insanın, “başkası değil, kendisi olabilmesi için” kendi hayatının merkezine seyahate ihtiyacı var…

 
SİZ HİÇ ‘KENDİNİZ’ OLABİLDİNİZ Mİ?
İnsanlık tarihiyle başlayan derin bir soru. önemli bir problem;

Siz, biz hepimiz “ne kadar kendimiz olabiliyoruz?”

Ya da insan “kendi” olabilir mi?

Siz hiç “kendiniz” olabildiniz mi?

Biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız, ideallerimiz ne kadar bizim?

Nereden, nasıl aldık onları?

Hiç soru sorduk mu alırken, üzerimizde taşırken, onlarla yaşarken?

“İnsanın kendisi olması” ne demek?

Olmanın bu boyutu üzerine yeterince kafa yorduk mu, şakaklarımız ağrıdan çatlayacak duruma geldi mi? “Acaba kendimiz olamadık mı” endişesiyle sık sık kalbimiz daraldı mı?

Kendimiz olmak…

Olamadığımız bir şey mi, olunmaz mı artık.

Hayatta iki sınıf insan var;

Bir; kendi olanlar.

İki, asla kendisi olamayanlar.

Kendisi olamayan insan iç ve dış faktörlerin etkisi altındadır ancak bu süreçte iç faktör daha belirleyicidir.

İç istilaya uğramış kendisi olamayan insan “başkası” da olamaz, olsa olsa içi boş bir “kalıp” olur. Böylelerinin varlığı-yokluğu kimseyi etkilemez.

İnsan başkasına benzer, esinlenir, taklit eder ama o kadardır. Ne kendisidir ne de başkasıdır.

Kendi hayatına sahip çıkıp o hayatın müellifi olamayanlar, başkalarının hayatına nasıl renk katarlar ki?

Kendi olamayan insanlar sürekli “sorun” olurlar, insanı ve insanlığı ilgilendiren basit bir sorunu dahi çözdüklerine kimse şahit olamaz.

Onlar korkularıyla, kaprisleriyle ve derileriyle yaşarlar.

“İnsanın kendisi olma çabası” daha ilk adımda kazandırır, çünkü bu bir erdemdir.

“İradeyi” tercih etmek her zaman bedeli ağır bir “insanlık halidir.”

Benim bildiğim insanlık da “ağır” yaşanır.

Derin bir sorumluluk hissiyle, kâinatı içine alan bir tecessüsle, duyarlılıkla, duyguyla, düşünceyle, iradeyle, idrakle, irfanla, cesaretle, kalple, vicdanla, değerler manzumesiyle…

İnsanın kendisi olması zordur, fakat o zor yolculukta alınan her nefes, her yorgunluk, her meşakkat sizi biraz daha “kendiniz olmaya” doğru taşır.

Gerçekten mutlu insanlar da kendi olabilen insanlardır.

Hepimizin “kendi olduğumuz” bir ülke var, henüz keşfetmediğimiz, keşfetme ufkuna ulaşıp da merkezine ayak basmadığımız için hala “meçhul” bir yerde duruyor.

O ülkede kalbimizi bularak şuurla tanışıp hayatımıza da yönelebiliriz.

Çünkü insanın, “başkası değil, kendisi olabilmesi için” kendi hayatının merkezine seyahate ihtiyacı var.

Uzun ve çileli bir yolculuk, sancılı bir süreçtir insanın kendisi olabilmesi.

Başkalarının güdümüne sığınıp gölgesinin sınırları dışına çıkmamak, yani kendi olmayı istememek, başkası olmaya razı gelmek ise şuursuzluktur, yenilmişliktir, yaşamamaktır.

İnsan kendi olabildiği kadar değerlidir ve vazgeçilmezdir.

Çünkü kendi olan her insan tektir.

İnsanın “en gerçek” ve “en güçlü” hali kendi olduğu haldir.

İnsanın bu kadar özenle yaradılışı, bu kadar donanımı “başkası olmaya öykünsün” diye değildir.

Kendini inşa etmek ağır bedelleri göze almışlık içerir ki, bu da her türlü takdire şayandır.

Başkası olanlar ise o kadar çoktur ki, sürü gibi yaşarlar. Özel bir adları, insanı heyecanlandıran bir varlık serüvenleri yoktur. Bu kadar yokluk içinde onlar da yok olurlar.

Kendi olamayan kalabalıklar eşyaya, mekâna, makama, şöhrete, servete, payeye değer verirler.

Kendi olamadıklarından, gerçekte varlığa değer katma gücü hiç olmayan o tür şeylerle avunurlar, durmadan “yeni ve sürekli aldanmaya” doğru açılırlar.

Yanılgı öyle bir noktaya gelir ki orada dünya ve içindekileri tüketmeyi “mutluluk” zannederler.

Aldananlar arasında hayatın her anı acemilikle, hiç yaşanmamış gibi yaşamakla geçer.

Peki nasıl oluyor, insan yaşadığı, üzerinden zaman geçtiği, mekana değdiği, insana dokunduğu, hüsran yaşadığı, kalbi kırıldığı halde hiç ibret almıyor, ders çıkarmıyor, bir şuur inşa etmiyor…

“Anlamla” bir yere demirletemediğimiz serkeş dünya size, bize “derin hüsran”, “büyük aldanmışlık” ve en kötüsü “kendimiz olamamayı” bıraktığı halde hala neden bütün gücümüzle ona koşuyoruz…

Bu kadar savrulmak yetmiyor mu?

İnsan neden “kendi olmaya” karar veremiyor?

Nedir bu korkaklık, iradesizlik, erken teslimiyet.

Mutsuzluktan mutlu olmak mıdır hedef?

