gidin ben gelmiyorum..Ne ardınızdan gelecek kadar sizin dünyanıza aitim ne de beni ardınızda bıraktığınızda aklınız ve ruhunuz bende esir kalacak..Bakmayın insanın topraktan yaratıldı dendiğine..Demirden, taştan, plastikten yaratıldı sanki insan..Hayatımıza henüz plastik girmemişken toprak yüzlü,yağmur kanlı ve Allah kokuluydu insanlar..Bir gün plastik icat oldu ve plastikleşti bedenler, kalpler, duygular ve alışkanlıklar..İşte bu yüzden silindi yeryüzünden aşk ve merhamet.Siz gidin, ben gelmiyorum..(AHMET SAVAŞ)
     
    NE MUTLU NEFSİNİ TERBİYE EDEBİLENE…
    NE MUTLU İÇİNDE Kİ ŞEYTANA DUR !DİYEBİLENE…
     
    HAYIRLI GÜNLER ,GÜZEL DOST…A.E.O.

  10. BAŞKALARINA KARŞI ZAFER KAZANAN KUVVETLİDİR
    NEFSİNE KARŞI ZAFER KAZANAN İSE KUDRETLİ..

  11. ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM. GÖNÜLLER KABE KIRMADAN SEVGİSİNİ KAZANMAK LAZIM SEVGİLİYE SEVDALI OLANIN…
    SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM…

  12. EYYUBA SABRI SEN ÖĞRETTİN
    EYYUBA(AS) SABRI SEN VERDİN
    SABRI İÇİN EYYUBU(AS) ÖVERSİN
    SENSİN SABÛR;SABREDEN SENSİN
    SABÛR SENSİN;SABREDENLERİ SEVERSİN
    SABRIN ÖYLE Kİ,BEN KULUNA HİLMİN ÇOK
    SABREDERSİN Kİ,CEZALANDIRMAKTA ACELEN YOK
    SABRIN VAR Kİ,PİŞMAN OLACAKLARA MÜHLETİN ÇOK
    SABRETMEYENLERE DE SABIRSIZLIĞIN YOK
    SABRETTİĞİM İÇİN MUHABBETİN ÇOK
     
    SEN Kİ SABREDENLERİ SEVERSİN;
    SABREDENLERİ SEVDİĞİN GİBİ SEV BENİ.
     
    SEN Kİ KAHRINDA ACELESİZSİN;
    LÜTFUNA ERİŞTİR BENİ.
     
    SEN Kİ BÜTÜN SABREDENLERİN SABIR SEBEBİSİN;
    SABREDENLERDEN EYLE BENİ
     
    SEN Kİ HEM SEVABIMI HEM GÜNAHIMI BİLİRSİN;
    GÜNAHIMLA YARGILAMA BENİ.
     
    SEN KENDİME BİLE İTİRAF EDEMEDİĞİM NİCE HALİMİ BİLİRSİN;
    GÜNAHLARIMA EZDİRME BENİ.
     
    SENAİ DEMİRCİ

  13. Ey Rabbim…Bir beyaz güvercin gördüm, semalarda sana zikreden…Bir uçan güvercin gördüm, sana benden daha yakın olan…Bir nurlu güvercin gördüm, senin nurunla ışıl ışıl…Utandım Rabbim, utandım…Ey Rabbim…Semaya doğru açtım ellerimi, ya Rab sen affeyle beni…O güzel güvercin gibi bende yanıp tutuşayım bir tek senin aşkından…Ben de, o masum güvercin gibi zikredeyim her daim ismini…İçimi öyle aşkınla yak ki Rabbim…Senin için akıttığım gözyaşlarım, sana gözlerimi feda etsin…Senin uğrunda kör etsin de, dünyadaki o gaflet ve nefislik şeyleri gözlerim görmesin…Öyle bir uğultu ver ki, hiç bir kötü söz duymasın bu kulaklarım…Ey Rabbim…İçime öyle bir iman kuvveti ver ki, kalbim her attığında seni hatırlatsın…Ve kalbim her attığında da ismini zikrettirsin bana…Her Kuran-ı Kerim okurken, gözyaşlarım bir de orada ki mânâlara aksın…Bana da iman kuvveti ver.Ya Rabbi, hava da uçan güvercin gibi beni de aşkınla ödüllendir.AMİN.
     
    Selam ve Dua ile…
     
    Sağlık, Mutluluk ve Başarı Dolu Bir hafta Diliyorum
    Ahmed Kardeşim.

