… “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor…Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor…

Çağırıyor…
 
Kimi?

Neye, nereye?

Çağırıyor… “Oku” diyor, çağırıyor. Gözü üzerimizde. İlk insandan bugüne kadar, bütün insanların her hâlini, düşebileceği her durumu görüyor, gösteriyor. Çıkış yolunun ve çözümün nerede olduğuna da işaret ediyor. Biz duyalım, duymayalım, “O” devamlı çağırıyor. Dâveti hiç bitmiyor.

Tarih önümüzde, insanlık kitabı da karşımızda. Doğruyu ve yanlışı öyle emin ve öyle gerçek çizgilerle anlatıyor ki, çağrısına uymamak, kaybetmek demek, ya da kaybolmak… Yüreğimizi yakacak pişmanlığın adım adım her safhasını biliyor, bildiriyor. Girdiğimiz yolun sonunun, nereye çıkacağını bilip, bizi daha baştan uyarıyor.

Hiçbir insan, tarihin hiçbir döneminde yalnız bırakılmamış. Ulvî bir kılavuz, İlâhî bir kitap, ya da harika bir ilham nurunun yardımıyla korunmuş. Hep güzele, iyiye, doğruya çağırmışlar insanı. İçinden ve dışından bu sesler, hep yükselmiş, hiç kesilmemiş. Devamlı uyarılmış, sürekli çağrılmış insan. Bazen uymuş bu dâvetin sesine, bazen kulak tıkamış. Yollar dümdüz değil, engeller çok. İçten ve dıştan saldırmaya hazır düşmanlarımız çok. Şeytanın orduları, bazen dost şeklinde gözüküp öyle aldatır insanı. Ayartmanın her türlüsü söz konusu.

Ama insan hiç yalnız kalmamış. İmam Gazalî; “Hakikatlere ermek, daima delil ile olur zannedenler, Allah’ın geniş ve sonsuz hikmetini daraltmış olurlar” diyor. Hele insan hayra ve güzelliğe doğru bir adım atsın, ne açık kapılar bulacaktır önünde.

Uzak mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür. Başarı, boş duranın değil, çalışanın hakkıdır. Yüksek bir idealden feyiz almadıkça, hakikate götüren en kısa yol olan o nuranî yolu izlemedikçe, mutlu sona ulaşması zor insanın. Kitabın çağrısı hiç bitmiyor ve bitmeyecek.

Allah’ın büyük bir lütfudur bizlere Kur’ân-ı Azîmüşşân. O yüce kitap ki, bizi, insanları hiç yalnız bırakmıyor. Onun çağrısına hangi durumda ve mekânda olursak olalım, uymadıkça, gerçek mutluluğu tadamayacağız. Huzurun hasını ve âlâsını asla bulamayacağız.

Kur’ân’ın rehberliğinde değişen hayatları, hidayete erenleri çok duymuşsunuzdur. Aslında her an, imanın tazelenmesiyle, ruhun cenneti olan hidayet nimetine hepimiz muhtacız. Hava gibi, devamlı o nimeti içimize çekmedikçe yaşamak zordur, azab olur.

Kur’ân çağırıyor. Anlaşılmayı, okunmayı, yaşanmayı bekliyor. Bu çağrıya geç de olsa uyup, sıkıntı ve huzursuzluktan kurtulmalıyız.

Ondan uzak kalmanın, okuyamamanın acısını hep söylüyoruz, dile getiriyoruz, itiraf ediyoruz. Fakat belli vakitlerin dışında, bu cennet iklimine dâvetli olduğumuz hâlde, bir türlü tam lâyıkıyla geçip giremiyoruz. Nedendir acep?

Samimî bir niyet, tam bir iştiyak ve ihtiyaç hissetmedikçe, bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Pişmanlığımızın sürüp gitmesine izin vermemeliyiz. O bizi, bize lâzım olan bilgiye çağırıyor. O bilgiyi yaşamaya dâvet ediyor. Zaten insanın bilgisayardan üstünlüğü de, bildiklerini yaşaması değil mi?