Kendi olamayanların bugüne kadar başkalarına ne faydası oldu onu da iyi düşünmek gerek.

İnsan nasıl bu kadar hızla çaptan düşer?

Siz başkasını fikriyle akledemez, başkasının kalbiyle de hissedemezsiniz.

Galiba yol, yordam, usul, adap bilmiyoruz yaşama dair, insan olmaya dair.

İnsanı her durumda var eden şey maddi unsurlar değil, manevi unsurlardır.

İnsan dünyaya bıraktıklarıyla yaşamaz, onlarla mutluluğa ulaşamaz, insan insanlığa bıraktıklarıyla yaşar ki, bu tür bir yaşamın içine mutluluk koşarak gelir.

İnsanlıktan amaç, insanın kendisi olabilmesi değil mi gerçekte?

“İnsan kendi olabilir mi” sorusuna vereceğimiz yanıt bizim ne olabileceğimizi de içeriyor.

Bizi anlamlı kılacak, mutlu edecek şey, “insanın bütünlüğü” içinde taşıdığımız o hayatı, geçirdiğimiz yılları ne uğrunda ve nasıl yaşadığımızdır.

İnsanın hayatına sahip çıkma gücü vardır. Bu güç bazılarımıza fazla gelir ve onu kullanmaktan korkarız…

Gücünü kullanamayanlar kaybeder.

Kant, “iradeni kullanma cesaretini edin” demişti.

Hayat bize verilmiş bir “emanettir”, kimseye emanet edilmeye gelmez.

“Kul” olarak insanın yüklendiği “ağır sorumluluk” da bu değil mi?

İnsanın “kendi olma çabası” bende “emanete sahip çıkma” kararlılığını çağrıştırıyor.

İçimizden bir tek insanın bile, “insanı ve insanlığı yücelten” o yolda yürümesi hepimizin onurudur ve aynı zamanda ümidimizdir.

Sürüden ayrılıp, yeniden “emanete sahip çıkmanın” meşakkatli yolculuğuna çıkmanın zamanı…

İnsan kendi olabildiği, “emanette emin kalabildiği” kadar değerlidir.

Bir kere daha soralım;

Siz, biz ne kadar kendimiz olabildik?

Kendimiz olabilmek için ne yapıyoruz, neleri göze aldık?

Yıllar bir bir ardımızdan dökülürken, bugüne ne tür bedeller ödeyerek geldik?

Şimdi siz, biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Eğer kendi hayatımızı yaşıyorsak bunun emareleri olmalı…

Elle tutulur, gözle görülür hale getirip sayabiliyorsak “kendi hayatımız” adına iyi yoldayız demektir…

Merak etmeyin biz iyiysek, iyi yoldaysak insanlık da iyi yoldadır demektir.

Bütün önemli meseleler “dar dairede” cereyan eder, sonra şümul kazanır.

Gelin bütün müktesebatımızı insan-kainat-yaratıcı münasebetinde istikameti yakalamaya hasrederek “kendimiz olalım”, “emanete sahip çıkarak” bütün kalplere ve ruhlara rahat bir nefes aldıralım.

İnsan, özüne dönüp “kendi olabildiği” kadar kıymetlidir ve insanın “en gerçek”, “en güçlü” hali de kendi olduğu haldir.

MEHMET GÜNDEM            http://www.hossada.biz alıntıdır


 

16 Yanıt

  1. İnsan kendi olabildiği, emanette emin kalabildiği kadar değerlidir.-İnsanın kendisi olma çabası- daha ilk adımda kazandırır, çünkü bu bir erdemdir. -İradeyi- tercih etmek her zaman bedeli ağır bir -insanlık halidir.-
    Yenişafak yazarı  Mehmet Gündem kaleminden olan bu güzel çalışma için teşekkür ederim.Eline yüreğine sağlık, Emeğine bereket.Hayırlı Akşamlar. Selam ve dua ile. Ahmet Kardeşim

  2. ***“Elleriyle taşları yokladı, bir insan sıcaklığı hissedebilmek; başka birine tutunabilmek için. Bir dal, bir tutamak… Gümrah bir ses… Kendi sesinin de katılabileceği.” Bazen böyle oluyor insan, bir rüzgar çıksa diyor…
    Bazen böyle oluyor insan, tüm yakınlar uzağa çekilmişken, sizi siz kılan hatıraların arasına feriştahlar sığdıracak kadar arayı açmışken, bir ateş böceği pırıltısı veya yukarıdan aşağıya doğru yazılan pervasız bir şangırtı ya da kapıyı tıkırdatan rüzgarın yerinde olmasını istediğiniz eski sevgili, her şeyi bitiştiriveriyor.
    “Aslında biz anlattıklarımızla; anlatamadıklarımızı, yüreğimizi yakan şeyleri, örtmeye, gizlemeye çalışıyoruz… Sözlerimizin arkasına biraz daha gizleniyoruz ve gizlendikçe, örttükçe rahatlıyoruz, huzur buluyoruz/ belki de/ yüreğimizi yakan şeyleri anlatmıyoruz, anlatamıyoruz, anlatılamıyor; yüreğimizi yakmaya devam ediyor, bir anlamda bizi pişiriyor, insan oluyoruz işte… Boşver… Yüreğimiz… Yansın”
    UZUN AMA GÜZEL BİR PAYLAŞIM OLMUŞ  ZEVKLE OKUDUM .HAYIRLI AKŞAMLAR GERÇEK  KİŞİLİĞİMİZİ BULABİLMEMİZ ÜMİDİ İLE .ALLAH\’A EMANET OL.

