Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…

Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:

“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.

Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.

Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”

Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, yenilginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.

Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.

O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.

O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.

O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.

Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.

Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.

Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.

Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.

Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..

Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.

Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.

Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?

Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?

Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?

Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.

Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…

Reklamlar

16 Yanıt

  1. *Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.*Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.*Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.*Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.*Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.*Hoşgörürlükte deniz gibi ol.*Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
    ***
    İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir.Göz ise ancak dostu görene denir.
    ***
    Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti.Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.

  2. Ey gönül…Ölmedinse Uyan!
     Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?
    Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen, paramparça edensin. Rabbin kapını ışıkla çaldı, gönlünü ilhamla kalbini sevgisiyle. Direnme artık boşuna, boş yere. İnadın sırası değil. Kapılar bile yok önünde, belki perdeler bile yok. Gözlerin hafif hafif bir aralansa, ilk defa ama ilk defa dünyaya gelen bir bebeğin tertemiz bir ruhun gözü ile bakabilsen, ah bir bakabilsen… Hayatı değiştirmek, yeniden bir sayfa açmak bu kadar kolayken bunca zorlara düşmek neden? Şimdi kalbinle değil nefsinle hesaplaşma vakti. Tut yakasından, vur yere şeytanın uşağını.
    Allah’ım, güzel Allah’ım. Sana gelmek ve koşmak isteyen bütün ruhların önündeki kapıları aç, ardına kadar aç lütfen… Her an yeniden yarattığın kâinata, her an yeniden bakabilen bir göz, onu, her an yeniden anlayabilen bir akıl ve her an yeniden hissedebilen bir kalp lûtfeyle.
    Niye korkak, niye kaçak, niye yalnız, niye uzak Sen’in rahmetinden bunca insan Allah’ım? Neden? Sen’den neden kaçıyorlar? Belki de kaçtıkça yakınlaşıyorlar. Evet, Sen ki, kaçtıkça yakınlaştığımızsın. Göklerin ve yerin nurusun, ışığımızsın. Dört bir yanımızsın. Bütün sınırlar senin, sınırları belirleyen çizgiler de senin. Kalbimde çoktandır unuttuğum, öldüğünü sandığım sevgin, bugün gözyaşımla dirilsin, izin ver. Mahşere bırakma bu dileği… Dirildiler işte. İçime attığım yeter artık sıkıntıları, kederleri. Uçurumlara, çiçekler ekmem yakışır mıydı? Ve boşluklarda ne aradım bilmem yıllar boyu. Ey yaşlı suç ortağı nefsim, ey zavallı kalbim. Ey sesi kısılmış duygularım. Yeter artık bir perde açın, bağışlayıcı ve affedici bir sesin sahibinin davetine doğru yürüyün, koşun artık.
    Kalbime düşen kurtlar, delik deşik ettiler o güzelim dünyamı, mahvettiler. Tam da hayatın bu anında yeniden yaşamak istesem, adeta bir çocuk gibi yeniden doğsam çok mudur istediğim Rabbim? Bahtına düştüm, kapına geldim. Lekelenen melek vaktim, pembe beyaz baharlarım, ağlayan dakikalarım, hüzünlü günlerim adına beni affet. Ben gibi olanları, o durumda bulunanları da affet. Yolumdan beni ayartmaya çalışanları da affet, bilmiyorlar. Ve onlara öyle bir lûtfet ki, hepsi ama hepsi Sen’in sonsuz rahmetinin kucağında bulsunlar bir gün kendilerini. Ve öyle şaşırsınlar, öyle bir çığlık koparsınlar ki, bir çığ olup üzerlerine düşsün rahmetin bembeyaz. Kefen gibi örtsün tüm günahlarını, yıkanmış, arınmış gibi. Kabul edilmiş katındaki ak pak tövbelerinle çıksınlar bu yığının, bu enkazın altından.
    Ah Ömer, Faruk Ömer, senin o mahzun içler yakan hatıranın hürmetine, duanın arasına bizimkini de alsan ne olur? Hani bir gündü ; “Hz Peygamber’i memnun ettin, Hz Ebubekir’i memnun ettin, sayısız insanı memnun ettin yaşadığın sürece. ‘Sen ki Cennetin Firdevs’lerinde gezeceksin, ne mutlu sana’ dediklerinde baştan aşağıya buz kesmiş, acı bir tebessümle bakmış ve demiştin ki; ‘Keşke annemden doğduğum günkü gibi saf temiz bir çocuk olarak kalaydım. Bu dünyadan öyle gideydim. Başka hiçbir şey bu kadar memnun etmezdi beni’ demiştin.” Duana katılıyorum bütün zerrelerimle. Ne güzel bir arzuda bulunmuşsun. Tam sırası o duana, arzuna âmin demenin. Sen ki ey Ömer, bir bakışta tutuşup yanmıştın. O Sevgilinin bakışıydı seni tutuşturan, yakan. Olan oldu işte, bir anda sen mutluluk ağacının başında asırlar sonrasına gülümseyen bir meyve oluverdin. Şu an senin ağacının, uğruna yaşadığın hayatının meyvesini yiyoruz. Ey ruhum sahabe bunlar, yıldız insanlar. Takıl peşlerine onların, bul şaşırtmayan gerçeğin aydınlık yolunu. Arama, yok başka çıkar yol, başka kılavuz. Onlar ki ışığını kainatın sevgilisinden ve canlı güneşinden aldıkları için ebediyen parlayacaklardır. Yolunu kaybedenlere hep birer ümit ışığı olacaklardır.
    Ey gönül ölmedinse uyan, yeter artık. Sana kapalı görünen kapıları aç artık. Göğün mavilerine, Cennetin baharlarına uç artık.
     