  14. RABBi aramak ve bulmak kendini  tanımak ve bulmaktan geçer..
    Bu ayet kendini bulmak isteyenlere bir anahtar mahiyetinde ithaf olunur..
    (Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (12/53)
    Bu ayet kendini bulmanın gayesine ithaf..
    İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah\’ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara süresi/207)
    Bu ayet bu sürecin adı…yani imtihan denenme..
    Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeksizin, kolayca Cennet\’e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki, peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar \’;Allah\’ın yardımı ne zaman gelecek?" dediler. İyi bilin ki, Allah\’ın yardımı yakındır.(Bakara süresi /214)
     Bu güzel hitap kendini ve onu bulmuşlara…
    Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, (Fecr süresi/27)
    Bu ayet de Yaradanın cemalini görmenin yanında ekstra ve ebedi ödül…
    Rablerinden korkup-sakınanlar da cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." (Zümer süresi/73)
    HAYIRLA KALIN
     

  15. ALLAH\’i Hatirlatan Müslüman Olmak Büyük-kücük, kadin-erkek, genc-ihtiyar herkese tavsiyen sudur: Baktiginiz zaman size ALLAH\’i hatirlatanlara arkadas olun; onlarla dostluk kurun… Birgun Peygamber Efendimiz\’e sordular. Dediler ki: -Ya RasûlALLAH kiminle oturalim? Buyurdu: -Görüsülmesi size ALLAH\’i hatirlatan, konusmasi amelinizi artiran ve ilim size ahiret istiyaki kimselerle oturun… Bunun asla ihmal etmeyin…Birakiniz ihmal savsaklamaniz(hafife almaniz) bile size helâke götürür. Hayirli bir es, hayirli evlâtlar, hayirli komsular istersiniz degilmi? Nasil olacak bu? Sen hayirli olursan hayirli olursan hayirlisini bulursun…Peygamberimiz Efendimiz bu noktayi da hedef gosteriyor. Buyuruyor ki: "- Sizin en hayirliniz, gördükleri zaman aziz ve celil olan ALLAH\’in hatirlandigi kimselerdir…" Peki, siz ALLAH\’i hatirlatan Müslumanmisiniz? Goruldugunde ALLAH\’in hatirlandigi insan olmak…. Yuzune bakdiginda ic huzuru duyulan insan olmak… Oturusumuzla-kalkimisla, yememizle-icmemizle, giyinip kusanmamizla, konusmamizla, huyumuzla, ortaya kotdugumuzla, ticaretimizle, siyaetimizle ALLAH\’i hatirlatan Müslümana yakisir tavirla temsil edelim. Bizi gören ALLAH\’i hatirlasin. Hedefimiz, Islam\’i en guzel sekilde temsil etmek olsun…O\’nu hal dilimizle anlatacak kivama eriselim. Bize bakanlar Islami görsünler. Kaliteli Musluman olalim. Cevremizde emniyet ve güven telkin edelim. ALLAH\’i cok anarsak, takva ehli olabilirsek bize bakanlarin ALLAH\’i hatirlamalarina vesile oluruz. Su mealdeki ayeti hic unutmayalim: "ALLAH\’a cagiran, iyi isler isliyen ve \’ben Müslümanim\’ diyenden daha guzel sözlü kim olur?" Bulundugumuz her mekanda inancimizi temsil ettigimizin farkinda olalim. Herkese ALLAH\’a giden yolu gösterelim. Bos seylerle oyalanmiyalim. Dünya ve ahiret adina hayirli tesebbuslerde bulunup bu dogrultuda neticeye ulasalim. Unutmayalim ki, bu hâl üzere olanlardir ALLAH\’in hatirlanmasina vesile olanlar. Sorumu tekrar ediyorum: – SIZ ALLAHi hatirlatan Müslümanmisiniz? Öyle miniz? Görüldügünde ALLAH\’in hatirlandigi insan…Bu özellik ve güzellikte olan insanlara insanlik olarak o kadar ihtiyacimiz var ki….Böyle mu\’minlere her devirde ihdiyac duyulmusdur. Sahabe\’i kiram, birgun Peygamberimize sormus: -Ya ResûlALLAH, biz Sizin yaninizda iken, bambaska kisi oluyoruz. Icimizi bir muhabbet dolduruyor. Efendimiz buyurdu ki: "Eger sizler her zaman benim yanimda oldugunuz gibi bulunabilseydiniz, yatarken, gezerken melekler gelip sizinle musafaha ederlerdi." Demek oluyorki, birlikte bir feyz alis-veris oluyordu. Salih kisilerle birlikteliklerden iyi hâl sahibi olunur. ALLAH\’i hatirlatan Müslumanlarla olmak ve de ALLAH\’i hatirlatan Müsluman olmak, bütün mesele bu….
     
