Hicret et herkesten ve her şeyden…belki de en önce kendinden…

Kenti Kendinsiz Bırak!

 

KENTİ VE seni sevdiğine inandıklarını kendinsiz bırak bir süreliğine bakalım neler değişecek hayatında? Çek git şimdi buralardan, bu kentten, yaşadığın sokaktan, sıcacık evinden ve çok sevdiğin odandan.. sensiz bırak bakalım dostlarını, aileni, akrabalarını ve en kıymetlilerini..

Hicret et herkesten ve her şeyden.. belki de en önce kendinden. Bedenden çıksın ruhun ve seyret alemdeki benliğini dışarıdan bir göz ile..Yine beğenecek misin kendini, var olduğun zaman dilimlerinde? Yada dışarıdan bir göz olunca ruhun, daha objektif olabilecek misin sahi?

Bu kent sen gittin diye üzülecek mi gerçekten? Göz yaşları sel olacak mı yokluğunda? Yada iki damla yaş yerine hayır dualar göndermeyi akıl edebilecekler mi dostların sahi? Hadi bir cesaret terk et bakalım tüm şehri, sokağını, evini ve arındırmaya başla benliğini kendinden..

Sıyrıl ene’nin varlığını kuşatmış kalıplarından, hüve sırrına varabil şimdi. Kendinden kaçsan da fersah uzaklara yine bulacağın kendinsin aslında. Kendini kendinsiz bıraktığında özleyecek misin varlığını acaba? Varlığın yokluk olma noktası lehine mi işleyecek aleyhine mi acaba? Varlıktan yokluğa, bir zamanlar yokluktan varlığa geçerken ki gibi yaklaşabilecek misin tevekkül ve sabırla?

Her yok oluşun bir kazançta olduğunu kavrayabildin mi bunca zamanda? Kendi yokluğun yine en önce kendine bir armağandır aslında. Kendinsizliği düşün uzunca dostlarını sen olmadan düşün, evini sensiz, giysilerini bedensiz..

Geriye bıraktıklarına dön bak sonra. Kayda değer mi hayatın gerçekten? Yoksa sanal koşuşturmacalar da mı tüketiyorsun zamanı acımasızca.. sıyrıl kalıplarından şimdi. Kalıp uğruna harcama zamanı.. biliyorsun ki, vücuduna esir ruhun aslında.

Yaşadığın kent ne kadar haberdar varlığından yada sevdiğin sandıkların senin kaygılarından? Ne kadar görüyorlar yada düşünüyorlar seni acaba? Oysa gerçek hakiki bir dost hemen yanı başında.. hatta her nefes alışında.. hatta belki hecelediğin her kelimede seninle.. bir Hay.. bir He.. yada bir Hu sırrında..

Kenti kendinsiz bıraksan da, kendini O(c.c.) gayrı bırakma asla. Kalabalıklar içindeki yalnızlığında yada yalnızlıklar içinde gereksiz kalabalıklarında bir tek, hep tek ve benzersiz O(c.c.) var yanında.. Bedenini bıraktığında, uyuduğunda, uyandığında, her nefes alışında, düşündüğünde..

Sana lütfedilmiş tüm eylemlerde O(c.c.) hep seninle, her salisede, her anda ve her zerrede seninle.. Gerçek katılsan da, katılmasan da hep orada… Kendinsiz bıraktığın bir kentin sokaklarında.. Kendini soyutlayabildiğin bir ruhun anaforlarında…

Sözün özü şu ola ; “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.” (Bediüzzaman Said Nursi)

Öznur Çolakoğlu ÇAM

 

 

Reklamlar

27 Yanıt

  1. Kimse üç günden fazla yas tutmaz terketsem ben beni,yada evimi ocağımı yada şehrimi,ülkemi,kimse sonsuza dek ağlamaz yada s.a. kimse hergün arkamdan dua yollamaz…ben bırakmazken beni, hayat her saniyede bırakıp gider umarsızca.ancak anlayan ,yüreğinin sesine kulak veren yol alıp mesafe kat ediyor.Ama gerçek olan şu ki O dilerse yaprak kıpırdıyor,O isterse yürek ses veriyor.Ellerinize sağlık kardeşim,güzel olmuş,hayırlı geceler dilerim

  2. Sen islenmissin kalbimizin mahzenine,Sana cikar bütün yollar,Sana acilir bütün kapilar, Sevdalar Sende kemale erer. Adimlar hep Sana atilir. Siirlerin kalbinde Senin adin saklidir,Nagmeler Sana bestelenirSana cikar bütün yollar ALLAHIM “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” Hz Ali.hayırlı akşamlar selam ve dua ile

  3. ŞÜKREDERİZ RABB\’İMİZE TÖVBE EDERKEN BİZE İKİ DAMLA GÖZYAŞI VERDİĞİ İÇİN….İki damla gözyaşı, tövbenin süsüdür. İki damla gözyaşı tövbesinin belgesidir. Gecenin koyu karanlığı içinde açılan avuca damlayan iki damla gözyaşı, duanın kanadıdır. Duayla çiçek açan tövbenin, vicdanın, kalbin, aklın, kısacası bütün vücudumuzun dile gelip: “Affeyle Allah’ım, sen bildirdin; ben bilemedim! Affeyle Allah’ım, sen öğrettin; ben unuttum!” demesidir. Beşer olmanın, insanlığın, insanın; insanı düşürdüğü yerde insanın kendini görmesinin adıdır tövbe. Avuçlarımıza yanağımızı yaka yaka damlayan gözyaşı kalbimizi, vicdanımızı, ruhumuzu yakıp da kazanmıştır sıcaklığını. Onun için yakıcıdır gözyaşı. Hele tövbe için dökülen gözyaşı, daha bir yakıcıdır. Pişmanlık vadisini boydan boya geçmiş, tövbe vadisine gelip Rabb’ine el açmıştır kul. Yanmış, yakılmış, pişmiş ve “olmuş”tur. İnsan tövbe vadisine geldiği zaman, şeytanın iplerinden kurtulmuş melek kanatlarının gölgesine sığınmıştır. İnsan, yüce dergâha üzerindeki kirli kaftanı atıp beyazlara bürünmek için gelmiştir. Peygamber Efendimiz (sas), “Günahtan tövbe eden, bir günah işlememiş gibidir.” buyurmuş. “Kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tövbe ederse, Allah Teâlâ tövbesini kabul ve affeder.” buyurarak tövbe ve af kapının sonuna kadar açık olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz (sas) bir başka hadisinde. Ne büyük bir müjdedir bu, günaha batmış olana! Ne büyük bir çıkıştır bu, günaha dalmış olana! Ne büyük bir haberdir bu, günaha boğuldum diyene! Ne güzel bir dindir bu! Ne güzel bir kapıdır tövbe! Ne güzel bir arınma vadisidir tövbe! Günah vadisinden, hata dağından, tövbe kapısından geçerek bizlere arınma imkanı sunan Rabb’imize şükrederiz. Şükrederiz, daha nice nimetleri bizlere veren Rabb’imize. Şükrederiz Rabb’imize, tövbe ederken bize iki damla gözyaşı verdiği için. Şükrederiz, günahtan sıyrılıp tövbeye sığınacak bir kalbe sahip olduğumuz için. Mustafa OğuzALLAH RAZI OLSUN AHMET KARDEŞİM….KARDELEN