     Zafer dergisi Yazar: Selim Gündüzalp
     
    selam ve dua üzerine olsun nur kardeşim…Rabbime emanet ol ablası…

  3. Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız; klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, yanıtlarını merak etmediğimiz sorular sorduğumuz…İyi insan olmadıkları için mi uzak dururuz onlardan? Hayır, hiç sanmıyorum.Gönülde biter her şey; akla yararlı gelse de samimi bir ilişki, gönlün hayır dediğine ısınmak mümkün olmaz.İster dünyanın en yakışıklısı, ister en güzeli olsun; ister en zengini, ister en komiği; ne yapsa nafile; yüreğine ulaşamaz.Başkası için özel olan, senin gözünde dünyanın en sıradan insanıdır ve … yüzüne bakmaz kimisi vazgeçemediğim dediğinin…Gönlümüzdür hükümdar; kime ne paye vereceğini o belirler.Kimine "dost", "yar", kimine "tanıdık", "arkadaş" deyip, çıkar işin içinden…Özünde iyi olduğuna inansam da insanların, herkesi sevemem onun yüzünden…Hem, kalabalıktan da hoşlanmaz zaten; sevginin, sevdiklerinin hakkını vermek ister.Sonuçta, sevmek büyük bir sorumluluktur; emek vermek gerekir, ilgilenmek…Sevdiğim her insanın yaşamına bir anlam katmalıyım; zorlu ve vazgeçilmez bir serüven olmalı; dost dediğim insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak!Hani, bilirsiniz işte! Dostlar vardır çiçek gibi; koklar koklamaz alır götürür bütün yüklerinizi…Evsizseniz ya da odun kömür bulamıyorsanız yakmaya; uzundur kış geceleri…Dostlar vardır soba gibi; yüreğindeki ateşle ısıtır ellerinizi… Dostlar vardır; fırtınada sığınak, güneşte gölge; yanarken buz gibi su dökmez üstünüze; aksine, harlandırır ateşi; bilir ki, yanmayanı hiçbir şey söndüremez. Dostlar vardır, yıldız gibi; hava kapalıyken bile, kapkara bulutların bekçisidir gökyüzünde… Dostlar vardır, arada bir uğrayıp alt üst eder yaşamınızı; dili zehir zemberek, bakışları keskindir. Dostlar vardır gül gibi; sarılırken yaralanmayı göze almanız gerekir. Hani, kiminin yoluna halı sersen kar etmez; dostlar vardır, minder de kafi gelir; sen olursan fark etmez. Dostlar vardır; rakısız çözülmez dili, muhabbeti çekilmez; dostlar vardır, efkarının sebebi bir bardak demli çaydır. Dostlar vardır, omzu her derde devadır. Dostlar vardır, iyi bir öğretmen gibi, nasıl sorulacağını öğretir. Dostlar vardır dağ gibi vakur; toprak kadar bereketli, mert… Dostlar vardır; ney gibi hüzünlü, saz gibi asi; şiir kadar büyük… Dostlar vardır türkü gibi; her zaman söylenmeseler de her daim içinde taşır sevdasını; yangınını bulaştırır bir gönülden diğerine… Dostlar vardır baki; tanıştığın gün doğar, yittiği gün ölürsün! Zamana ve darbelere; yollara ve hasretlere dirençli… Dostlar vardır, közde mısır, kadehte şarap; ateşte yanmanın da, şarapla sönmenin de tadı damağındadır. Dostlar vardır; yüreğine kök salmış bir çınardır; hiçbir şey deviremez; gönülden gönüle kurulmuştur köprüler; ne yaşansa atılamaz! Dostlarımız vardır bizlere benzerler biraz… Dostluklar vardır, erken dolar vadesi; dostluklar vardır, devam eder ahrette!İşte böyle dostlardır; her şeye lanet ettiğin günlerde bile, yaşamını güzel kılan…Gönül, her yerde onları arar.Ve bulduğunda haber gönderir bize; bir sıcaklık yayılır yüreğimize; bunda bir iş var deriz, takılırız peşine…GÖNLÜMÜZLE DOST OLABİLMEK DİLEĞİYLE CAN KARDEŞCİK SELAM VE DUA İLE GÖNLÜNCE GÜZEL BİR HAFTA SONU DİLİYORUM YÜZÜ AK GÖNLÜ PAK CAN AHMED RABBİME EMANETLE …

  4. Beden ile ruh aralarında konuşuyorlardı. Beden güzelli*ğine ve parlaklığına mağrur olarak ruha dedi ki:"Ben senden daha değerliyim; bak herkes bana ilgi gös*teriyor ve beni seviyor."Ruh ise, kendi letafetini gizlemiş olduğu haJde o bede*ne dedi ki:"Hey süprüntülük! Sen kim oluyorsun? Ben senden çı*kayım da o zaman görürsün. Seni sevenler sana mezar ka*zarlar. İki gün bile seni saklamaz, böcek ve karıncalara gı*da olman için seni toprağa gömerler."