İmam-ı Şâfî; “İlim, sadece öğrenilen değil, yaşanılandır. Yaşanılmayan ilim, geçmeyen para gibidir” diyor.

Evet, dağınıklığımızı toparlayacak, kapalı yollarımızı açacak, zihnî ve fikrî derinliğimizi bize tekrar bahşedecek olan tek yol, O’nun dâvetidir ve O’nun çağrısıdır. Kulaklarımızın pasını silmek, bir gönül doktoruna uğramak için, risâlelerin şefkatli sayfalarına sığınmak vaktidir. Kalbî ve ruhî takfiyemizi, tam ihtiyacımızı hissederek okuyup, bir çıkış yolu bulabiliriz. Bu yol önümüzde açık duruyor.

Kur’ân, kendi hayatını yaşamakta olan insanların başlarından geçen herhangi bir tarihî hadise gibi gelip geçmiş bir olay değildir. Bir toplum, bir devir, hatta dünya, onun gelişi için özel olarak hazırlanmıştır. Bu hazırlıkların bir kısmı yüzyıllarca sürmüş, nihayet şartlar tamamlanınca Kur’ân gelmiş ve yapacağı her şeyi birer birer yapmıştır.

Kur’ân, çağlara sığmayacak değişimleri, bir insan ömründen de kısa bir zamanda gerçekleştirmiştir.

Kur’ân’ın insanlık âlemi üzerindeki etkisini incelerken, bir noktayı dikkatten uzak tutmamak gerekir. Bu etki, iki taraflı bir uyum ve hazırlığın sonucudur. Bunların bir tarafında Kur’ân, diğerinde ise onu benimseyen insanlar vardır. Onlar, işittikleri sözü anlamaktan da öte, onun meziyetini fark edebiliyor, işittikleri anda, o kelâma vuruluyorlardı.

Ünlü Arap dilcisi el-Asmaî, çok güzel şiir okuyan bir kız çocuğunu takdir ettiği zaman, kızın cevap olarak; “Bu da bir şey mi?” deyip, Kur’ân’dan şu âyeti okuduğunu: “Böylece Musa’nın annesine ‘Onu emzir’, diye vahyettik. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu deryaya bırak. Korkma ve üzülme; biz sana onu kavuşturacağız ve onu peygamber yapacağız.” (Kasas Sûresi, Âyet 7) ve “Bu âyette iki emir, iki yasak, iki haber, iki müjde var. Allah’tan başka kim bunları iki satırda toplayabilir?” dediğini anlatıyor.

Daha çocukluk çağlarında bile kelâmın meziyetlerini ayırt etmeyi refleks hâline getirmiş bir toplum, Kur’ân’a karşı ilgisiz kalamaz. İnanmayanlar bile onun tiryakisi olmuşlardır. Birbirlerinden habersiz Kur’ân’ı dinlemeye giderlerdi, yeri geldiğinde secdeye kapanırlar, secde etmeyi gururuna yediremeyenler, yerden toprak alıp alnına sürerlerdi. Eğer Kur’ân, sözün değerini bilmeyen bir topluma inmiş olsaydı, her halde bu etkisini gösteremezdi. Yağmur, rahmet ve hayat getirir; ama yağdığı toprak, toprak olursa. Hele bir de o yağmur, tohumla buluşursa, insanlık ne baharlar görür, ne mevsimler yaşar. Tıpkı Saadet Asrı’nda olduğu gibi.

Kur’ân’ın âşıkları hiçbir zaman eksik olmadı. Onu okurken, nefes alır gibi, su içer gibi okumalıyız. Mu’cize arayanlar için başka bir şeye ihtiyaç var mıdır?