  4. Sözün özü şu ola ; “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.” (Bediüzzaman Said Nursi) bu söz çok güzel yine çok güzel paylaşım olmuş mevlam razı olsun sizden mevlama emanet olun

  5. GEL YUREĞİME YA MUHAMMED!… YUREĞİM; HİCRETİNDEN ONCEKİ MEDİNE GİBİ SENİ BEKLİOR.YUREĞİME HİCRET ET YAMUHAMMED!…GEL VE MESCİDİNİ KUR GONLUME….DEMŞ YURĞİ GÜZEL NİCE İNSANLARAN BİRİ RABBİM RAZİ OLSUN GÜZEL YAZİ EMEĞİNİZE SAĞLİK….SELAM VE DUAİLE İNŞAALLAH BAKİ OLANA EMANET OLUN:)

  6. Sıyrıl ene’nin varlığını kuşatmış kalıplarından, hüve sırrına varabil şimdi. Kendinden kaçsan da fersah uzaklara yine bulacağın kendinsin aslında. Kendini kendinsiz bıraktığında özleyecek misin varlığını acaba? Varlığın yokluk olma noktası lehine mi işleyecek aleyhine mi acaba? Varlıktan yokluğa, bir zamanlar yokluktan varlığa geçerken ki gibi yaklaşabilecek misin tevekkül ve sabırla? Kenti kendinsiz bıraksan da, kendini O(c.c.) gayrı bırakma asla. Kalabalıklar içindeki yalnızlığında yada yalnızlıklar içinde gereksiz kalabalıklarında bir tek, hep tek ve benzersiz O(c.c.) var yanında.. Bedenini bıraktığında, uyuduğunda, uyandığında, her nefes alışında, düşündüğünde.. Sözün özü şu ola ; “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.” (Bediüzzaman Said Nursi) S.A. ABİCİM GÜZEL Bİ PAYLAŞIM…YÜREĞİNE SAĞLIK…AEO…KİB…SELAM VE DUA İLE…

  7. GOOD SUNDAYKISSES

  8. Hayatı biriktiremezsiniz;ya her anını yaşayacaksınız,ya da ziyan edeceksiniz.Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz? Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz?Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?İki türlü hayat var:1. Yaşanan hayat,2. Seyredilen hayat,Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki,Hayatı sadece seyrediyorsunuz!Akşamları evde ne yapıyorsunuz? Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?"Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlercetelevizyon izliyoruz" diyorsanız,durup bir düşünün lütfen;dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz? Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek şimdiki kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.Ne çare ki sadece bir hayatımız var.Bu da maalesef, çok kısa.Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor.Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire…Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız,sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.Ne mi yapmalı?..1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı, nerede nasıl evlendiğinizi, nikâh şahitlerinizi, düğününüzü anlatın çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.2. Gezin:Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin. Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir)Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz,"Komşu komşunun külüne muhtaçtır."4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın.(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin.Bir şeyi çok isterseniz, Allah sebebini halk eder ve çok istediğiniz şeye ulaşırsınız. "Olmaz ki" diyedüşünüp taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere ulaşamazsınız.Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır.Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Orayaancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz.Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz.Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan anlatacaklarınız olsun.Ayrıca unutmayın ki ;Hayatı biriktiremezsiniz;ya her anını yaşayacaksınız,ya da ziyan edeceksiniz.Artık cevap gelsin:Akşamları ne yapıyorsunuz?..Yaşıyor musunuz,yoksa seyrediyor musunuz? SELAM VE DUA İLE CAN KARDEŞCİK RABBİM RAZI OLSUN ABLASININ NURU. HAYIRLI AKŞAMLAR CANN.

  9. Fit olmaya değer mi dünya?————————————–Her şey kendisinden öte bir amaç için vardır. Kendisini aşmayan şeyler için “işe yaramaz” deriz. Örneğin bir kalem yazmıyorsa, kendini aşmıyor demektir. Bu haliyle kalem bile değildir. Kendini aşmayan kalem kendine bile kalem olmaz. Kalem kalamaz. Kalem, kalem ise yazmalıdır. Yaza yaza eksilmeli, eskimelidir. Kâğıtla buluştukça, el üstünde tutuldukça, kalemden fazlası olur kalem. Kâğıtlar üzerinde hiçleşir yok olur ama bıraktığı izlerle yeni baştan var olur. Peki ya kalemin yazdığı kâğıt okunur değilse, kâğıt olarak kalır mı? Mektup diye adlandırılabilir mi? Yazı da, kâğıt da olduğundan fazla olmaya adaydır. Bir çift göze değmeye değer olmaları gerekir. Bir aklın kıvrımlarında yeni baştan akmalıdırlar. Bir kalbin taraçalarında yeniden kanatlanmalıdırlar. Okunamayan mektup “mektup” olarak kalamaz. Anlamsızlaşır. Kâğıdı paçavralaşır. Yazıları kargacık burgacık çirkinliklere iniverir. Kendini aşmayan bir şey kendisi bile olamaz ilkesi bir kez daha okunur böylece. Okunmaya değer bulunmuş bir mektup kıvrılır bir kenara. Belki atılır. Belki bir daha okunmamak üzere saklanır. Tüketilir ama fazlasıyla var olur bir insan gönlünde. Bir ruhtan bir ruha köprü olarak gidip gelir. Küskünlük sellerini, suskunluk vadilerini aşar. Mektuptan fazlası olur. Kelimelerin gömleğine sarılı anlamlar, harflerin el ele tutuşarak taşıdığı mesajlar kâğıttan da, kalemden de, yazıdan da ötedir. Peki ya mektubu okuyan insan? O nerededir? Anlamların buluştuğu bir kalbin sahibi olarak kendisi kendisiyle yetinmeli midir? Varlığın böğrüne eklenmiş bir soru işareti olarak kendini bitmiş bir cümle olarak mı görmeli? Varlığının anlamına nokta koyup kapatmalı mı cümleyi? “Ben benden ibaretim!” deme hakkı var mı insanın? Kendini aşmayan şeyler kendine kalmazdı haniToprağa tohum nasıl atıldıysa, insan da yeryüzünün toprağına öylece atılmıştır. Tohum toprağa atılır. Üzeri belki çamurla örtülür. Derince bir çukurda tutulur. Bunu yapan çiftçiler, tohumdan tohum olmaktan fazlasını bekler. Tohumu toprağa toprakta kalsın diye atmazlar elbet! Faraza öyle sanırsa tohum, çürür, kaybolup gider. Yeryüzüne başını uzatmadığı için kaybedildiği bile fark edilmeyen talihsiz bir kayıp oluverir. Eksikliği çekilmeyen bir eksik olmak ne büyük eksikliktir! Arayanı olmayan bir kayıp olmak ne acı bir kayıptır! Tohumun kalbinde filiz olmak yazılıdır. Tohumun özünde dal budak olup göğe uzanmak, yaprak yaprak, çiçek çiçek büyümek, meyveye durmak kayıtlıdır. Tohum, kendi kabuğunun içine hapsolacak kadar küçük değildir. Görünür hacminin sınırları içinde kalma hakkı yoktur. Kabuğunu çatlatmalıdır. Kendini aşmalıdır. Kendinden öteye uzanmalıdır. Kendinde kendinden fazlası olduğunu inanmayan bir tohum, “tohum” bile olamaz. Toprağa atılmaz. Ekilmez. İnsan da öyledir işte. Kendinde kendinden fazlası olduğuna inanmalı. Kalem gibi eksildikçe yazmalı. Eskimeli ama yazmalı, iz bırakmalıdır. Kalem gibi sivrilip güzelce yazma uğruna ömrü kısalmalıdır. Tohum gibi kabuğunu çatlatmalı. Dünya toprağına razı olmamalı. Dünyada-şimdilik-olduğunu ama dünyadan ötesine yazgılı olduğunu hiç unutmamalı.Dar bir ayakkabı giydin mi hiç? Ayaklarını sıkan ama bir türlü çıkarmak istemediğin bir ayakkabı. Buraya fit olan o dar ayakkabı içine koyar kalbini-ayaklarını değil. Buradan ötesini istemeyen kalıbının bir andan bir ana geçemeyen daracık hapsine sıkıştırır kalbini. Sonsuzluğa açılan, temkine gelmeyen kalbinin kanatlarını bir tutam yem uğruna kafeslerde kanattıkça kanatır. Kalbine bir bak.. Ne kadar çok emelleri var! Ne bitimsiz aşkları var! Ne usanmaz hayalleri var. Umutların ömrünün sınır çizgisinin çok çok ötesinde… Emellerin ecelinin eşiğinden çok ötelere uzanıyor. O yüzdendir herkes ama herkes ecelinin eşiğinde tökezler. Kaçınılmaz sondur bu. Öldüğüne razı olan yoktur. Son nefesini alırken, nefese doyan yoktur. Hangi yaş olursa olsun, ömrün bitişine razı olduğun bir rakam gösteremezsin. Ayağın takılır ecel eşiğine. Gönlünün gözü ötelerde gördüklerine kilitlendi diye…Ayağında dar ayakkabılarla nereye böyle?hayırlı geceler gönlüne sağlık oğul. selam ve dua ile..