  5. Kusurları güren değil,kusurları örtenlerden;örtenlerden;
    Teselli arayanlardan değil,teselli verenlerden;
    Anlayış bekleyenlerden değil,anlayış gösterenlerden;gösterenlerden;
    Yalnız sevilmeyi isteyenlerdenn değil,sevenlerden olmamızda bizlere  yardım et…
    RABBiM!!
     
    cok güzel bir yazı  emeğinize sağlık 🙂 slm ve duayla.

  6. Gönül Ehli Olmak İrfan Piroğlu

    Gönül ehli olmak bir fazilettir. Gönül ehli olan insanlar, bütün güzel sıfatları, iklimden iklime bir bahar bulutu gibi taşıyıp dururlar.Onun havası buram buram bahar kokar, çiçek kokar, gönül kokar, indiği yere hayat verir, can katar. Sinesinden neşrettiği ışık ve nur hüzmeleriyle, ölü toprağa bile hayatiyet kazandırır.Gönül ehli olan insan başkalarını sıkmaz ve başkalarının eza ve cefalarından usanmaz sıkılmaz. O hep kendi hesabını yapar, kendi kusurunu araştırır, başkalarıyla uğraşmaz, uğraşsa da gönül dünyasında uğraşır, gönül yoluyla ıslaha çalışır. Bu yüzden herkes ona hayran, herkes ona meftundur.Başkalarının gönülleri paslı, kalpleri mühürlü olsa bile, o hep kendi gönlünü paslı, kalbini mühürlü görüp, gösterip inler ve gönül sahipleri de onu anlar, iniltilerine iştirak eder. Bu yüzden ilahî mesajlarla, gönüllerin Sultanı ile buluşur. Öyle demiyor mu, gönüllerin Sahibi: "Ben kalbi kırıklar, gönlü yanıklarla beraberim."Hani, payımıza düşen ve bir türlü kadir ve kıymetini bilemediğimiz, bilmeye, anlamaya yanaşmadığımız yüce gönüllü, aşk bahçesinin dertli bülbülü var ya; onun iniltileri, tevazuları, feryatları hep gönül ehli olmasından değil midir? O gönül ehli olmasaydı, gönüllere tesir edebilir miydi?… Onun gönül telinden çıkan sesler, ok gibi, mızrak gibi paslı gönülleri yarıp geçer, inletir, ağlatır; anası, babası ölmüşçesine, canı yanmışçasına feryad ettirebilir miydi?…\’\’İlmim, irfanım, iz\’anım yoktur…" devken, ellibin, yüzbin kişiyi birden. \’\’Hayır! O bahsettiğin biziz, sen değilsin!.. "dercesine koro halinde ağlatıp, inletebilir miydi?…"Yine boş laf ettim, sizi oyaladım, sizi kırdım, beni bağışlayın!…" der demez, maşerî vicdanın uyanıp, birden hoplayan yürekleri, İnleyen gönülleri ve şelaleler gibi çağlayan gözyaşlarıyla;"Hayır, hayır!.. Boş konuşmak, oyalamak bizim işimiz. Esas biz seni kırdık ey yüce gönül, sen bizi bağışla!…" dercesine, ağlayıp, gözyaşlarıyla isyan etmeleri, gönülden gönüle bir sesleniş, bir intikal, bir anlaşma değil midir?