Kur’ân’ı okuyan, onun sesinden huzur ve sükûn kokusu alır. Hükümdarla köleler onun önünde diz çöker, dersini dinlerler. İlim arayan ondan alır, adalet isteyen ona yönelir, mutluluk arayan onda bulur, ahlâkı çirkin olan ve onu güzelleştirmek isteyen, dersini ondan alır. Bu dünyada ne aradığını öğrenmek isteyen, cevabını onda bulur.

Kim olursa olsun, saf bir ruhla ona yönelen, Âlemlerin Rabbi’yle baş başa bir sohbet hâlinde olduğunu bilir. Aslında insana okumak, anlamak, konuşmak, yazmak bunun için öğretilmiştir; beyan nimeti bunun için verilmiştir.

Onun içindir ki hayatımızın en önemli yerinde bulunması gereken şey hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerim’dir. Onun herhangi bir sayfasını açan, hangi ihtiyaç ile ona başvurmuş olursa olsun, kendisine yarayan şeyleri bulur mutlaka, eli boş dönmez. Ama şu da bir gerçek ki, dünya nasıl Kur’ân’ın inişi için hazırlandıysa, bizim de önce kendi özel dünyalarımızı onun için hazır hâle getirmemiz gerek.

Kur’ân, açıklayan bir kitap olduğu kadar, açıklanan bir kitaptır da. Onun en önemli açıklayıcısı ise kendisidir. Kur’ân, sahabelerin yaptığı gibi yaşanarak anlaşılacaktır ancak. Bunun sonucu ise sadece Kur’ân’ı anlamak değil, hayatı da anlamaktır. Hayatı doğru bir şekilde anlamak ve yaşamak için, Kur’ân’dan başka bir dâvet, ondan başka bir çağrı ve kaynak yoktur.

Her nimet, bir fiyat ister; Âlemlerin Rabbi’ne muhatap olmanın şuuruna varmak ve bu duyguyu ayakta tutabilmek, O’nun kitabına ve hitabına gereken değeri vermeye bağlıdır.

Her zaman ve O’na da tam el açacağımız an, ne engeller çıkar karşımıza, sormayın… “Ayda yılda bir namaz, onu da şeytan komaz” demiş ya eskiler, aynen öyle.

Dünyevî ve lüzumsuz birçok meselenin ağırlığı altında ezilen fikir ve ruh dünyamız, ciddî bir temizlik istiyor.

Bembeyaz bir sayfada, bir küçük siyah nokta hemen kendini gösterdiği gibi, Kur’ânî yolun mânevî havası da en küçük bir lekeyi kaldırmıyor. O zaman, mazhar değil, memer oluyoruz. Borunun içinden giden su gibi, fikirler üstümüzden akıp gidiyor. Evet, bir yerlere ulaşıyor ama bize bir fayda temin etmiyorsa, içinden geçtiği boruya bir yararı olmuyorsa suyun, biz sadece arada taşıyıcı oluyoruz. Oysa o bilginin bizim içimizde de yeşermesi ve kök salması gerekir. Rabbim, bu ihtiyacımızı görüp, perişanlığımızı hayra dönüştürmenin yollarını açsın İnşallah. Kur’ân’la ve Nurlarla yeniden haşir neşir olmamızı, nurânî bir iklimin içine girmemizi, cümlemize nasip eylesin.

Allah’ım! Kuru bir dilekten ve niyetten öteye, bu ihtiyacımızı tam yürekten yaptığımızı biliyorsun. Sana her şey ayan beyan. Kitabının dâvetine, çağrısına uymayı, okumayı, yaşamayı azmeyleyen, cezmeyleyen kullarından eyle. Âmin…

Sahilde duranın ya ayakları dalgalara değer, ya da eline çer çöp geçer ancak. İnci, ondan öteye. Kur’ân denizine dalmalı. Sahilde oyalanmamalı. “Hû” diyelim, Bismillah ile. Yolumuzu, ruhumuzu aydınlatacak bu denize, bin bir istifadenin temini için biz de girelim, dalalım, gavvas olalım.