  10. S.a aah Ahmed Abi öylesine gafil yaşıyoru(m)z ki kendimi bırakıp gitmem için kendimin farkında bile olmuyorum bazen..Allah razı olsun paylaşımın için,yine resimlerle yazı birbirini tamamlamış.Dua ile..

  11. Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat içinde girer şehre… Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar… valiyi… Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın köşesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbirşey ile ilgilenmeyen bir adama takılır… Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını vali… Atının üstünden inmeden,vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama, – "Behey adam, herkes benim şehre gelisimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun? " Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan,sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek : – "Ben hiçim" der… Vali daha da hiddetlenir, – "Ne demek hiç, senin bir adın, şanın ünvanın yok mu bre adam" der… – "Senin var mı? " der bu kez adam… Vali iyice şaşırır ama cevaplar, ”Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben valiyim” der. Adam aynı ses tonu ile sorar yine… – "Peki daha sonra ne olacaksın?" – "Sadrazam olacağım." der vali… – "Peki daha sonra?" – "Padişah olacağım…" – "Peki ya daha sonra?" Kısa bir an duraksar vali ve; – "Hiç" der… Sadece gülümser perişan kılıklı adam…

  12. küçük bir gezinti yapacaktım bloğunda ; belki de gelişimle gidişim bir olacaktı.hayat koşuşturmacası dediğimiz o boşluğa dönecektim belki de.sevdiğin yazıyı(gülümsemek cevabımız olsun) konuk defterine ekleyip kaybolacaktım pırlantam.kaybolamadım,neden bunu yapamadığımı biliyorsun:) konuk defterini kilitleyen o anlamlı yazı ile geri döndüm.insanın ruhuna haykıran bu yazıya dalıverdim.düşünebilen İNSAN KENDİNDE YOK OLUR VE YİNE KENDİNDE VAR OLUR.uzaklarda değil, kendini tanıyabilen insanın meziyetidir yokluk ve varlık.YARADANI TANIYABİLDİĞİMİZ ÖLÇÜDE , KENDİMİZİ DE anlayabiliriz.VE KENDİMİZİ ANLAYABİLMEK BAŞKALARININ DÜNYASINA GİREBİLMENİN ÖN ŞARTIDIR ÖYLE DEĞİL Mİ PIRLANTAM?BU HARİKA yazı için teşekkürler…o sevdiğin yazıyı eklemeden gidemeyeceğim, Gülümsemeye söz veriyorum. Leo Buscaglia der ki, "Günün başlangıcındaki ruhsal durumunuz, o gün ilişkide bulunduğunuz herkesi etkiler." Ruhsal durumuzun düşünceleriniz kadar bakışlarınızdan da etkilendiğini biliyor olmalısınız. Günün sabahında yüzümüzden yansıyan duygu, günün akşamına kadar yaşadıklarımızı şekillendirecek. Ya mutluluk saçacağız çevremize ya da üzüntünün yayıcısı olacağız.Bazı insanlar canlı, heyecanlı ve güler yüzlüdürler. Onların çalışma azmiyle dolu olduklarını görürsünüz. Bakışları ışıl ışıl parıldar. Seslerinden heyecan fışkırır. Çünkü hedefleri vardır; çünkü ideallere adanmışlardır; çünkü anlamlı işler uğrunda uykularını terk etmeye gönüllüdürler. Karamsarların düşünmediğini düşünürler.Gününüze nasıl başladığınızı anlamak için yarım saat düşünme fırsatınız oldu mu? Örneğin bu sabah aynaya baktınız mı? Evinizden çıkarken aile üyelerinize nasıl baktığınızı hatırlıyor musunuz? Yoksa gözleri fark etmediniz mi ve nasıl baktıklarını görmediniz mi? Fark etmeyenler, fark edilmeyi hak etmiyorlar. İnsan aynadır; karanlık olan karartır, parlak olan aydınlatır. Kalabalık şehirlerin sabahındaki şu gürültülü koşuşturmaları izleyin. Eğilmiş başlar, nereye baktığını bilmeyen gözler… Donuk simalar, gülücükten mahrum, umutsuz, bezgin, bitkin, şefkate muhtaç garipler göreceksiniz. Kim bilir, hangi sınavın sorusunu, hangi arabanın taksitini düşünüyorlar?Oysa küçük kuşlar, sabahın ilk ışıklarında, ağaçların dalları arasında ibadet edercesine dans etmeye girişmişlerdi. Ekipler halinde uçuşmuşlar, konuşmuşlar; hareketlerinden neşe, seslerinden huzur okumuştunuz. Bir dakikalarını bile durgun ve donuk geçirmediklerini görmüştünüz. Fırtınaysa, onlar açıkta; sıcaksa, onların serinleticisi yok. Yiyecekse, kışlık bir şeyler depolayamazlar. İçten şükreden gönüller için her sabah bir bahardır, bir diriliştir. Bugün niceleri bu sabahı göremediler. Biliyoruz ki insan sevinenle sevinecek; üzülenle üzülecek kadar engin bir ruhla yaratılmıştır. Ama bu insan evsiz serçeden, arabasız arıdan daha umutsuz, daha bitkin olmamalıdır.Gerçekte mutluluk başkalarına verilebilecekler arasında en ucuzu ve en kolayı olduğu halde en değerlisidir. Saygı ve sevgi bakışı yeter. Yüzüne baktığınızda kalbinize heyecan veren, mutluluk saçan bir insan varsa ondan kaçmazsınız. Ümidi öyle insanların gözlerinde bulur, şefkati onların sözlerinde tadarsınız. Kibir dostluğu katleder.Bugün yüzüne baktığınız kaç kişiyi gülümsettiniz? Sevinçli selamınızı ruhundan okuyan kaç kişi sesinizi duyma bahtiyarlığına erişti? Kaç kişiyi bir yığın dert arasından çekip huzura çıkardınız?Ya da kaç kişiye ilk yüzleştiğiniz otobüs durağında somurttunuz? İş yerinize girer girmez, kaç mesai arkadaşınıza "seni önemsemiyorum, sevmiyorum ey paçavra!" anlamına gelen boş bir bakışla "günaydın!" deyiverdiniz.Herkes ve her şey sevgi bekler. Evrenin Yaratıcısı bile, sevgisine ve lütfuna karşılık sevgi bekliyor yarattıklarından. Sehpanızın üzerindeki menekşe bile, günler ve geceler boyunca, "beni sevin" diye yalvarıyor.Şehirlerin sevgisiz, saygısız sokaklarında savrulmak zorunda kalan insanlar, kalplerini karamsarlığa kaptırıyorlar. Bizler taştan dağlara dönüşen dargınlıklarımızı, gittiğimiz yerlere taşımakta neden bu kadar ısrarcıyız?İslam Peygamberi (asm) insanlara öyle iyi davranırdı ki, herkes en çok kendisini sevdiğini sanırdı. Hz. Ali (ra) der ki, "İnsanlara öyle iyi davranınız ki, düşmanlarınız bile ölümünüze ağlasınlar."Öyleyse kendime söz veriyorum, duvara bile bol bol gülümseyerek bakacağım. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, yıldızlara gözlerimle gülümseyeceğim. Yapayalnız mıyım? Olsun. Beni izleyen sevgili meleklerin hafızasında da, somurtkan bilinmek istemem. Bu bazen ikiyüzlülük mü olur? Karanlık bir kalbi gülümseyen gözlerde gizlemek şerefli bir ikiyüzlülüktür.(Muhammed BOZDAĞ)hayırlı günler pırlantam.