  3. selamün Aleyküm kardeşim.. en güzel yazıları en güzel konuları seçmekte üstüne yok biliyorum..bu da onlardan biri olmuş .. Eksik olma İnşaAllah.Bizi biz yapan içimizdeki imandır.Onu gerçekten yaşarsak biz olabiliriz diye düşünüyorum.Allah bizebiz olarak yaşamayı nasip etsin inşaAllah…

  4. Bizim en büyük karakterimiz "dost" olmaktır.Kendimize dost, Yaradan \’a dost, yaradılana dost, hakka-hakikate dost.Dostluk sevgi ile, muhabbetle başlar, yine bunlarla serpilir büyür. Bu sevginin kaynağında ise en büyük sevgi, Alemlerin Rabbi \’ne sevgi vardır.
     
    Biz çağlar boyu bu sevgiyi ispat etmiş, bu sevgiyi yaşamış ve yaymıştık.Ya şimdi ?
     
    Sevgi ispat ister. İspat edilmeyen sevgi laftan öteye geçmez. Sevginin ispatı hayata yansıması, kuşatması iledir. Bunun için Rabbimiz şöyle buyurmuştur : "De ki: Eğer Allah \’ı seviyorsanız, bana uyunuz. Böylece Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…" (Âl-i İmran,31) İşte her şeyin sahibi sevginin ispatını istiyor. O\’nun dostluğunu, affını kazanmak istiyorsak, Efendimiz s.a.v.\’in rehberlik ettiği bir hayatı yaşamaya çalışacağız. Ve o zaman "biz" olacağız. O zaman dost olacak, dost kalacağız. Ve o zaman, insanoğlunun ulaşabileceği en büyük nimete, Cenab-ı Mevlâmız\’ın sevgisine, affına mazhar olacağız.
    Sevginin ispatı demiştik. Kardeşlerimize sevgimizin de ispatı gerekir. Dostum dediğimiz, arkadaşım diye sarıldığımız insanlara olan sevgimizin…
    Sahi, içimizden biri hastalandığında ne yapıyoruz? Düğününde neredeyiz?Cenazesinde? O sıkıntılar içinde kıvranırken biz neredeyiz? Desteğimiz nerede, kimlere? Evine en son ne zaman gitmiştik?
    Kendimiz olabilmek, kendimiz kalabilmek bu soruların cevaplarında saklı.
    Biz "denge" kavramını hayatına nakşetmiş insanlarız. (Ya da öyleydik de şimdi değilmiyiz?) Ne cimrilik, ne savurganlık… Ne korkaklık, ne cüretkârlık… Ne ataklık, ne atalet… Ne hırs, ne boşvermişlik… Ne kibir, ne eziklik… Biz "vasat"; orta yolda giden, itidal içinde yaşayan bir milletiz.
    Peki hayattan, insanlardan beklentilerimizde de itidali miyiz?
    Bize hayat ilkemizi rehberimiz Peygamberimiz öğretti : "Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir…" (Buharî, Müslim) Sahi hâlâ böylemiyiz?
    Dostlarımız, çevremizdeki insanlar, yüzümüze baktıklarında tebessümümüzle rahatlıyor mu hâlâ ? Yoksa yüzlerimizde dünya ehlinin alemi fesada götüren tatminsizliğinden bir gölge mi bulaşmış?
    Rasul-i Ekrem s.a.v. "Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi bir iyiliği bile sakın küçük görme!"(Müslim) buyruğundaki tebessümün değerini biliyoruz değilmi? Güzel söz hâlâ sadaka değerinde, değil mi?
    Biz, Sevgililer Sevgilisi s.a.v. \’in öğrettiği kardeşlik hukukuna riayet ettiğimiz ölçüde KENDİMİZ OLACAĞIZ,KENDİMİZ KALACAĞIZ…
    O hukuku hayatımızdan çıkardığımız gün ise, yaşadığımız zillete kendimiz de şaşıracağız.
    VE AYNAYA BAKTIĞIMIZDA KENDİMİZİ TANIYAMAYACAĞIZ…
     
    Kemal Süleymanoğlu Temmuz 2002 Semerkand Dergisi
     
    Selam ve dua ile can kardeşim..Paylaşımların çok güzel yüreğine sağlık…Rabbim razı olsun ve razı olduğu kullarla haşreylesin inş…..Rabbim pc ne zeval vermesin :)) sağlıcakla…

  5. BİR YERLERDE TIKANIP KALDIYSA HAYAT
    Bir yerlerde tıkanıp kaldıysa hayat, soluk almak güçleştiğinde, Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, Dağlara dönmeli yüzünü insan. Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak; Yeni insanlarla tanışmalı, yeni kesifler yapacak…. Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli! Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; Zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri…Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; Gördüğünü hissedebilmeli! Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, Değerli olabilmeli hayat! İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini; Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çâre olabilmeli! Şu adâletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı.Sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine… Güneşin doğusunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını… Karda yağmurda sevincine, coşkusuna; Fırtınada boranda öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın! Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, Mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli! Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı! Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, Hiç çâresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların… Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için… Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere… Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları,aynı bahanelerle tekrarlamaması için! Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin; Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için… Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan! Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi… Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…! * Can Dündargönlüne sağlık oğul cannn.hayırlı akşamlar oğlum.

  6. slm cnm kardeşim ALLAH razı olsun

  7. İNSANinsan esrefli mahlukat(Yaratilanlarin en sereflisi)dir elbetomru bir goz kirpmasi kadar kisa,sozu bir meltem esintisioysa hayalleri bitmez insaninneler hayal etmez ki;makam,zenginlik belki de bir sarayneler istemez ki,rahatlik,saadet,mal mulkve alir insan her istediginigun gelir ona can verenin emaneti istenirkotu bir saka midir bu,yoksa … insan esrefi mahlukattir elbet sanir ki ;bu dunya onundur ilel ebedne sinir tanir isteklerine de biter hevesleriher sey sonadir aslindaher sey O\’nadir… iste seni bekler hazin bir sondayandi koprucuk kemigine candunya bir nefesliktiama istekler bitmedibir saat yasamak icinher sey feda edilirdi.soz kesildi,ferman buyruktaneden bakarsin uzaklarayakin oldu son bir deyisdunyaya etme sitayis..der ki yunus;mal da yalan mulk de yalan var biraz da sen oyalan….