“Kur’ân’a daldım, gafletten uyandım” diyenlerden biri de niye biz olmayalım?…

Ne güzel der Bediüzzaman: “… Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâları söyler.” (Sözler, 385) “Ve yine Kur’ân’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san’atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder. Kur’ân dahi elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor.” (Mektubat, 188)

İnsanın doğruyu ve hidayeti bulması nimet olduğu gibi, onda devam edebilmesi de büyük bir nimettir. Çünkü insan kalbi daima değişebilmektedir. Kalbimizin haktan sapmaması için Peygamber Efendimiz’in (asm) şu duâlarına biz de gönülden âmin diyelim:

“Ey kalplere sebat veren Allah’ım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl.” (İbn-i Mâce)

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî)

“Allah’ım! Kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azîm kıl.” (Buhârî) 

Selim GÜNDÜZALP

Reklamlar

27 Yanıt

  1. "Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hala akıllanmaz mısınız?" (Enbiya-10)Allah her daim razı olsun.. çok güzel bir paylaşım… selam ve sevgiler abim….

  2. Her nimet, bir fiyat ister; Âlemlerin Rabbi’ne muhatap olmanın şuuruna varmak ve bu duyguyu ayakta tutabilmek, O’nun kitabına ve hitabına gereken değeri vermeye bağlıdır.Allah c.c. ebeden ve daimen razı olsun oğul.hepimizin hayatında dikkat etmesi öncelik vermesi gereken bir konu.çok güzel bir paylaşım. selam ve dua ile…

  3. ALLAH HER DAİM RAZI OLSUN SENDEN ABİM..NE GÜZEL PAYLAŞIMLAR HER ZAMANKİ GİBİ.EMEĞİNE SAĞLIK BİDENEMMMMM.SAYGILARIMLA…***********************************************************Dualarıma içtenlik ver, ey Rabbim Her ihtiyacımı sana muhatap olma vesilesi eyle Fısıltılarımı da, iç çekişlerimi de,suskunluklarımı da dua diye kabul eyle Her duamda sonsuz yakınlığını hissetmeyi, hiç bitmez ihsanını tatmayı nasip eyle Rabbim, bana beni Sen verdin Verdiğin yüzünden Senden yüz çevirenlerden eyleme beni Rabbim, elimdekiler Senin elindendir Elimdekiler yüzünden Seni unutanlardan eyleme beni Bu fani hayatımı ebedi hayatın başlangıcı eyle Kalbimi sana kul olmakla ihya eyle Kulluğumu daim eyle Hatalarımı Sana yakınlaşma vesilesi eyle Günahlarımı da Sana yönelme bahanesi eyle Pişmanlıklarımı Senin kapına yüz sürme sebebi eyle İnandığım gibi yaşat beni Seni görür gibi yaşat beni Senin nazarında sahih eyle imanımı Ey Rabbim Kalbime En Sevgili\’nin[asm] muhabbetini koy Kalbime seni seveni sevmenin lezzetini tattır Ruhuma Seni sevmekle sevinmenin müjdesini indir