  13. S.A gül yürekli can kardeşim güzel birkonu yüreğine ellerine sağlık olsun mevlam daim seninle olsunYA RABBİ!… Kendimi sana bıraktım. Sırtımı sana dayadım bütün yalvarış ve korku hissi sanadır. Senden başka sığınak ve kurtuluş yoktur. Allah\’ım senin verdiğine kimse mani olamaz. Senin verdiğini de kimse veremez. Senin hükmettiğini kimse reddedemez senden başkasının rızkı fayda vermez. Allah\’tan başka Allah yoktur. Yalnız o vardır. Ona hiç bir ortak yoktur. Mülk onundur. Övgü on dır. O diriltir. O öldürür. İyilik yalnız onun elindedir. O her şeye kadirdir. Ona dönülüp gidilecektir. Bütün hareket ve kuvvet o pek büyük ve şerefli yüce olan Allah\’ındır. selamlar sevgiler hayırlı geceler dualarım seninle kardeşim

  14. Dua Ey Rabbimiz! Gücümüzün zayıflığını, çaremizin azlığını ve insanlarca önemsenmeyişimizi sana şikayet ediyoruz. Bizi kendi gözümüzde küçük, fakat insanların gözünde büyük eyle.Ey Rabbimiz! Senden rahmetini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, her türlü günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, cennet ve Cemal\’inle şereflenmeği ve cehennemden kurtuluşu dileriz.Ey Rabbimiz! Bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahlarımızı mağfiret et. Senden işimizde rüşde hidayet etmeni istiyor, nefislerimizin kötülüklerinden sana sığınıyoruz.Ey Rabbimiz! Bizi yücelt, eksiğimizi- gediğimizi gider, bize rızık ihsan et, bizi salih amellere, güzel ahlaka ilet. Zira bunların salih olanına ancak sen ulaştırır, kötülerinden de ancak sen alıkorsun.Ey Rabbimiz! Ciddiyetimizi şakamızı, zulmümüzü ve haksızlıklarımızı, hatamızı, kastımızı mağfiret buyur. İtiraf ediyoruz ki bu kusurların hepsi bizde vardır, ihsan ettiğin nimetlerin bereketinden bizi mahrum etme, mahrum ettiklerinle de imtihan etme.Ey Rabbimiz! Her işimizde esas olması itibariyle dinimizi ıslah et. İçinde geçimimiz olan dünyayı ıslah buyur. Döneceğimiz yer olan ahiretimizi ıslah et. Hayatı her türlü hayırları artırmamıza vesile kıl. Ölümü de her türlü şerlerden kurtulup rahat etmemize vesile yap.Ey Rabbimiz! Bizi, Seni çok zikreden, Senden çok korkan, Sana çok şükreden, Sana çok itaat eden, Sana karşı içi saygı ve huşu ile dopdolu olan, dua dua yalvaran ve durmadan Sana teveccüh eden insanlar eyle.Ey Rabbimiz! Sana güzelce ibadet etmeyi istiyor, Senden doğru yolda azim ve sadık diller selim kalpler dileniyoruz. Dillerimizdeki düğümleri çöz, onları güçlendir ve istikamet ver. İçimizdeki kinleri, nefretleri ve hasedleri sök al.Ey Rabbimiz! Senden hayırlı işler yapmayı, kötülükleri terk etmeyi, fakirleri sevmeyi, bizi bağışlamanı, bize merhamet etmeni ve insanların fitnesini murat buyurduğunda fitnelere düşmeden bizi vefat ettirmeni dileriz.Ey Rabbimiz! Senden; Senin sevmeni, Senin sevdiklerinin sevgisini ve bizi Senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini dileriz. Senden tertemiz bir hayat, dosdoğru bir ölüm, rezil etmeyen ve ayıpların sayılıp dökülmediği bir dönüş istiyoruz.Ey Rabbimiz! Senden hidayet, takva, afiyet ve zenginlik istiyoruz. Bize talihsiz ve nankör olmayan, şirkten arınmış, tertemiz kalpler lutfeyle. AMİNN Selamlar Sevgiler hayırlı günler diliyorum Can AHMED Kardeşim MEVLAM daim seninle olsun

  15. Gurbet gülünün dikenleriDertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzüle üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır… Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeler kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor… Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin? Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun… Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de… Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana? Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim? Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki? Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”… Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; “biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin… Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin… Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın… Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye… Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın… Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibiSELAM VE DUALARIN EN GÜZELİ ÜZERİNİZE OLSUN AHMED ABİM HAYIR VE SEVGİ İLE KALIN HAYIRLI BİR HAFTA GEÇİRMENİZ DİLEĞİ İLE ALLAH\’A(C.C.) EMANET OLUN