  8. Her Yokuşun Bir İnişi Var
    Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılma.Çünkü her şeyin bir sırası vardır.Açlıktan sonra tokluk,Uykusuzluktan sonra uyku,Hastalıktan sonra sağlık vardır!..   Elbette ki;Sefere çıkan, bir gün dönecek,Uzakta olan gelecek,Kaybolan bulunacak,Ve karanlık,Bir gün aydınlıkla son bulacaktır.Çünkü;Her yokuşun bir inişi,Her zorluğun bir çözümü vardır!..*     *     *Aziz dost !..Müjdeler olsun;Geceyi kovalayan bir gündüz var.Karanlığı kovalayan..Dağların, tepelerin üzerinde..Derelerin, vadilerin arasında..Beliren bir ışık var !..Müjdeler olsun;Sıkıntıdan sonra gelen,Onu unutturan,Belki yarından daha yakın olan,Bir ferahlık var !..Çünkü ;Her yokuşun bin inişiHer zorluğun bir çözümü vardır !..*     *     *Uçsuz bucaksız çölü,Ve engin denizleri görürsen,Bil ki;Onun ötesinde,Kıyısında,Yeşil vâhalar..Şırıl şırıl akan sular vardır!..Sürekli çekilen bir ipi görürsen,Bil ki;Bir gün gelecekO ip kopacaktır !..Çünkü;Her göz yaşından sonra bir gülümseme,Her korkudan sonra bir güven,Ve her ürkeklikten sonra bir durulma vardır !..*     *     *Aziz dost !..Tarihin derinliklerine dön ve unutma;Ateş bile,Hz. İbrahim’i yakmamış…Çünkü ilâhî kudret,Ona bir serinleme penceresi açmıştı!..Ateş onu yakacağı yerde,Onu serinletmişti!..Deniz bile,Hz. Mûsâ’yı ve beraberindekileri boğmamış…Çünkü ilâhî güç,Onları yalnız bırakmamıştı !..Yılan bile,Azılı düşmanlar bile,Son peygamber’e ve mağara arkadaşınaZarar vermemiş…Çünkü;“korkma ALLAH bizimle beraberdir” inancı,Onların tek güvencesi olmuştu !.. *      *      * İnsan vardır;Zamanın kölesi olmuş..Sıkıntıdan,Uğursuzluktan,Başka bir şey göremez olmuş…Çünkü o,Yalnız odanın duvarlarına,Ya da evin kapısına bakmıştır…Oysa;Duvarların ötesine bakıverse..Surların dışını düşünebilse..Görebilse..“Gün doğmadan neler doğar” ı kavrayabilse;Zindan bile onun için bahar olur. Çünkü o zaman bilir ki;Her yokuşun bir inişi,Her güçlüğün bir çözümü vardır !..*     *     *Şu halde aziz dost !..Sıkıntıların arasında,Karanlıkların içinde,Kendi kendini hapsetme !..İçinde bulunduğun zor ortama,Kendi kendini mahkum etme !..Günler geçicidir.Zaman değişkendir.Geceler hep gündüzlere gebedir.Gelecek ise gizlidir.Onu bilen ve yönetenYalnız bir yüce varlık vardır!..Ola ki yakında O,Mutlu bir ortam yaratacaktır.Çünkü inanmalısın ki;Her yokuşun bir inişi,Ve her zorluğun bir çözümü vardır !..
    Mustafa Varlı
     ALLAH C.C. razı olsun ..S.A.