    Selam ve duayla  🙂

  16. S.A AHMED_İ PAK KARDEŞİM.HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ ,YİNE O GÜZEL BAHÇENE ,ENVAİ ÇEŞİT ÇİÇEKLER BEZEMEYE DEVAM EDİYORSUN.NUR BAHÇESİNİN ,İHLASLI BAHÇEVANI.GÖNLÜVE VE ELİNE SAĞLIK
     

  17. Dilimi değdirdiğim yere kalbim yetişir mi?  Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki. Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece… Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor. Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Birçok kulağa çarpıyorlar. Belki birkaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf \’ölüm\’ ve sadece iki hece. \’Ölüm\’ derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. \’Ölümmmm..\’ Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi? Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya her şeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler… Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi? Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor. Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her \’tik-tak\’ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde. Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın. Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak. Sen sus ey ölüm. Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın. Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın. Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim! SENAİ DEMİRCİ
     
    Allah razı olsun oğul. selam ve dua ile..

  18. EY İNSAN NİMETİN ZEVALİNDEN ELEM CEKME..ÇÜNKÜ RAHMET HAZİNESİ TÜKENMEZ..VE LEZZETİN ZEVALİNİ DÜŞÜNÜP O ELEMDEN FERYAT ETME..ÇÜNKÜ O NİMETİN MEYVESİ ,BİR RAHMETİ BİNİHAYENİN SEMERESİDİR.AGACI BAKİ İSE,MEYVE GİTSEDE YERİNE GELEN VAR.RABBİM MEYVELERİ TOPLAYANLARDAN EYLESİN….RABBİM HİZMETLERİNİZİ DAİM EYLESİN..SELAM VE DUA İLE…

  19. sizede hayırlı cumalar…ALLAH HEPİMİZİN YAR VE YARDIMCISI OLSUN…AEO

  20.            Gönül Mescidi     Akıllı, faziletli, irfanlı bir genç, bir şeyhin yanında konakladı. Onun yükünü, eşyasını aldılar ve kendisini bir dergâhta misafir ettiler. Misafirlik müddeti bittikten sonra Şeyh Efendi, o gence:    “-Şu mescit tozlanmış, her tarafında çer-çöp toplanmış. Burayı güzelce sil süpür, temizle!..” dedi.     Genç misafir, bu sözü işitince hemen orayı terk etti. Bir daha yüzünü gören olmadı. Bu gencin, kendisinden hizmet istenmesi üzerine apar-topar oradan ayrılması insanların dedikodusuna sebep oldu. Kimi onun hizmetten kaçtığını, kimi ise onun, elinden hiçbir iş gelmeyecek kadar beceriksiz olduğunu söylüyordu.     Günün birinde Şeyh Efendinin müridlerinden birisi, yolda o genç misafirle karşılaştı:    “-Arkadaş! İyi düşünme­din ve doğru bir iş yapmadın! Sen misafir olarak kaldığın müddetçe elimizin, başımızın üstündeydin. Sana ne oldu ki, ufacık bir yerin temizliği istendiğinde kaçıp gittin. Ey kendini beğenmiş genç, bilmiyor musun ki; insanlar hizmet ede ede yükselir ve bir mevkî sâhibi olurlar!..” dedi.     Genç yolcu yana yakıla ağladı, inledi ve:     “-Ey can­lar besleyen, gönüllere sürûr veren dostum! Emri aldığım gibi temizlemek için mescide gittim. Baktım ki mescitte toz toprak yok, tertemiz. O yerde bir kirli varsa, o da bendim, benim gönül mescidimdi. Ve artık oraya bir daha uğrayamadım. Çünkü gönül mescidini te­miz tutmak lâzımdır!” dedi.
     

  21. sil baştan
    Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.
    Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”
    Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?
    İyi ki öyle… Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.
    Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.
    “Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.
    Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..
    O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”
    Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.
                                                                          SENAİ DEMİRCİ
    SELAM VE DUA İLE GÜL YÜREKLİ CANN AHMED KARDEŞİM HAYIRLI SABAHLAR GÜZEL BİR GÜN GEÇİRMEN DİLEĞİYLE RABBİME EMANETSİN CANN….