  16. s.a hayırlı akşamalar abi 🙂 emegine saglık

  17. “Gerçek bizi özgür kılar.” Evlerimiz varsa, yıkılabilir. Huzurumuzun sütunları devrilebilir. Umutlarımızın çatısı çökebilir. Özlemlerimizin tül perdeleri yırtılabilir. Mutluluğumuza açılan kapılar kapanabilir. Sevdiklerimiz varsa, gidebilirler ve gidebiliriz. Yolumuzu ayrılıklar kesebilir. Kalbimizden kan çekilebilir. Göğsümüzde aşk sönebilir.Paramız varsa, tükenebilir. Eksilebilir elde ettiklerimiz. Ayakkabılarımız çekilebilir ayaklarımızın altından. Yokluğun kollarına düşebilir bileziklerimiz. Yangına kaptırabiliriz şehrimizi. Canımız varsa, çıkabilir. Yaralanabiliriz her ölüm haberinde. Hüzün toprağına bulanır ruhumuz toprağa verdiklerimizin donuk gözlerinde. İsmimiz silikleşebilir ömür defterinden yüzümüzdeki her kırışığın çentiğiyle. Yıkılmışsa evimiz, devrilmişse huzurun sütunları, kaybedebiliriz diye üzerine titrediklerimizin prangasından kurtarırız kalbimizi. Ne suyun kesilmesi üzer bizi, ne kahvaltının keyifsizliğine takarız. Tek bir nefese indirgenmiş varlığımızı yeniden keşfederiz tükenmişliğin avuç içlerinde. Küflü raflar arasında hiç umulmadık zamanda bulunmuş bir mücevher gibi pırıl pırıl bir huzurun dizi dibinde buluruz kalbimizi. Köşeyi döndüğümüzde bir teselli bekler belki bizi. Hep yürüdüğümüz sokakta sek sek oynayan kız çocukları. Epeydir selamlaşmadığımız komşumuzun telaşsızca caddeye açılan penceresi. Azıcık ürktüğümüz sokak köpeğinin hırıltısı. Yan daireden sızıveren kızartılmış ekmek kokusu. Mutluluk olduğunu unuttuğumuz mutluluklar taze bir bebe çığlığı olup yeniden doğar bıkkınlığın rahminden. Sütunları ayakta tutmaya çalışırken unuttuğumuz, odamızı genişletme arzusuyla bir kenara ittiğimiz kuru ekmek tadını yeniden keşfederiz. Yıkılabilir olan yıkılmışsa, yıkılacakların korkusuyla yaşamaktan kurtuluruz. Yıkılmışlıktan sıyrılır ruhumuz.Çekip gitmişse sevdiklerimiz, yitirmişsek yitirilecekleri, yalnızlığın buzdan odasında göğsümüzü inip kalkarken gördüğümüzde, belki ilk defa yaşatıldığımızı fark ederiz. Sayabiliriz nefeslerimizi. Gürültüler bittiğinde, koşturmalar kesildiğinde, çamurlar silinip tozlar dağıldığında, bir yudumcuk soğuk suya hazırlandığını hissederiz çatlak dudaklarımızın. Belki ilk defa su içeriz. Çökmüşse duvarlar, dağılmışsa oyuncaklar, ezilmişse şehrimizin yüzü bir titreyişte, titreye titreye yeniden eve döneriz. Sabaha ertelenmiş sıradan bir öpücük serinliği, duymazdan gelinmiş öylesine bir “anne!” çağrısı, nasılsa vakit var diye yüz üstü bırakılmış tek kırıntılık bir sevgi ifadesi, hiç yoktan eve geç kalındığı için ıskalanmış bir kapı arkası kız çocuğu neşesi yaldızla yazılır sıradanlığın defterine. Büyüttüklerimizin üstünü çizeriz bir anda, küçük gördüklerimizin altı çizilir gönlümüzde. Ters yüz ettiğimiz dünya düzelir. Alt üst ettiğimiz önceliklerimiz hak ettikleri yere yerleşir. Paramız geçersizse artık bir ölümün eşiğinde, ne pazarlık iştahımız kalır ne kaybetme endişemiz. Paranın hayat etmediğini görürüz ilk defa. Biriktirme hevesi kayıp gider parmaklarımızın arasından. Sahip olma arzumuz küllenir dudak uçlarımızda. Çoğaltma hırsımız cansız düşüp yığılır ayak diplerine. Tuz buz olur güvendiklerimiz. Toza çamura bulanır allayıp pulladığımız hayallerimiz. Delik deşik olur inandıklarımız. Yeni baştan yazarız kalbimizi. Paraların çekildiği boşlukta, hırsların süpürüldüğü köşede, kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı ıssızlıkta, nefesimizle baş başa kalırız. İlk defa. Can çekilmişse tenden, bir heveslik arzu kalmamışsa gözlerde, bir nefeslik durak kalmamışsa yüzde, ne güzel teslim ederiz toprağa sevdiklerimizi. Bir gün bizim de toprağa güzelce teslim edilesi “sevdikler”den olacağımızı hesaba katmadan severiz, sevilmeyi bekleriz. Sevdiklerimize acı ve beklenmedik bir “sensizlik” çoğaltıyoruz her adımımızda. Evlerimizde hazin yıkıntılar, ürkütücü viraneler ağırlıyoruz yiyip içtikçe. Ceplerimize ellerin iteceği, gözlerin savuracağı geçersiz paralar koyuyoruz her defasında. Canımızı acıta acıta kopacağımız, yüreğimizi yırta yırta ayrılacağımız bağlılıklar büyütüyoruz tattığımız her mutlulukta. Yıkılmasından korktuklarımızın yıkılmasının üzerinden, yitirilmesin diye üzerine titrediklerimizin yitirilmesinin ardından nice sabahlar geçti. Ve o sabahtan bu sabaha, her sabah bir melek kulağımıza şöylece fısıldadı: “lidû li’l mevti, vebnû li’lharâb.”* Bir bilebilseydik keşke, “gerçek bizi özgür kılar.” ( *) “Ölmek için doğuyorsunuz, harab olsun diye binalar yapıyorsunuz.”Hayırlı geceler oğul selam ve dua ile..