  9. “Ta kendin gibi” olabilmek özgürlüktür. Ta kendin gibi olamadığın ilişkiler, tutukluluk hallerindir. Olduğun gibi olduğun; kusurlarınla, kendine özgü davranışlarınla kucaklanmadığın ortamlar, adı her ne olursa olsun, kağıt üzerinde ne kadar doğru gözükürse gözüksün senin değildir ya da sen oraya ait değilsindir. Kapının dışında korkunç bir susuzluk hüküm sürerken; kuyumcu dükkanında, ayak altında “bir su damlası”, bakır çorba tasının yanındaki altın çatalsındır. Belki de, jilet gibi giyinip, bütün gün rol yaptığın bol maaşlı muhteşem bir işin başında, kafadan “hatalı” olduğun sekiz sekizlik muhterem bir eşin yanında değil de; karşılığında küçücük de olsa bir öpücük aldığın bir uğraşıda, iyi kötü, ta kendin gibi olduğun için sevildiğin bir itilmişin yanında, çok daha mutlu olacaksındır. Tanınmaz hale gelmiş hücreler görülür; ölmüş sevgiler mikroskop altına yatırıldığında, patolojilerine bakıldığında. Yalan söyler James Bond filmleri. Sadece bir kere yaşanır. “…hayat sunduğun bir armağandır, başka bir insana” demez Behramoğlu, yaşadıklarından öğrendiklerinin son mısralarında. En fazla hayatını kaybedersin ta kendin gibi olduğunda. Ama zaten hayat kafadan kaybedilmemiş midir, sen bir başkası olduğunda, olup kurtulduğunu sandığında? Yirmi bir sene olabilir toplam yaşamın; kırk iki de, seksen dört de. Ama ne önemi vardır bir ondalık rakamın, evrenin sonsuz yaşında, virgülün sağında, sonsuz küsurun yanında, “e+”nın sonunda?Çöldeki bir kutup ayısı da olsan, bir deve gibi davranmamalı; ayılığınla iftihar etmeli, 45 derece santigratta bile kış uykusuna yatabilmelisin. İlk gün göstermelisin kelini. Kabak gibi ortada olmalı zaafların. Sevdiğini cart diye söyleyebilmeli, nefretini de belli etmelisin. Sakladıkların, oynadıkların, “mış” gibi yaptıkların; yatsı vakti yağan yağmurun altındaki mum, fırtınadaki takke, pamuk ipliğine bağlı tekne, Bağdat’tan dönmüş hesap, elmasın altındaki foyadır. Az sonra rüzgarın dineceğini, yere çakılacağını bilse bile; nasıl mutluluk duyar bir uçurtma, ipi koptuğunda; ya da neler hisseder bir tren, tarlalara dalarken, raydan çıktığında?Kulağına fısıldanmış bir “seni seviyorum” anlamlıdır; sen senken ve sen seni bilirken. Aksi halde “onu seviyorum”dur tercümesi, fısıltı ensende patlarken. En güzel yollar, çıkışı olmayan konforlu otoyollar değil, dikenlerin arasında kendi oluşturduğun patikalardır. Parmak izi gibi, her olay, herkes farklıdır. Hiç kimse “birisi gibi olmak” zorunda değildir. Şablonlara uymasa da beyninle, bütün dünya karşı çıksa da doğru bildiğin eylemlerinle, eğri büğrü de olsa bedeninle, ta kendinle iftihar etmelisin. Böyle olduğun için sevilmeli, öyle olduğu için sevmelisin. Ta kendin gibi olmalı, ta kendin gibi ölmelisin.
    YÜREĞİN DERT GÖRMESİN CAN KARDEŞŞ NE GÜZEL BİR PAYLAŞIM RABBİM RAZI OLSUN SELAM VE SEVGİLER SELAMETLE …

  10. Sevgili, Korkuyorum Seni bulamamaktan,bulduğumu sanmaktan,bulup da Kaçırmaktan,bulduktan sonra hakkıyla yaşamamaktan korkuyorum&Bulmayı arzulamak ne kadar karşı konulmaz,bulmak ne kadar uzakBulma yı umut etmekse;hayat kaynağım,dayanağım,varlığımSana kavuşmak ne kadar var olmak sa benim için,seni kaybetme korkusu o kadar yok olmakNe varlığımdan eminim ne de yok olduğumdan.Bu masalın sonu nerede nasıl biter murada erer miyim bilmiyorum Sevgili içimde gamlı bir sonbahar ezgisiHasretim dağlarca omzumdaHasretim,ağzımdan alevler saçan ejderhaAh,bu ince sızı! Ah , bu sebepsiz hüzün Ah,tüm ayrılıkların acısını yüreğime taşıyan , adını bir türlü koyamadığım kara sevdaAğlamak,kelimelerin ardına sığınmak,çözüm değil. Sevgili, Demişsin ki : Ne yere ne de göğe sığmadım,mümin kulumun kalbine sığdımKalbime baktım minicik bir fincan, senin aşkın sonu olmayan engin bir deniz,uçsuz bucaksız umman. Fincan denize müştak ummana sevdalıAşkın,yaralı kalbime şifaAşkın çok ağır.. Kalbim şu haliyle bu yükü kaldıracak kalp değilBana senin yükünü,hakkıyla taşıyacak kalp ihsan eyleamin…
     