…Gönül ehlinin, gönlü daima yükseklerde uçmak ister. Fakat bizim gibi, bir türlü kendini bulamayan, gönlüne inemeyen, gönül ehlini anlayamayan nadanlar, onları, hep aşağıya çeker, ayaklarına takılır, uçmalarına engel olurlar.Ne güzel ifade etmiştir dertli şair, "Şâhî":Dil-i câhilde olmaz nûr-i irfan Ki, nadanın olur kalbi de nâdânAllah aşkına söyleyin, bu nadanlığımıza rağmen, O gönül ehli bizi terkedip gitti mi? Bize katlanıp, nadanlıklarımızı gönül deryasında eritmedi mi? Her derdimizi kendi derdi bilip, sinesinde buharlaştırmadı mı? Bizim İçin, bize belli etmeden, ellisine kadar gizli gizli bir bulgur kazanı gibi kaynamadı mı?."Dertli söylegen olur" tabiriyle, o gönül ehlinin söylediği en sert sözlere dahi kırılıp, incinen kaç kişi vardır? Şayet, lütfedip fakire en ağır hakareti yapsaydı, O\’nun, o sözü söylediği günü, saati, hatta saniyeyi dahi yazar, bir iltifat olarak çerçevelettirip, evimin en göze çarpan yerine asar, her gelene gösterir, onunla övunurdum. Hatta kabirde Melekler, o gönül ehliyle olan irtibatımı sorduklarında "İşte! Bana da böyle bir iltifatı vardı…" derdim. Şayet lütfedip yüzüme tükürseydi, onu kuruyup zayi olmasın diye sildiğim mendili cebimde saklar, günde beş defa çıkarıp koklardım ve vasiyet edip kefenime iliştirirdim. Ama ben o talihlilerden değilim ki!…Ben, "Nev\’inin dediği gibi kendinden, kendi gönlünden şikayetçi; gönül ehli, gönül adamı olamayışından dertli ve muzdarip bir insanım:"Belâ dildendir, ol dildâr ehlinden dadımız yoktur, Gönüldendir şikâyet, gayriden feryadımız yoktur."Gönül ehlini kırmak cinayet kadar büyük bir suç olsa gerektir. Çünkü o bir yandan halkla, bir yandan da Hak\’la beraberdir. Bu hususa Yunus diliyle bakacak olursak;"Bir kez gönül yıktı isenBu kıldığın namaz değilBir gönül yaptın ise…Birine bin az değil "dır. Hatta:"Gönül Çalab\’ın tahtı Çalab gönüle baktı. İki cihan bedbahtı Kim gönül yıkar ise."Gönül ehlinin düşüşü de, kalkışı da ayrı bir mizana göredir. Gönüller Sultanı (cc), ona farklı bakar, farklı muamele eder. Sonra, gönül ehli düşse bile çabuk kalkar. Çünkü onlarda, "Ara sıra bir kısım sarkmalar olsa bile, içten bir nedamet, yürekten bir iniltiyle, gönüllerini saran günahları ruhlarında eritecek ve yollarına devam edecekledir." diyen, "Ölçü" sahibimiz, bu hususu bir gönül ehli üslûbu, bir ruh mimarı hassasiyetiyle, gayet açık ve net ifade etmişlerdir.Gönül ehlinin tevazu ve mahviyeti, suskunluğu ve içe dönüklüğü asla yanlış anlaşılmamalıdır. Onun büyüklüğü esas bu formüllerde aranmalıdır. Başkalarını emri altına alma, tahakküm etme ve büyük görünme hastalığına yakalananlar ve bu hastalığın, bünyesinde onulmaz bir dert gibi müzminleştiği kimseler, esas küçük ve âdi, bayağı kimselerdir. Onların tedavileri de, yine gönüllerine dönebilmek için gönül sultanlarının kapısında dergâhına odun taşımaya bağlıdır."Yaşadıkları toplum içinde, kadir ve kıymeti bilinmeyenler, seciyelerindeki tevazu sayesinde er geç yükselir, şereflere ererler. Büyüklük kompleksine kapılanlar ise, toplum tarafından irdene irdene yaşadıkları muhit içinde birer yabancı unsur haline gelirler." (Ölçü,1/95) şeklindeki teşhis de bir şey anlatmıyorsa, öyle yoz gönüllere artık ne diyecek bir şey kalmıştır, ne de yapacak!…