  18. Sevgi ve korku, Allah için olmalı——————————————————————————– Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kâinatın râbıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi\’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın, havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihâl, o muhabbet ve havf, ya halka veya Halıka müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir. Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez. Şu halde, havf elîm bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile, sanem-misâl dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder. Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehevânî sevmekler, bahsimizden hariçtir.) Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refâkat etmiyor, senin rağmına müfârakat ediyor. Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun. Evet, Halık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ, bir yavruyu korkutup, sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sînesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem\’asıdır. Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır. Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm olur. Hem, Allah\’tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur. Hem, Allah hesâbına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor SLM VE DUA İLE HAYIRLI GÜNLER CAN ABİM

  19. AHLAK VE DİNDARLIK Kur’an ve sünnetin arz ettiği önemli hususlardan biride Müslümanlara sunulan ahlaki rehberliktir.Kur’an’a bakıldığı zaman içerisindeki buyrukların çoğunun ahlaki olduğu,ilk bakışta ahlak alanıyla ilgili olmadığı sanılan buyrukların arka planında hedeflenenin bile ahlaki bir yaşam olduğu görülür.İbadetlerde buna dahildir.Öyle ise Kur’an’ın esas itibari ile bir ahlak kitabı olduğunu ve insanları ahlaki bir yaşama yöneltmek amacıyla gönderildiğini söylemek hata olmasa gerek.İnsanın rabbi ile,kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerini düzenlemeye yönelik bu buyruklar bütünüyle insanın olgunlaşmasını hedef almıştır. Hz Peygamberin hayatında sergilediği örneklikte ahlaki bir örnekliktir.Kur’an zaten buna işaret etmekte ve :SEN EN YÜCE AHLAK ÜZERESİN buyurmaktadır.Öyle ise Kur’an;ahlaki yaşam tarzını hayatında en iyi tatbik eden insan olarak bizlere Hz Muhammed’i takdim etmektedir. Gerçektende onun hayatının Kur’an’ın bu tebiti istikametinde olduğunu görürüz Çünkü o ailesine karşı çok iyi davranan arkadaşlarını her zaman kendisine tercih eden ihtiyaç sahiplerini gözeten ve çevresindekilerin kalplerini asla kırmağan kötü ve kaba konuşmağan hasta ve düşkünleri her zaman kollayan biri idi Onun hayatı ile sözleri son derece uyumlu idi Ne sözü eylemini nede eylemi sözlerini yalanlardı Bu durumda Kur’an ve sünnet eksenli bir hayattan ne anladığımız gerektiği sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hatta şunu söyleyebiliriz;Hayat Kur’an ve hadislerdeki buyruklar ile Hz Muhammed’in örnek yaşantısıyla ne kadar uyumlu ise o kadar iyi bir Müslümanlıktan söz edebiliriz Bu yüzden kişi sorumlu olduğu ibadetleri ne kadar özenle ve isteyerek yerine getirebiliyorsa kulluğunun bir parçasını o kadar iyi gerçekleştiriyor demektir Dolayısıyla ibadet ve ahlaki yaşantının eş değer bir şekilde hayat içerisinde yer alması durumunda bir müslümanın olması gereken dindarlığı sergilediği söylenebilir Ancak kişi ibadetlerine son derece önem vermesine rağmen insanlarla olan ilişkilerinde zafiyet sergiliyorsa ve etrafında bulunanlar ondan hoşnut değilse burada bir sorun olduğundan söz etmek durumundayız. Bunun yanında kişi ahlaki değerlere son derece önem veriyor ve çevresindekiler tarafından iyi bir insan olarak tanımlanıyorsa kullarla olan ilişkileri açısından iyi bir hayat sergilemiş demektir. Ancak aynı insan Allah’ın kendisini yükümlü kıldığı ibadetleri yerine getirmek hususunda zafiyetler sergiliyor ve ihmalkar davranıyorsa kanatlarından birisi eksik demektir. DİNDARLIK İslam’ın inanan insandan istediği güzel dindarlık ta,bilgiye önem vermek bilgiye dayanarak ibadet etmek,sorumluluk bilinciyle hareket etmek,medeni ve adil davranmak ve iyi ahlaka sahip bulunmak esastır.Bilgi olmaksızın dindarlığın güzelleşmesi mümkün değildir.Bilgiye dayanmayan kulaktan dolma bir dindarlık İslam ın benimsemediği bir dindarlıktır. Kur’an’ın ilk inen ayetinin Oku emri ile gelmesi bilgiye dayalı dindarlık için önemli bir referanstır.Elbetteki bu ilahi emir boşuna değildir.Ayrıca Kur’an’ın bazı Ayet lerinde takvaya dayalı güzel dindarlığın ancak ilimle ortaya konulabileceğine işaret edilmektedir.Bir başka ayette ise:Deki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkı ile düşünür(zümer 9) Ayete dikkatlice bakıldığında dini yaşantının bilgi ile doğrudan bağlantılı olduğu görülmektedir.O halde bilme,bilgi ile hareket etme,bilinçli olma islamda makbul ve güzel dindarlık için gereklidir. Bilgiye dayanmaksızın ortaya konan dindarlıkta,insana kaba,softa,ham yobaz dedirtecek bir görüntü olmasına karşın;bilgi ve eğitime dayalı dindarlıkta insanı cezbeden,haz ve huzur veren bir görüntü olur.Dindarlığın istenen dindarlık olmasında elbette salt bilgi yeterli olmaz.Bilgiyi doğru kullanma,farkındalık,estetik boyut ve güzellikte gerekir.Güzel dindarlıkta güzel ahlak şarttır.Güzel dindarlıkta başkalarına kibar ve nazik davranmak,zarar vermemek son derece önemlidir. İslam öyle bir dindarlık istemektedirki,Müslüman o dindarlığı ile düşmanlarını bile kendisine dost edinebilir.Şu ayetten bu sonuca gitmek mümkündür: Kötülüğü en güzel bir şekilde sav.O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse,sanki candan bir dost olur(Fussilet 34) İnsan elbette kendi doğrularını benimser.Hatta bunları karşısındaki insanlara karşı savunabilir.Ancak bunu yaparken,öteki insanlarında kendi doğruları oldığunu ve ya kendisinden daha iyi bir çizgide bulunabileceklerini göz ardı etmemesi gerekir.Bu yapılmadığı,karşısındakiler ötelendiği,dışlandığı an şiddet başlamıştır. İnsan kendi anlayışını mutlak doğru olarak benimsediğinde,diğer Müslümanlara kafasındaki İslam dairesi içinde yer vermiyor demektir. Sonuş olarak iyi bir dindar,Kur’an ve sünnetin ön gördüğü ibadet ve güzel ahlakı hayatına hakim kılandır.Buda, takva sahibi olmak,kimseye zarar vermemek,güzel davranışta bulunmak,komşularla iyi geçinmek,haksızlıkla en iyi şekilde muamele etmekle gerçekleşir.Yani islamın özüne uygun davranmak,doğru bilgiye dayanarak dini yaşamak

  20. her zamankı gıbı ahmet abıcım .yıne insanın ta icinde derın sızılar bırakan bı konuya yer vermıssın .rabbim enemizden sıyrılıp O\’nda hakiki varlığı bulmayı cumlemıze nasib etsın . \’\’şu avare dunyade bicare nev\’ı beşer içinde sahipsiz hamisiz bir surette ,aciz miskin bir insan dnyanın sultanıda olsa kac para eder.işte bu avare nevı beşer içinde,bu perişan fani dunyada insan sahibini bulmasa malikini tanımasa ne kadar biçare ve serkerdan olduğunuherkes anlar.eğer sahibini bulsa ve malikini tanisa o vakit rahmetine iltica eder .kudretine istinad eder bu vahşethah dunya bir tenezzuhgaha doner bır tıcaretgah olur.\’\’ B.ZAMAN SAİD NURSİ .insan gerçek manada enesinden sıyrıldığı kadar vardır .Allah razı olsun abıcım bu kadar kargaşa bulanıklık ıcınde bıze kendımızı dınlememızı hatırlatan bu yazın ıcın tesekkur ederım rabbım daım etsın bu guzellıklerı selam ve dua ıle