    SELAM VE DUA İLE ABİİM

  11. SELAMÜN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI GECELER

    Vakt-i şerif, Cuma, ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim
    Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesinGam ve telaş sizlerden uzak olsun dahuzur bulasınız efendim 
    İnanan Gönüller İnsanlık almış başını kinle, nefretle bir yere gidiyor. Herhalde buna “yuvarlanıyor” demek daha uygun olur.. neticenin ne olacağını ve bu gidişin nereye varacağını şimdiden kestirmek oldukça zor. Çok kötümser davranıp âkıbetin cehennem olduğunu söylemek doğru olmasa da, cennet demek de biraz fazla iyimserlik olsa gerek. Sîneler öfkeyle atıyor, gururlar çifteli, düşünceler paramparça ve muhakemeler de derbeder. Diyalog arayışları fevkalâde sun\’î ve çıkar hedefli; tartışma ve münazara meclisleri adetâ birer harp meydanı, birer ateş hattı ve birer vahşi arena.. toplumu değişik kamplara bölmek ve kitleler arası gerilimi artırmak için gerekli her şey var. Tavırlar kaba, ifadeler mütecaviz, yığınlar birbirine karşı müsamahasız “Vefa yok. ahde hürmet hiç, emânet tafz-ı bî-medlûl; / Yalan râiç, hıyanet müîtezem her yerde, hak meçhul.. ”sevinen düşmanlar, ağlayan da milletimiz.Bu gidişe "dur" demek ve bu yuvarlanışı önlemek için sevgiyle çarpan, müsamaha ile oturup kalkan sinelere ihtiyaç var.. kendini insanlığın dünyevî-uhrevî mutluluğuna adamış“Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu; milletimin îmânını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” diyebilecek inanmış ve seven sinelere…Sevgi, insan ruhuna hitap eden sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır. O, gönülleri büyüleyip kendine çeken, hiç kimsenin hatta en vahşi ruhların bile karşı koyamayıp teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.. evet böyle bir güç kaynağıdır ve hiçbir şeyden anlamayan bedeviler bile, onun o yumuşaklardan yumuşak mûnis dilinden mutlaka bir şeyler anlar ve mest olurlar.Sevgide peygamberâne tesirin güç ve sihiri vardır. O, kendine mahsus beyânıyla benliğimizin enginliklerine yağmaya başlayınca, onunla anlatılmak istenen şeyleri rûhumuzun bütün derinliklerinde duyar ve verilecek mesajı hemen kabullenmeye hazır hâle geliriz.Gönüller sevgiyle attığı, çehreler samimiyetle tüllendiği ve gözler kendilerini o büyülü tebessümlere saldığı zaman, insan hiçbir şey konuşmasa da, derûnundaki kitabı bütün fasıllarıyla, bâblarıyla muhataplarına intikâl ettirmiş sayılabilir.Sevginin sesi-soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hemen ekseriyetle hislerimizi coşturur ve bizi îtimaddan teslime, teslimden kabule, kabulden güvene yükselterek ruhlarımıza en beliğ hitapların, en meşhur kitapların anlatamayacağı en enfes ma\’nâları fısıldar.Sevginin müphem nağmeleri gönül yamaçlarında her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve bir beşik ninnisi safvetiyle bütün benliğimizi sarar.. hem öyle bir sarar ki, onun karşısında sevinçten, neş\’eden, bir çocuk gibi diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayasımız gelir.Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açabilen anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usaresini ve her türlü ledünnî alâkanın ma\’nâsını gönüllerimize boşaltan bir sihirli musluktur. O saf musluktan akan muhabbet kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.Gönüller, sevginin dirilten havasını teneffüs ettikleri, sevgi çağlayanlarında arındıkları, sevgiyle sarmaş-dolaş oldukları, sevgi kokladıkları ve sevgi solukladıkları nisbette, insan olmadaki engin derinlikleri duyar ve duyurur; sonsuzluğa namzed olmanın sırlarını kavrar ve sevginin derinliğine göre muhabbet ve alâka halkaları, genişleye genişleye topyekün varlığı kaplar; hatta gider tâ sonsuza ulaşır, sonsuzun rengini alır ve her yerde “O\’ndan ötürü ” deyip çevresine sevgi ve iltifat yağdırırken, her yerde bundan ötürü aranan, sevilen biri haline gelir. Sevgi, bizden önce de vardı. O insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde sallandığı ilk beşiktir. Biz burada, sevgi adına, eski bir perdenin yeni bir şivesini, eski bir nağmenin yeni bir usûlünü, az bir telaffuz farkıyla, basit bir üslup kaydırması yaparak, kin, nefret, iğbirar ve üslup çığırtkanlığını tadil eder mülahazasıyla bir kere daha mırıldanmak istedik.. kimbilir, bundan sonra da daha niceleri, yeni bir ifade farkı ve yeni bir seslendirme ile ne ateşten nağmeler mırıldanacak, ne yanık türküler söyleyecek ve şehrâyinlerdeki havaî fişekler gibi çevrelerine ışıklar yağdıracak.. ve hep sevgi düşünecek, sevgi konuşacak, sevgiye âşinâ gönüller arayacaklardır.İnsan, sevginin o “sehl-i mümtenî ” büyülü yoluna bir kere giriverse, başkaları için aşılmaz görülen gayzın, nefretin en sarp tepelerini aşar.. önünü kesen kandan-irinden deryaları geçer.. cennet yamaçları gibi bahar iklimlerinde dolaşır, sevgi tüten ruhlarla kucaklaşır.. ömrünü hep kuş yuvalan gibi sımsıcak, anne sineleri gibi emniyetli bir atmosferde geçirir.. ve insan olmanın bütün avantajlarını yaşar.İnsanların intikam ve düşmanlığa yenik düştüğü, yığınların boğuşma ve kavgaya sürüklendiği, hakkın, kuvvet karşısında susturulduğu ve kuvveti elinde bulunduranların, kendileri gibi düşünmeyenlere Tiran\’lar gibi davrandığı, zalimlerin, gaddarların alkışlandığı. iltifat gördüğü, mazlumların, mağdurların itilip-kakıldığı, itilip-kakılırken de sarsık, ama ümitli bir bekleyiş içinde bulunduğu günümüzde herşeyden evvel ve herşeyden sonra bir kere daha "sevgi" diyoruz. Diyor ve sevginin hayatımızın ritmini değiştireceğine ve bizi alelâdeliklerden fevkalâdeliklere, basitlikler içinde bocalayıp durmaktan seviyeler üstü seviyeye yükselteceğine inanıyor ve ilk çocukluk dünyamızda duyup-yaşadığımız o dupduru hülyaları bir kere daha yakalayacağımız ümîdini besliyoruz.Biz, duygu ve düşünce ufkumuzu, sevgi, saygı ve anlayışla donatabildiğimiz ölçüde, zannediyorum çevremiz de farklılaşacak.. eşya ve hâdiselerin rengi değişecek.. gerçek insanî değerler ortaya çıkacak.. ve "eşref-i mahlûkât" olmakla elde edilmiş bulunan onca avantaj zebil olup gitmekten kurtulacak.. tarihe malolmuş bütün dînî ve millî güzelliklerimiz dirilip geriye dönecek; hatta gelip bir kere daha bizim olacak.. ve dün yaşadığımız hayatı bugünkü ömrümüzle yeni baştan bir kere daha yaşayacak.. ve zaman üstü en engin lezzet ve hazların hepsini birden duyacağız..Keşke, îmân ve îmân içindeki o derin sevgiye ilkler gibi biz de uyanabilseydik.