  22. S.A AHMED_İ PAK
    YİNE TAM
    MÜHİMMATLISIN
    İSMİN GİBİ,İSMİNLE MUAMMASIN.SEN MUHTEŞEMSİN.CAN OĞUL,
    ,CAN KARDEŞ ,CAN ARKADAŞ.A.R.O.   RABBİM SENİ
    MUHAFAZA ETSİN.ABLAN ……….

  23. Ya Rasülallah! Bugün seninle dertleşmek istiyorum, şu aciz ümmetini, şugünahkâr ümmetini dinlermisin? Bugün sana gözyaşlarıyla derdimi, içimidökmek istiyorum. Kırık dökük de olsa, eksik ve yanlış da olsa, şu günahkârümmetinin yüreğinden gelen sözleri dinlermisin?Sen ki, şehidlerin sultanı, amcan Hz. Hamza\’yı şehid eden Vahşiyi biledinledin ve O insan bir vahşi iken seninle dertleştikten sonra, kalbindegüller açarak bir yiğit, bir yıldız ve bir cennet varisi oldu. Hz. Vahşioldu, senin ümmetin oldu ya Rasulallahİşte bende, şu vahşileşen insanların arasından bir an sıyrılarak, Hz vahşigibi, Hz. Enes Bin malik gibi, Hz. Mus\’ab Bin Ümeyr gibi ve Hz. Ebu Hureyregibi dertleşmek istiyorum sevgili Efendim. Ama O\’nlar gibi olmamanın veolamamanın ezikliğini hissederek yine de sana seslenmek ve seninledertleşmek istiyorum, çağlar ötesi bir zamandan EfendimEy gül yüzünde gülücükler eksik olmayan sevgili efendim! Sana ilk önce şuitirafımı yapmak istiyorum. Aklıma geldikçe yüreğimi ezen, beni gözyaşlarınaboğan, şu itirafımı yapmak istiyorumYa Rasülallah, hani ümmetine seslenirken üzerine çıkıp mübarek ağzındaninciler döktüğün hurma kütüğü vardı ya, hani ümmetine yine bir günseslendiğinde bu hurma kütüğünün üstüne çıkmayıp Ashabı\’nın yaptığı minberinüstüne çıkınca, etrafa hıçkıra hıçkıra bir ağlama sesi yayılmıştı ya,ağlamanın hiçbir insandan gelmediği anlaşılınca hurma kütüğünün yanına gidiponun ağladığını, senden ayrı kalınca hıçkırıklara boğulduğunu görünce onumübarek ellerinle teselli etmiştin ya hani Efendim.İşte ben, işte ben senden ayrı kaldığım o kadar zamana rağmen bir hurmakütüğü kadar ağlamıyorum, ağlayamıyorum gözümün nuru, gönlümün sultanıEfendim.Şu ümmetin bir kütük kadar olamıyor ve ayrılığına yanıp kavrulmuyorSultanım. Ne olur, ne olur efendim gel beni de teselli et, bir hurma kütüğügibi ağlamasam da, bir mağaranın önünde bekleyen KITMİR gibi sadık olamasamda ve senden ayrılacağını anlayan bir deve kadar içim yanmıyorsa da, ne olurYa Rasülallah ben seni görmeden sevdim, çağlar ötesi zamandan "KARDEŞLERİM"hitabına "buyur canımın canı, buyur anamı-babamı ve her şeyimi yoluna fedaettiğim canım efendim" diyerek sana iman ettim gönlümün sultanı.Sana layık ümmet olmasam da, sana KITMİR gibi sadık kalmasam da, sana birörümcek kadar hasretinle yanmasam da ve seni gördüğünde heyecandan ufacıkkalbi yerinden çıkacakmış gibi atan bir güvercinin yüreği kadar yüreğimtertemiz olmasa da, gel ne olur, rüya da olsa bile gel, gel de şu günahçukuruna batmış hafız ümmetini teselli et…SELAM VE DUAİLECANN
     