  21. Hazret-i Adem, hicret ma’nâ ve ruhunun vaadettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için, cennetten dünyaya uzanan bir uzun sefere çıkmış.. Hazret-i Nuh, karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.. Hazret-i İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmış.. Hazret-i Musa, anne evinden Firavun sarayına ondan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.. Hazret-i Mesih eski peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmiş.. ve bu dönemin ilk kudsîleri de eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdi. Çağın kudsîlerine gelince; onlar “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa onun mükâfatı Allah’a aittir” diyerek dünyanın her yanına dağılacak ve asrın gerektirdiği usûl ve metodlarla soluklarını her tarafa duyuracaklardır. Onların bu hicretleri sayesinde imâna, Kur’ân’a uyanacaklar olabileceği gibi, vicdanlarında dostluğu ve diyalogu duyanlar da olacaktır. Evet onlar, Hira Dağından ruhlarına akseden mirası, gezip her yerde soluklayacak.. ümitsizlikle uyuşmuş gönüllere diriliş yollarını gösterecek.. mantıkla İlâhî varidatı birden duyup, herkese duyuracak.. kalp ile Kur’ân arasındaki engelleri kaldırarak şu birkaç asırlık ayrılığı sona erdirip bir en büyük buluşmayı sağlayacak ve hareketlerinin tamamen imân, aşk ve heyecan yansı olduğunu, günümüzün sarsık, yeisle kıvrım kıvrım ve tutarsız çocuklarına öğreterek, onları fâni hayatın dar ve boğucu atmosferinden kurtarıp bir kere daha onlara var ve hür olma yollarını, sevme ve saygılı davranma adabını öğreteceklerdir.SELAMLARIN VE DUALARIN EN GÜZELİ ÜZERİNE OLSUN NUR YÜREKLİM…CANIM ABİM…VE BİR DAHA TEKRARLAMAKTA FAYDA VAR:"Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa onun mükâfatı Allah’a aittir”

  22. "Hayat cevheri, tek başıyla bir mucizedir. Hayat, kainatın özeti hükmündedir. Hayatın benzerini yapmak, sebepler açısından mümkün değildir. Çünkü sebepler içerisinde en zeki ve ihtiyarı en geniş insan olduğu halde, hayatı değil vücuda getirmek mahiyetini bile anlamaktan aciz kalmaktadır. Demek hayat, kainatta mevcut olan hiçbir unsurun malı olamaz. Zira hangi mahluka bakarsak görürüz ki, ya hayata hizmetkardır ya da hayatın emanetçisidir. Bu nedenle, onların hayatı meydana getirmeleri düşünülemez. Öyleyse hayat, ancak hayatı kendinden olan zata aittir…."Dualarınla kardeşim Rabbim razı ve hoşnut olsun inş.

  23. Ben sana hediye etmiştim tüm yağmurları, sende can bulsun diye damlacıkları”Ötelere sevdayı hatırlatır yağmurlarNaftalin kokulu duygular, yüzünü yıkar.Uyanır, dirilir de o nedamet duygusu,Sağnak sağnak ağlatır gecikmişliğe.Yürekler yaralı, dillerde hep yâr!Mahcup, mücirim, göğe açılır kollarGökten yağmur yağmur pişmanlık yağar..Amin der melekler tevbelerine..Belki de kimseler görmesin istiyor insan, ağlarken gözünden akıttığı umutlarını…Kimseler bilmesin diye köşe bucak sakladığı sevda yüklü yüreğini…Gözbebeklerine terkedilen sevdaların acısında damlayan gözyaşlarını…Vaktidir işte!Hazır yağmur yağarken de ağla dilediğince, kim görecek, kim bilecek, kim hesap soracak ki? Herkes ıslanmama derdinde… Islan özgürce, dilediğince! Senin olsun tüm yağmurlar, senin olsun terk edilmiş şu sokaklar… Hazır yerler ıslak, üst baş ıslak, yüz göz ıslak, kim farkedecek, üç beş damlada günahını akıttığını.. Hadi, ağla da bahar gelsin çöllerine!Hem farkındasın, itiraf et… Ağlamak çok yakışıyor sana. Ağlarken daha bir benziyorsun insana.-İnsan haa! Ne vakitten beri?-Kalu bela?-Unuttun ama?Ağla, sırasıdır işte, göklerce ağla, bulutlarla ağla günahlarına! O yürüyen kara bulutlar, ömründür senin, seyreyre. Çakan şimşekler gökte değil, kalbinde. Gök gürlüyor, dinle! Yüreğinin derinlerinde…Ve yüreğin; işte gözlerinde!Kararan göklerden, kapkaranlık geceden daha kara gözbebeklerinde… Kendine o en çok yakıştırdığın isimle… Kapkara, günahlar kadar, rüyalar kadar, umuttur diye koştuğun o yollar kadar kara… Temizle, vaktidir işte. Hem kim görecek, kim duyacak. Yıkan, paklan, Rabbini an!! Ne güzel; ıslanıyorsun! Yağmur değil, gözyaşı seni ıslatan… Bunu bir sen biliyorsun bir de seni bilen!Yağmur dindiğinde, geç ayna karşısına ve gülümse… “İşte, benim, ben Allah’ın kuluyum”, de! Nasıl olsa yine yağar diye heveslenme, kirletme ruhunu yeniden, tertemiz sakla emaneti, bakarsın yağmaz bir daha yağmur, çağrı gelir aniden, vaktin olmaz yüreğini ıslatmaya gözyaşlarınla…Sevinç Durmuş Dua ve muahbbetlerimle güzel kardeşim…Selamlarımı gönderiyorum inş..