  12. “Gül gülse daim ağlasa bülbül aceb değülZira kimine ağla demişler kimine gül (Baki)”
    (…) Her ne kadar Peygamber misali nazenin bir çiçekse de gül, seherlerin günahına ağlayan, inim inim inleyerek dem tutan bülbülüne karşı acımasızdır.Divan edebiyatının, aşıkına karşı ilgisiz olan maşukudur o. (…)
    Bilirsiniz ki güzel sevgililer hep acı verici ve nazlıdır; ama asıl sarsılmaz aşkların mimarı da onlardır. Verecekleri eşsiz, misalsiz aşkın ücretini baştan alırcasına çektirirler aşıka. Ben gülü de hep bu acımasız ama sonrasında vefalı ve vazgeçilmez maşuka benzetirim.Bülbül ise sanki acı çekmek için halk edilmiş üstelik) çektiği acı, (kendisine) abıhayat olan bir aşık. Bir de hüsn-ü talil yapıp "bülbülün sesi gülün hürmetine güzeldir" derim.Gülün kıymeti Sevgililer Sevgilisinin teri ve sembolü oluşundan geliyor. "Ayşe-gül" ismi benim için sıradan bir isimken önceden bildiğim, ama bir çok şey gibi bilip hissedemediğim bir manadan, terbiye abidesi bir hanımefendi olan, aynı zamanda RasulALLAH\’ın hanımı olmakla şereflenmiş bir validemizin ismiyle hemvücut olmuş bir isim olarak gözümde ve kalbimde en ulvi makamlara yerleşmiştir. Gül, muhakkak ki koca dağdan eksilttiği bir küçük parça karşısında dahi "dayan Ferhat! Çoğu gitti azı kaldı", dedirten hissiyatın bülbüldeki akislerinden bihaber değildir. Gaye-i fıtratı, "sevmek" yalnızca "sevmek" misçesine güle ilan-ı aşk eder bülbül. "her şey zıddıyla kaimdir" kaidesince ah-u vah eden bülbül, bu iniltiye cevap vermeyen, misalsiz maşuku gül sayesinde bilinir. Bülbüldeki aşk, şefkat misali bir sevgidir. Öünkü aşk karşılık bekler ve güzel karşılıklarla hayatını devam ettirir. Oysa sevginin özü olan şefkat, karşılıksız sevgi ve fedakarlığın da kaynağıdır. Şu da bir gerçektir ki, bülbül sevse de gül solar. Belki de böyle bir deveran ile Rabbim, yalnızca kendi sevgisinin ebedi olduğunu anlatıyordur kim bilir?Sonunda asıl gül de nebat gül de O\’nun mülküdür. Yüce kudret sahibi ve en büyük sanatkar olan ALLAH, bülbülü inletmesiyle, kuluna asıl münacatı öğretiyor. Gül de bülbül de, bağ da bağban da O\’nunsa, O\’nun istediği bir sevgi, O\’nun istediği bir bağlılık eda etmemiz gerekiyor. Gül de bülbül de O\’nun emriyle musahhar mahluklar olarak bize ubudiyeti öğretiyor gibiler. 
    Sevmek, sevilmek ve böylesine büyük bir aşkla kulluk!
    Gül ile bülbül bu ilahi aşkın en güzel ve nakışlı rehberleri. Zaten iki cihan serverinin misali olan güle de böyle büyük bir vazife yaraşırdı. Onlar zahirde ayrı da olsalar kalben birbirlerine bağlılar ve müthiş bir ortaklıkla kainata sevginin dersini veriyorlar. Kainatta her geçen gün sevgililer azalsa da… 
    Gerçek sevgi sahipleri, kemmiyette az olsalar da güzellik için yeterler şu aleme!… 
    ιѕкєη∂єя ραℓα

    selam ve dua yüreciği nur kardeşimin üzerine olsun…Rabbim dualarını kabul gününü bereketli eylesin…

  13. İnsan, özüne dönüp “kendi olabildiği” kadar kıymetlidir ve insanın “en gerçek”, “en güçlü” hali de kendi olduğu haldir..
     
    KENDİMİZ OLABİLİYOR MUYUZ???
    İNŞALLAH…..
    ALLAH RAZI OLSUN OĞLUM..ÇOK GÜZEL BİR PAYLAŞIM…KENDİMİZ OLMAYA O KADAR ÇOK İHTİYACIMIZ VAR Kİ…
    O KADAR YALNIZ VE YANLIŞIZ Kİ..
    KENDİMİZİ SEVMAKTEN O KADAR UZAKLAŞTIRILMIŞIZ Kİ…..
    KENDİMİZ OLMAKTAN..!!
     
    ÖZDEN KONUŞMAKTAN..!!
    ÖZDEN SEVMEKTEN..!!
    İNSAN OLMAKTAN..
    KENDİMİZİ YAŞAMAKTAN BAŞKA KİMLERİ YAŞAMIŞIZ????
      TAKLİTTEN Mİ İBARET HAYATIMIZ….
    İNŞALLAH RIZA ÜZERE YAŞAMAK,KENDİMİZ OLMAK NASİP OLUR…
    ALLAH\’A EMANET OL CAN OĞUL….