  7. Gönül Sızıntı

    Gönül; insanoğlunun, en önemli, en ciddi yanı; onun manevi varlığının ifadesi, his ve inançlarının kaynağı ve insan derinliklerine açılan yolların hem sona kadar uzayıp gideni, hem de ilk menzilidir. Gönül yolunda yürüyenler karanlık bilmez; gönlüyle kanatlananlar birşeye takılıp kalmaz. Bütün insanî değerler gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. İman, aşk, ruhâni zevkler bütünüyle gönül bahçesinin meyveleridir.Gönül dünyasında çölleşmiş insanların; duygu, düşünce, muhakeme ve ilim anlayışında da kuruyup gitmeleri mukadder ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün vesayesine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buudlarıyla en ihtişamlı günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır. Bu dönemlerde ruh maddeye hakim olmuş, onu özünde eritmiş.. dünya ukba ile içiçe girip onunla bütünleşmiş.. bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri haline gelmiş.. verâlara aid değerler buralarda fiyat ve pazar bulmuş; buralara aid nesneler de öbür alemin mizan ve ölçülerinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı. Bu dönemlerde, şeker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış.. toprak ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış.. yeryüzünün lâlesi, zambağı, papatyası, menekşesi sinelerden kopup gelen meltemlerle raksetmeye başlamış ve her bucakta ukba derinliklerinin büyüleri duyulur olmuştu… Zihinlerin gevezeleştiği, muhâkemelerin cerbezeye yelken açtığı, vicdanın dilinin koparılıp, ruhun çarmıha gerildiği.. daha doğrusu, gönüle aid nağmelerin duyulmaz olduğu günden beri, yeryüzü bir baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup kalktığımız binalar birer tabut haline geldi.. hayat, önü- sonu mezar bu tabut içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne kıpırdanışlar, ruh da bu sis- duman içinde hasret ve sevdayı bir arada yaşayan bir tali’siz oldu.İşte, böyle bir atmosfer içinde her biri birer yol kesiciden ibaret olan, bedenî duygu ve cismanî düşünceler, yıllarca geçeceğimiz yollarda pusular kurarak, vicdana kapalı ruhları avlayıp durdu ve onlara çeşit çeşit öldürücü şaraplar sunarak, onları hezeyan yığınları haline getirdiler. Mukayese ve muhakemelere kapalı, düşünmez, anlamaz, tartıpdeğerlendirme bilmez hezeyan yığınları…Bu itibarladır ki, şimdilerde, her zamankinden daha ziyade gönül hikayeleri dinlemeye muhtaç olduğumuzun idraki içindeyiz ve onlarda Hazreti Mesih’in soluklarının dirilticiliğini görüyoruz. Dünya varolduğu günden bu yana, her zaman semâlar ötesi alemlerde pervaz edip yol alan tali’liler, hep bu, tenini aşmış, beden kaydından kurtulmuş.. melekler gibi kanatlı, ruhâniler gibi buudlu ve sürekli gönlünün derinliklerinde yaşayan ruh insanları arasından çıkmıştır. Iki cihanın dizginlerini elinde tutan bu gönül erleri, herkesin kapı kapı dilencilik yaptığı dönemlerde, cennet servetlerinin sergilendiği tepelerde dolaşmış; istiğna (1) soluklamış, istiğna ile gerilmiş ve istiğna ile kanatlanmışlardır. Ne dünyanın tozu- toprağı onların ufkunu karartmış, ne de cennetlerin rengarenk imrendiriciliği başlarını döndürebilmiştir. Her işlerinde dostun dostluğunu peyleyerek en kazançlı ticarete talip olmuş ve gönlün varoluş hikmetine, mukâbelelerin en insancasıyla mukâbelede bulunmuşlardır. Daha ilk hamlede seslerine ötelerin soluklarını katarak aşklarını terennüm eden bu insanlar, ikinci hamlede nefeslerini galaksilerin kol gezdiği âlemlere yükseltmişlerdir.Gönül; Hakk’ın inâyetiyle, insanlık özünün birleşmesinden doğmuştur. Bu itibarladır ki, üzerinde Sultan mühürü bulunan kalb, hem ruhanî hem de cismânî âlemlerle iç içedir. İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının ayrı ayrı buudlarıdır. Hatta dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile tamamen, onun kalbî hayatıyla alâkalıdır.Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin çerağı tutuşur ve insan benliği güneşin taçtabakası gibi aydınlanır.Ruh, yüzünü tam gönül hatifine çevirdiği bu esnâda, duygular, sırlı, sihirli bir mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar.. derken, vicdan sevinç ve saygıyla semâa kalkar.. benlik dörtbir yandan aşk ateşiyle sarıldığını hisseder.. gözler, birer tulumbacı gibi en cömertçe hislerle bu yangının üzerine yürür ve göz pınarları çeşmeler gibi çağlar gider.İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlarda, duygular muvakkat bir muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkane dönmüş boynuyla hep O’nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır:Insan, gönül dünyasında seyahat ederken, ne şaşkınlığa düşer ne de takılıp yollarda kalır.. gönül eri, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı her menzilde, aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir.. atının dizginlerini tutar ve onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan berk-u burak gibi geçirir.Insandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır;onlar birer pervane, gönül ise pırıl pırıl bir meş’aledir.O hep en yüksek yerde durup emirler vermeli, sair lattfeler (2) de onu dinlemelidirler O hep kutup yıldızı gibi “Hü” deyip kendi etrafında dönmeli, insani duygular da onunçevresinde tavaf edip yüz yere sürmelidirler.Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz – O evde kendi sultanlığını vicdanlarımıza duyurana gönüllerimiz feda olsun – canlanmızı gönül sultanına kurban etmeye azmetmiş, O’nun kararını bekliyoruz. O, gönül penceresinden tenlerimize hayat üflediği günden beri, mekiğimizi, hep hasret ve vuslat gergileri arasında işletip durduk ve aşkımızın kaneviçesini örmeye çalıştık. Bir aralık, ruhumuz, dosttan gelen ılık esintileri duyunca şevk-u sevinçten tir tir titremeye başladı.. derken, edeble başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının aralanacağı anı beklemeye koyulduk.Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber oldu.. biz de, ölünceye dek bu kutlu rehberin arkasından aynlmayacağımıza söz verdik. Çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik…(1) İstiğna: Allah\’dan başka kimsenin minneti altına girmeme, gönül tokluğu.(2) Latîfe: Duygu