  24. Yıldızların altında İşimiz gitmek…Hangi yolda nasıl gittiğimizi yıldızlar bilir…Ama durduğumuzu zannettiğimiz zaman da gideriz…Çünkü zaman içimizden geçer…Etrafta ne kadar çok dağ, ne kadar çok vadi ve ne kadar çok orman var…Önümüzde bir yol kıvrılır gidilesi hâlbuki ama merak insanı bitirir…Merak zamanın yol arkadaşıdır gönül çelen…Ya yolun sonu için bir kestirme varsa?Ya yolun sonunda kavuşulacak olan, orada değil de, şuradaki dağın ardındaysa…Veya ağaçların arkasındaki vadinin?İşimiz gitmek…Gideriz.Durduğumuzu zannettiğimiz zaman da…Çizdiğimiz zikzaklar…Tırmandığımız yokuşlar…Saptığımız patikalar…Hep uzaktan duyulan sesler… Hep uzaktan görünen havai fişek cümbüşü…Ve hep olduğunu sandığımız gösterişli kapıların arkası içindir…Hep…Yıldızlar her şeyi görür yukarıdan…Ama fısıldamazlar bir türlü labirentin çıkışını…Ne umarız ve ne buluruz bu yolculukta?Anlamaya çalışmadan çoğu zaman, gideriz…Doğarken alnımıza iliştirilmiş berattır “yolcu” sıfatı…Geriye dönemeyiz…Duramayız…Durduğumuzu zannettiğimiz zaman da gideriz…Keşfettiğimiz vadiler, tırmandığımız zirveler, içinde kaybolduğumuz ormanlar dipsiz bir kuyudan çektiğimiz sudur; kandırmaz…Ağustos güneşini içimizde taşırız.Bir ateştir o…Aşktır…Kimini oldurur…Kimini öldürür…Yıldızlar her şeyi görür yukarıdan ama fısıldamazlar…Yeryüzü ölülerin türbesidir yekpare…Yekpare bir mezarlığın içinde, kendimize ait olanı aramaktır yaptığımız; farkına varmayız…Hangi yolda nasıl gittiğimizi bu türbenin gökyüzü kubbesindeki kandiller bilir…Yeryüzündekiler birer birer sönerken…Murat Başaran ***************Geriye bıraktıklarına dön bak sonra. Kayda değer mi hayatın gerçekten? Yoksa sanal koşuşturmacalar da mı tüketiyorsun zamanı acımasızca.. sıyrıl kalıplarından şimdi. Kalıp uğruna harcama zamanı.. biliyorsun ki, vücuduna esir ruhun aslında. ALLAH razı olsun anlayanlardan hayatına tatbik edenlerden olmak duası ile emeğinize sağlık.s.a.

  25. emeğine sağlık kardeş..ELLAH razı olsun..

  26. Kelimeler dolanıyor dilime konuşmaya çalıştıkça bağlanıp kör düğüm oluyor.Kalakalmışım suskunluğumla başbaşa.\’Keşke\’lerle dolu cümleler birikiyor içimde.Haykıra haykıra içimi dökmek isterken,konuşamamışlığım bir hançer gibi saplanıyor yüreğime.Bir ses duymak isterken,inadına sessizliğin sesi çınlıyor kulaklarımda.Issızlığın derinliklerinde çırpınıp duruyorum.Ne zaman tutacak bir el arasa ellerim karanlıklarda,yalnızlığıma tutunuyorum hep.Gözlerim benliğimi bulmak için gittiği heryerden,kaybolmuşluğumu bulup getiriyor.Çareler ararken çektiğim acılara,çaresizlikler bir tokat gibi çarpılıyor suratıma. Uykusuz gecelerin kucağındayım,rahat bir uykuya dalıp tatlı rüyalar görmenin hasreti sinmiş yatağıma.Hazan mevsiminde umutlarım,dökülüyor tek tek. Tebessümlerin yerini burukluklar almış artık.Ve iç çekişlerim, unutulmuşluğumu hatırlamanın ardından gelen.Hayallerim hayal olmuş,umutsuzluklarımsa bir ağ gibi örülüyor etrafıma.Yağmur öncesi çakan şimşekler var gözlerimde.Boşanmasını istedikçe,gözkapaklarım bir set oluyor inadına gözyaşlarıma.Tam hıçkıra hıçkıra ağlayacakken,tutulup kalıyorum olduğum yerde. Paslanmış ümitlerim ellerimde kalakalmış, sevinçlerimi yitiriyorum.Güz mevsiminde çöken sis gibi ümitsizliklerim çöküyor üstüme.Ve ansızın esen rüzgarın getirdiği hüzün dolu havayı çekiyorum ciğerlerime isteksizce.Çöllerde ki susamışlığımla,sabahın ayazında donmuşluğumu yaşıyorum aynı anda.Üzüntülerimin donduran soğukluğuna karşı,bir parça mutluluk arayan yüreğim yangın yeri sıcaklığında.Kör olmuş duygularım hissedemiyorum,düşünceleriminse kırılmış kolu kanadı çırpınıyor avuçlarımda yaralı bir kuş gibi.Kurduğum düşler bir bir enkaza dönüşüyor gözlerimin önünde.Kalmamış yakınımda kimsecikler,yanıbaşım bile çok uzaklarda duruyor.Son bir ümitle yorgunluğuma destek bulmak için baktığımda etrafıma,yoklukları avuçluyorum yıkılmışlığımla.Geçmek bilmeyen saatlerin sancılı saniyeleri bir ok gibi delip geçiyor kalbimin ortasından acıtarak.Zaman düşman olmuş bana artık.Geri gelmesini istediğim,toz pembeli,acısız,sancısız,sevinç ve mutluluk dolu çocukluğumu istedikçe,hayatla tanışmışlığımın sorumluluğunu hatırlatıyor ve kendi ayaklarımın üstünde durmam gerektiğini söylüyor,acemiliğimi,tecrübesizliğimi,yalanla doğrunun birbirine karışmışlığını,dostla düşmanın belirsizliğini bile bile itiyor hayatın içine.Ayaklarıma prangalar vurulmuş kaçamıyorum.Bütün sorumluluklar sırtıma yüklenmiş zor taşıyorum. Sudan çıkmış balığın çırpınışı gibi çırpınıyorum çıktığım çocukluğumun ardından.Ve gördüğüm acımasızlıkları,kötülükleri,vefasızlıkları kınamak için kurduğum cümlelerin kelimeleri bağlanıp kör düğüm oluyor dilimde.Ne zaman konuşmaya kalksam "Sus" deyip ağzımı kapatıyor ellerim.Suskunluğumu,konuşamamışlığımı gözlerime yüklüyorum anlatmak için.Bir çift göz arıyorum,derdimi anlatacağım,içimi dökeceğim,suskunluğumu bozacağım.Ama yok hiç bir göz anlamıyor gözlerimin dilinden.Hiç kimse kulak vermiyor konuşan gözlerime.Gözlerimde susuyor anlatamamışlığın yorgunluğuyla.Ve ben artık suskunluğumdaki sessizliği dinliyorum ıssızlığın içinde.(Nuri Osman Karan)selam ve dua üzerine olsun hayırlı işler can kardeşim….

  27. Bir Saatiniz Kaldı Dr. Nazım İNTEPE Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, \’doktor bey\’ hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum. Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16–17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:—Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu! Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:—Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.—Aldığı ilâçlar yanınızda mı?Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.—Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.—Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?—İki saat kadar olmuş.Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:—Hımm! Yazık, çok yazık!Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:—Ne yapacağız doktor bey?Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.—Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar… Üstelik de geç kalmışsınız. Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:—Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?—Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını… Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını… Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! \’Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.\’ diyorum kendi kendime. Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:—Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:—İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; \’Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm… Yaşamak ve ölmek… Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek… Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek… Ölüme her an hazır olmak… Veya kendini hazır hissetmek… Kısacası ölümü kuşanmak… Hayata ve ölüme anlam kazandırmak… Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:—Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:—Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah\’ı hatırlasın; kul olmayı… Ölümü ve sonrasını da tabii ki… Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:—Yoksa sende mi inandın öleceğine?—Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi. *) Yaşanmış bir hâdisedir selamların ve duaların en güzeli seninle ve sevdiklerinle olsun abisinin gülünden abisine selamlar saygılarımla….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s