  14. "İNSAN HER ŞEYİ BİLİP TANISA FAKAT RABBİNİ TANIMASA O HİÇBİR ŞEYİ BİLMEMİŞ TANIMAMIŞ GİBİDİR" KENDİNİ BİLEN RABBİNİ DE BİLİR SELAM VE DUA İLE

  15. Hayatta ki en önemli şey…….. ALLAH\’IN GÜCÜ ! En güçlü iletişim kanalı…………………………….DUA ! En değerli servet………………………………….İMA- – – – N ! Hayatta ki en etkili güç…………………………SEVGİ ! En büyük mutluluk ……………………………ÖZVERİ ! Onsuz olunması en kötü şey……………………ÜMİT ! En yIkıcı alışkanlık …………………………….KAYGI ! Dünya üzerinde ki en inanılmaz bilgisayar…BEYİN ! En büyük kayıp ……….ÖZ SAYGIYI YİTİRMEK ! En büyük doğal enerji kaynağı……………………GENÇLİK ! En çirkin kişilik özelliği……………………………BENCİL- – – – LİK ! Üstesinden gelinmesi gereken en büyük sorun…..KORKU ! En güzel kıyafet ………………………………..GÜLÜMSEYİ- – – – Ş ! Başarıyı engelleyen en güçlü düşman …………..MAZERET ! Toplumda istenmeyen en tehlikeli kişi……DEDİKODUCU ! En güç dolu sözcük……………………………YAPABİL– – – RİM ! En değersiz duygu …………………….KENDİNE ACIMAK ! En çok güç veren aşı………………………..TEŞVİK ETMEK ! En etkili uyku ilacı…………………………….ZİHİN HUZURU ! En taktir edilecek iyelik ……………………..GÜVENİRLİLİK ! En menmum vereici iş……BAŞKALARINA YARDIM ETMEK ! Ve en iyi yaklaşım ……………………………….. ŞÜKRETMEKTİR ! Şükretmek Hayatın iyi tarafını ortaya çıkarır. Sahip olduklarımızın Aslında yeterli,hatta fazla bile olduğunu hissettirir. Reddi Kabule, Düzensizliği Düzene, Karmaşıklığı Netliğe çevirir. Bir öğün yemeği Ziyafete, Bir evi bir yuvaya çevirir. Şükretmek Geçmişimizi Anlamlı kılar, Bu güne huzur ve yarınlara bir ışık getirir. şükürler olsun RABBİM\’e…
    ALLAH (C.C) razı olsUn inşaALLAH abim Yar ve yardımcın olsun hayırlı geceler:)

  16. Çıplak çıkarsa sözSadra inşirah gerekMevsimi sarmışsa güzVakte inşirah gerekTene saplanmışsa gözAkla inşirah gerekKüllenmişse kalbde közRuha inşirah gerek…" Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda; nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla? Oturduğu odalara, yürüdüğü yollara, zamana sığmaz da bazen yürek, sıkışmış, daralmış bir göğüs kafesinde parmaklıklara vurarak çırpınmaya başlar. Göğsün daralması ne büyük bir koyu gece halidir insana. Yürek yaşadığı büyük sıkıntıyla hüzün şarkıları söylemeye başlar. Göğüs kafesi büyük bir baskı yapar kalbin üzerine. Öyle bir hapishane olur ki, duvarları gittikçe üzerine gelen, parmaklıklara geçecekmiş gibi kemikler çıtırdar. Gömleğin yakası açılır, pencere açılır, genişlik aranır bir nebze. Hallolmayan bir iş, ulaşamadığın bir netice, amacına ulaşmayan bir çaba, tıkanmış bir yol, bir kaybediş, bir mahrum kalış, bir sukut-u hayâl… Ve baskı altında sıkışmış bir yürek…Bilirsin her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı olduğunu. Ama gecede ışıksız kalıp, kışta üryan olup üşümekten kurtulamazsın yine de… Bu bir süreçtir. Bir mutluluk ve muvaffakiyeti satın almak için ödenmesi gereken bir acı bedel. Bir çile hali. Bir dua, yakarış hali. Bir yürek yakınlaşması en merkezinden Rabbine (C.C) doğru. Yazılacak yeni bir sayfaya, dizilecek yeni matbaa harflerine ve sunulacak yeni anlamlara hazırlık hali. Bir tohum çatlatma, filiz çıkarma sendromu. Aczini ve fakrını, gücünün yetmezliğini ve çaresizliğini ta ciğerinde duyup yüreğinin boş avuçlarını açma, dolmak ve doymak isteme hali. Karnın açlıktan zil çalması, yemek diye ağlaması gibi… Boşuna değildir bu yürek krampları, bu içsel sancılar, bu kasılma ve büzülmeler, bu yüreğin dışta susup içte feryat figan etmesi. Kendinin her şeyinle yeni bir versiyonunu, biraz daha anlamış, biraz daha olgunlaşmış, biraz daha ibret almış ve hoşgörüsü, ‘Bu da geçer ya Hu’ su çoğalmış halinin ortaya çıkması süreci… Evet oldukça hüzünlü, sıkıntılı, bekleyişli olur böylesi daralma zamanları. Tıpkı bahardaki güzel elbiseli, çiçek ve meyveleri bol, ellerini uzatıp herkese tebessümlü ikramları olan, dallarında kuşları sevgi dolu şakıyışlarıyla misafir eden, onlara yuvalık eden ağacın sonbahardaki hüzünlü hali gibi… Kuru kemikleriyle takır tukur, elbiselerinden soyunup üryan, boş ellerine kimsenin dönüp bakmadığı, dallarında kendini büyüten kuşların çoktan terk ettiği, etrafa sunacak iyi bir şeyleri olmadığı için hal hatırı sorulmaz olan, öksüz kalan, darülacezelik olan ağaçlar gibi… Oysa sonbahar, bahar türküsü ve duasıdır. İnsan bittiği yerde başlar yeniden. Bu yürek daralması süreci bir bitiş ve yeni bir oluşuma hazırlanma sürecidir zira. Ne olursa olsun, ortaya eskisinden daha iyisi çıkacaktır mutlaka… Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine (C.C) gitmektir tek çare. Zira O (C.C) sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır. Güller açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal olsun’ demeli… Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz. Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa… İnmesi de çıkması da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır zira…Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle… Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla…Y. Özkan Özburun
     
    SELAMLARIN VE DUALARIN EN GÜZELİ ÜZERİNE OLSUN CAN KARDEŞCİK RABBİME EMANETLE…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s