  8. "ASIL ZENGİNLİK GÖNÜL ZENGİNLİĞİDİR" GÖNÜL ZENGİNLİĞİDE MANEVİYATLA OLUR. ADETA MANEVİ YOLDA İLERLEMEK VE ZİRVEYE ULAŞMAK İÇİN YARIŞMALIYIZ. GÜNEŞ GİBİ OLUP BUZ GİBİ İNSANLARI ERİTMELİ ETRAFA SEVGİ SAÇMALIYIZ. ÖYLEKİ BİZLERİ GÖRENLER İŞTE BUDUR DEMELİ RABBİMİZİN EMRETTİĞİ İNSAN MODELİ BU İŞTE GÜNEŞ GİBİ OLABİLMEK, ETRAFI ISITMAK VE AYDINLATMAK SELAM VE DUA İLE 

  9. “Fani dünya..ölüm gerçek..”
    Ne kadar çok duymuşuzdur bu sözü, ne kadar çok amenna ve sadakna demişizdir peşinden.. Kaç kereler ağlamışızdır gidenlerin ardından, kaç kere dinlemişizdir ölümle biten kariyer hikayelerini, evlilik hayallerini, son bulan genç hikayeleri…
    Ama hep başkalarının başına gelir, bilsek de kendimize pek de yakıştıramayız ölümü. Ebediyete namzet ruha, lezzetlerin zevklerin bitmesinden korkan asi nefse önüne çıkan bir sondan daha azap verici ne olabilir? Zevkler kadar acıların da sonsuz olduğunu sanan zavallı nefse, ölüm pek acı gelir..
    Son mudur Ölüm? Sahi…Nedir Ölüm? nedir ki Ölüm?
    Yolu tek yönlü ve hiçbir zaman kalkış saati belli olmayacak bir yolculuk… Gerçeğin başladığı andır ölüm..
    Rabbim iyi ki ne zaman olacağını bildirmemiş bize, yoksa yaşamak pek de kolay olmazdı bunca çaresizlikle..Unutmak dahi bir nimet ancak arada bir ölümle ayrılanlar bize “başkası yalan” diyorlar..
    Mezar ziyaretleri insanın aklını başına getiriyor, şehrin bir yanında hiç bitmeyecekmişçesine devam eden bir film..Bir yanında ölüm var, ayrılık muhakkak, hesap günü pek çetin diyen taşlar..
    Merak ediyorum bazen, çok mu acı duyuyor insan ölürken? Nasıl bir ölümü tercih ederdim bana bırakılsaydı diye düşünüyorum.Film biter, herkes ayağa kalkar, salonun kapısında gözleri ışıktan rahatsız olur, dışarıda devam eden hayatı görür ve kendine gelir.. bunun gibi birşey olsa gerek..
    Yok diyorum kendime sonra.. Boşuna düşünüyorsun, yanlış noktaya odaklanıyorsun. Hz.Ömer’in sorgusunun dünya zamanıyla altı ay sürdüğünü öğrenince ölümden çok, sonrasından endişe etmelisin diyorum..
    Tekrar düşünüyorum, nasıl bir ölüm olsa kive daha da önemlisi, nasıl bir yaşam olsa ki, hesap biraz hafiflese..
    Ölümün hep var hayat içinde..fark edilmiyor çoğu zaman..Her an ölen bir şeyler var, bedenimizde veya ruhumuzda…Katil olmak da ölüm gibi, bazen farkında olmuyoruz.. Öldürüyoruz birilerini, yaşam sevinçlerini alıyoruz ellerinden, içlerine korkular hayal kırıklıkları salıyoruz…
    Yoksa nedir ki ölüm? Çekip gitmek, ardında gözü yaşlılar bırakıp karışmak mıdır toprağa? Yoksa artık pişmanlıkların fayda vermediği geri dönülmez bir yol mudur ölüm?Yaşam mı daha önemlidir, ölüm mü? Hangisi daha acı vericidir?
    Nedir ki ölüm, yaşamın zorluğu yanında? Ölüm Nedir ki?
    ALINTIDIR