  24.  
    Bir gün bir mü\’minin şeytânı ile bir kâfirin, şeytânı karşılaşırlar. Kâfirin şeytânı yağ\’lı, semiz, parlak ve temizdir. Mü\’minin şeytânı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytânı, mü\’minin şeytânına; – Bu ne hâl? diye sorar. Mü\’minin şeytânı; – Ne yapayım, bir adama düştüm ki adam yiyeceği zaman (Besmele\’yi) okur, ben aç kalırım, içeceği zaman okur, susuz kalırım. Giyinirken okur, çıplak kalırım. Temizlendiği zaman (Besmele) ile temizlenir, pis kalırım. dedi. — Ben de öyle birine düştüm ki: Hiç (Besmele) getirmez. Ben de onun yiyeceğine, içeceğine giyeceğine velhâsıl herşeyine ortak olurum, dedi
     
    SELAM VE DUA İLE HAYIRLI GECELER ABİCİM

  25. SANAL AŞKI Sanal ask dedikleriNe ismi, ne adresi belliis, okul, sorma sakin mesleginiKesinkes üniversiteliAtar bir isim, der ismim AliYasini da dogru sözlemez kiYirmi besindedir her dem, olsa da elliAcaba bekar midir, evli miBekarim diyecek tabi kiOlsa da torun sahibiDostça baslar hersey önceleri, sizli bizliBasbasa kalinca kaçinilmaz sevda sözleriCanisi, askisi,göz görmez baska kimseleriAsik olursun sözlerine, o birtanesiEn güzelidir sasi da olsa gözleriBelki de kaba saba biri, bilemezsin kiGörmek istersin seklini, semaliniGönderir katalogtan bir mankenin resminiAtes düser yürege bir kere, neylemeliO\’da sever ALLAH için, dört eder iki kere ikiGün gelir kesilir ses soluk, acaba nerdedir kiHer gece yanindayken, yoktur artik eseriO simdi, yepyeni nik\’liTümüyle degistirmis kimliginiSen günlerce bekle gelir belkiUgrar arada sana da cani istedimiAtar bir sürü geçersiz bahaneleriBilirsin, yalandir her kelimesiYine anlatir bir sürü ask hikayeleriSeninleyken bile baþka masada akli fikriYa mesaj yazar ya, açmistir msn\’iSakin ha sakin sitem etmemeliAninda vurur en igneli sözleriAh sanal alem ah, sana ne demeliSeninle yasanýyor ask\’larin en güzeliAcilar senden gelir bal kaymak misaliHer tatli söz bozduruyor tüm tövbeleriKimin eli kimin cebinde belli degil kiBu gün sen, yarin gelecek baska birileriSenin de ondan farkin ne kiAsk böyle degildi, kim icat etti ekranda sevmeleriAh sanal alem ah, sana ne demeliKabul eyle sitemlerimizi.BU ŞİİR BİR ALINTIDIRMAALESEF GERÇEK OLAN OLAYLARI DÜŞÜNEREK YAZMIŞ YAZAN ARKADAŞ. ELLERİNE YÜREĞİNE SAĞLIK. BU TÜR SAHTEKARLAR HER ZAMAN KENDİNE BİR KILIF BULMUŞTUR. BAZI SAYFALARI DİNİ İÇERİKLİDİR. BAZI SAYFALARI DOSTLUK ÜZERİNEDİR. BAZI SAYFALARI AŞK ÜZERİNEDİR. BAZI SAYFALARI VATAN MİLLET AŞKIYLA YANAN BİR KAHRAMANDIR. AMA BU TÜR KİŞİLER VARDIR. AŞK İÇİN YAŞAYANLAR DA, VATAN SEVGİSİ İLE YANIP TUTUŞANLAR DA, ARKADAŞLIĞA ÖNEM VEREN ARKADAŞLARDA VARDIR. AMA ŞİİRDE ANLATILAN KİŞİ KARAKTERİ BAŞKA. YANİ İLK OLARAK ANLATTIĞIM TÜRDEN KİŞİLERDİR. ÇÜNKÜ ÇOK ZEKİDİRLER. YA DA ÖYLE ZANNEDER KENDİLERİNİ. AMA YAKAYI ELE VERİNCE ELBET KİMLİK VE ADRES DEĞİŞTİRECEKTİRLER. TÜM ARKADAŞLARIM, KARDEŞLERİM UMARIM BU ŞİİRDEN DERS ÇIKARACAKLARDIR. ZATEN BİLİYORLARDIR HER ŞEYİ. BEN SADECE BU ŞİİR KARŞIMA ÇIKINCA BUNU PAYLAŞMAK İSTEDİM. ALLAH(C.C);YÂR VE YARDIMCIMIZ OLSUN.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s