  10. Gül, sırrını açtığı için solgun bir yüzle döner baharından. Ayrılık acısıyla demlenmiş bir yudum içmeyi dileyerek ağız açan da gül gibi sırrını ifşa eder. Gül, güzelliğini açığa çıkarmak için açılıyorsa; insan, yükünü taşıtmak için paylaşır esrarını.
    Gülün, her ne kadar güzel hatıraları da olsa başladığı noktada biter yolculuğu. İnsan ise hafiflemek için bıraktığı yükün altında daha çok ezilmeye başlayacaktır. Sırrın kaderi budur. Kimsenin bilmediğidir sır. Durdukça yakar.
    Bundan dolayıdır ki gül, yapraklarının yandığını ve bu yanık kokusunun tüm bedenini sardığını görünce sarhoş olur. Sırrın sırrıyla hemhal olur. Kendinden geçer ki bir sabah elinde olmadan bir bülbül görsün diye halimi açıverir masumca dudağını. Kızaran yaprakların ucunu gösterir bir diğer gün.
    Sonra o sırrın sırrıyla yanışın kokusu yayılır etrafa. Her akşam farkına varsa da kendini daha çok ifşa ettiğinin dönüşü olmadığını bilir. Geri adım atamaz. Gecenin bu pişmanlığı da bir sırdır çünkü ve bu sırrın sarhoşluğu ile sabahın ışıkları ona daha da çok açtırır güzelliğini. Bir bakmışsın ki açılmadık, görülmedik yaprak kalmamış.
    Elbette yerindedir bülbülün keyfi. Gül ise sırrını ortaya dökmenin derdiyledir. Ne bülbüle yâr olur ne de içine düştüğü durumdan kurtarabilir kendini. Sonrasında her yaprağın taşıdığı sır paylaşıldıkça ölmeye başlar. O ateş gibi yanış kaybolur. Kokunun nefesi kesilir birden. Başını öne eğmekten başka çaresi yoktur gülün.
    Kendine küser. Kalbini kırar kendinin. Önceleri mağrur bir duruşla karşısına çıktığı rüzgârın bir selamıyla döker bütün yapraklarını. Hazin bir yok oluştur bu.
    Sırrını açığa çıkartan her gülün sonu bu ve de insanın.
    S.A.KIYMETLİ KARDEŞİM NASILSINIZ?GÖRÜŞEMEDİK UZUN ZAMANDIR.KENDİNİZE İYİ BAKIN.ALLAH\’A EMANET OLUN.HAYIRLI GÜNLER DİLİYORUM.
     
     

  11. Hayatımızda kimlerle karşılaştıksa ve kimden bir tebessüm gördükse,
    bir pırıltı hissettikse işte tüm o insanlar çok özeller bizler için..
    Zaten Rabbimiz herbirimizi özel özel yaratmış.
     Bir insanda iyilik güzellik ve özellik göremediğimiz an eksiklik bizdedir
     çünkü yaratıcımızın ne gibi güzellikler ihsan ettiğinin farkında değilizdir..Uhuvvet bilinci arttıkça yolda gördüğümüz insanların bile her birine müthiş bir sevgi besleriz..
    Gülen gözlerde güzelliği görmenin tadı başkadır lakin;
    bir de gülmeyen gözde, asık bir surette güzel olanı keşfetmek vardır.
     Ufku genişleterek o insanın kalbinde bulunabilecek sevgi tohumlarını bulmaya çalışmak.. Yaratılış olarak hepimiz iyi ve kötü özelliklere sahip olup bunları ön plana çıkarma iradesindeyiz.
    Öyleyse iyi ve kötü insan değil, iyiliği seçmiş ve kötülüğü seçmiş insan vardır. Her an iyiliğin kötülüğe kötülüğün iyiliğe dönüşme olasılığının da bulunduğunu
    hesaba katarak kendimizi muhafaza etmek durumundayız.
    Ve dahi yakın çevremizde elimizin uzanıp gözümüzün gördüğü kimseleri de..Dilemek bizden, vermek O\’ndan..Birbirimiz için özel kimseler olalım ve yüreğimizde birbirimiz için sevgiye ve
     bolca duaya yer verelim inşaallah..Sevgilerini, dualarını daim hissettiğim tüm sevdiklerime teşekkürler, sevgiler ve selamlar …

  12. Dinimiz emrediyor, dikkat eyle şu sese:İlim öğrenmek farzdır, kadın erkek herkese
     

     
    Çok kitap okumak,
    çok ilim öğrenmek yerine faydalı ilim öğrenmek gerekir.
    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:(Allahü teâlâdan faydalı ilim isteyin ve fayda vermeyen ilimden
    Allahü teâlâya sığının.) [İbni Mace](İlmin faydası,ibadetleri doğru ve makbul yapmakla görülür.Haramlardan sakındırmayan,zühdü artırmayan ilim,
    ancak Allahü teâlânın gazabını artırır.) [Deylemi](İlmi çoğaldığı halde,
    ahlakı düzelmeyen kimse,Allahü teâlâdan uzaklaşır.) [Deylemi]
     
     
     

     
    Ey kalbi İslam ile yanan, sevdiğim, gençlerBütün İslamiyet\’ten, size numunedir bu
    İlim ile marifettir, hep içindekilerHakikaten bulunmaz eşsiz hazinedir buEn büyük âlimlerin, en büyük velilerinEn meşhur simaların, en ulvi gönüllerinÂleme ışık tutan, hayat sunan ellerinKalem ve kalblerinden, sızan bir katredir buResulullahın yolu, hakiki MüslümanlıkVe her iki cihanda, aranılan sultanlıkSulhta her an çalışan, harplerde kahramanlıkGösteren ceddimizden, bize emanettir buHer kelimesi hüccet, ilimdir her cümlesiDinle budur hakiki, İslamiyet\’in sesiKalbden pasları siler ve arttırır hevesiİşte başlı başına, bir İslamiyet\’tir bu

  13. Allah\’ım

    Allahım… dara düştüğünde seni hatırlayanlardan değil geniş vakitlerde sana iltica eden kullarından eyle bizi… Allahım… dua ettiğinde duaya icabetin istenenin istendiği zaman olması gibi anlayıp, dua ettim neden olmadı diyenlerden değil, duasına anında cevap geldiğinde bile ürperip, acaba böyle isteyerek ahirete bir şey bırakmadım mı diye korkarak gözyaşı dökenlerden eyle bizi… Allahım, kısıtlı zamanlarda, kısıtlı mekanlarda, hayatın aralıklarında seni ananlardan değil, her nefeste, her idrakte ubudiyet hisleriyle senin kulun olduğunu bilip ruhta incelip inleyenlerden eyle bizi…. Allahım, yaşamak için öylece yaşayıp, şuursuzca günü tüketenlerden değil, ancak senin ismini, senin dinini ruhlara ulaştırıp hissettirebildiği zamanlarda yaşadığını hisseden hasbi ruhlardan eyle bizi… Allahım, hep her kusurunda hoşgörülüp affedilmeyi bekleyenlerden değil, nefsi söz konusu olduğun, mümince bir tavır adına hoşgörü ve tolerans kapısını ardına kadar açık tutanlardan eyle bizi… Allahım, şunun bunun değil,resulün efendimiz sas min, peygamberlein, sahabelerin, tabeinin, etbei tabeinin, ve Allah dostlarının hal ve hareketlerini taklit etmeyi ve onlara benzemeyi bize nasip et… …kırık bir gönül, ve yaşlı gözlerle haykırırken huzuruna varmayı nasip et Allahım… amin, amin, amin…
    SELAM SEVGİ VE DUALARIM DAİM SENİNLE CANN RABBİM YARDIMCIN OLSUN

  14. cok beyendim bu yaziyi , allah razi olsun!
     
    selamlar

  15. Üsüyorum… Yüregim üsüyor… Uzun bir mektup yazmak gecti icimden bu aksam, satirlara mürekkep gibi akmak istedim, gözyaslarimla sulamak istedim kelimelere dönüsen duygularimi, en güzel renkte acsin diye beyaz sayfada yüregim…Oynatmak istedim kalemi parmaklarimin arasinda, satir satir kalbimi dökmek istedim, eritip yüregimi masanin kösesinde duran kirmizi mumun üzerine, hic sönmezcesine yazmak istedim sabaha kadar…Eridikce yanmak, yandikca erimek istedim, yazdikca satirlarda kaybolmak istedim… Uzun bir mektup yazmak gecti icimden bu aksam…Yüregimden bahsetmek istedim, kime neden kirildigimdan, kimin beni neden yanlis anladigindan, neden her aksam agladigimdan, neden sustugumdan…Yüregimdeki yaradan bahsetmek istedim…Kime yazacagim sorusu aksamin geceye dam tuttugu anda vazgecirdi beni bu fikirden…Kime yazacaktim ki…. Adres bölümüne kimin adini yazacaktim, kac kurusluk pul yapistiracaktim, hangi zarfa yüregimi sıgdiracaktim… Saat gece yarisi, kapina geldim… Yüregim üsüyor, yangin yeri yüregim… Ac ne olursun bekletme beni… Anlatamadim kendimi…Bana verdigin konusma nimetini sükrüyle eda edemedim… Bağışla beni… Anlasilmayi bekledim…Heyhat…Sen dururken neden baska kapilar caldim… Sana ne uzun bir mektup yazmam nede yanlis anlasilmaktan korkmak gerekir… Kalbimle benim aramda olan Sen degilmisin, sah damarimdan daha yakin olan Sen… Yüregim Sana ayan,her kalbimin carpmasi sana halim beyan… Beni Sen anliyorsun ya… Neyleyim dili ,neyleyim kelimeleri… Beni yalniz birakma ne olur kapina geldim bekletme beni, Yalnizlikdan cok ürküyorum, kime bel bagladiysam karanliga itti beni… Bagisla beni, artik senden baska kimseye dayamam sirtimi, asami attim Rabbim… Hakikata daldir beni…
    HAYIRLI CUMALAR..S.A.

  16. Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi? Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu?Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü? Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı? Hiçbir kız Leyla\’nın verdiğini veremez miydi Mecnun\’a?Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep? Gül\’ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde ,neden Bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti?Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı? Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi?Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti?Eğer sadece Yakup için evlat Mecnun için sevgiliBülbül için çiçek olsaydı anlam ;Ne Yusuf için gözler kör edilirdi ve gelene kadar dünyaya küsülürdü Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı …Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub\’un gözleriniLeyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun\’uGül\’ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül\’e..?Tek bir olan biri!Yakub\’unda Mecnun\’unda Bülbül\’ünde Rabbi olan ALLAH Yusuf\’unda Leyla\’nında Gül\’ünde Rabbi olan ALLAH İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor!İşte her şey tek bir şeyde son buluyor!O hükmü kestiyse O hükmü yazdıysa…Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden,Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan..
    Yakup ne güzel oldu Yusuf ileMecnun ne güzel oldu Leyla ileBülbül ne güzel oldu Gül ile Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA ile!
     
    SELAM VE DUA İLE ABLASI HAYIRLI AKŞAMLAR HAYIRLA KAL CAN KARDEŞCİK…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s