  4. Enes bin Malik anlatıyor: – “Bir bayram günü idi. Biz Nebî -sallallâhu aleyhi ve selem- ile camiden çıkmış menzillerimize dönüyorduk. Çocuklar bayramın neşesi içinde oynuyorlar, kuşlar gibi cı­vıldaşıyorlardı.” “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çocukları çok severdi, onların bu neş\’elerini bir zaman seyretti. Fakat, karşıda bir yavru mahzun bir vaziyette durmuş o da oynayan çocukları seyrediyor ve yüzünde hiç bir neş\’e, sevinç eseri görülmü­yordu. Rasûlullâh -aleyhisselâm- bu yavruya doğru gitti. Ona se­lâm verdi. Neden diğer çocuklar gibi oynamadığını kendinden sordu. O yavrucak cevabında:” – “Efendim, bugün bayram onların, neş\’eli günler onların. Elbetteki bayram onlara. Zira, kendilerinin ana ve babaları var. Benim ise kimsem yok. Babam bir muharebede şehit düşmüş, annem bir zata vardı, üvey babam bana bakmıyor, beni sokağa bıraktılar. Benim de babam olsaydı şimdi ben de bayram yapardım. Bayram benim neyime? Garibin bayramı ekmek bulduğunda, sırtına elbise, ayağına ayakkabı giydiğinde olur. Benim ise babam yok, karnım aç, ayağım çıplak, sırtım açık nasıl oynayabilirim? dediğinde; “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- gözyaşlarını tutamayıp mübarek sakalı üzerine dökülüverdi. Nasıl dökülmesin, bu yetimin zârından arş-ı âlâ titremiş, kürsiy-i ilâhî yerinden oynamıştı. O raûf, rahîm olan onsekiz bin âleme rahmet olarak gönderilen şefik, bu hale ağlamaz mıydı? Kalbinde merhamet, şefkat, iman bulunan her insan bu hale ağlardı. Rasûlullâh -aleyhisselâm- o yavruyu saçlarından okşayarak:” – “İster misin bundan sonra senin baban Rasûlullah, anan Aişe, ablan Fatıma, enişten Haydar-ı kerrar, kardeşlerin cennetin delikanlıları olan Hasan ve Hüseyin olsun deyince, çocuk efendimize hitaben:” – “Sen Allah’ın Rasûlü Muhammed -aleyhisselâm- mısın?” deyip Efendimiz’in ellerine sarıldı. Efendimiz bu yavruyu elinden tutup hane-i saadete götürdü. İşte, Muhammed ümmeti olan, önderine uyarak Rasûlünün yaptığını yapar.

  5. BİR GÜLÜŞÜN ÖZETİ… BİR SİNYAL GELİR minik bir bebeğin kafatasının içinden.Sodyum ve potasyum iyonları yer değiştirir. Elektrik akımı hızla yayılır. Gideceği yere, göz açıp kapayıncaya kadar ulaşır. Yüz siniri, mesajı alır. Yedi bin sinir hattından oluşan ağın, sadece belli bölgelerine iletir sinyali. Belirli hatlar, belirli kaslara mesajı aktarır.Ağzın etrafında, yanaklarda, gözlerin çevresinde kaslar oynaşır.Kaslarla beraber deri harekete geçer.Bebek gülümser.***Olayın geçtiği yer, varlık âleminin en olağanüstü eseridir: insan yüzü.El kadar bir alanda, kâinat estetiğinin bütün orantıları özetlenmiş, güzellik denen büyülü kavram bir cisme bürünüp belirmiştir. İnsan yüzünün bir benzeri yapılmaz. İsterseniz, sayısız sanatçıların hayalgüçlerinin ürünleriyle karşılaştırın insan yüzünü. Uzay filmlerindeki hayalî canlıları tek tek gözünüzün önünden geçirin. Hepsi de kaçınılmaz bir şekilde insan yüzünden yola çıkarak resmedilmiştir ve hepsi de çirkindir onların. İnsan yüzüne benzemeyen bir yüz, kimsenin ne elinden çıkar, ne aklından geçer. O güzellik ve benzersizlik, bir bebeğin yüzünde, insanlığın zekâ ve hayalgücü birikimine meydan okur.***Eğer insan yüzü bir portre gibi cansız ve hareketsiz bir güzellik sergileseydi, yine onunla rekabet edilmezdi. Fakat bir yüz hiçbir zaman hareketsiz kalmaz. O, en sakin ânında bile şekilden şekle girmekte, kendisine özgü o muhteşem diliyle konuşmaktadır. İnsan yüzündeki hareketleri, biz derinin üzerinden izleriz. Çünkü yüzdeki hareketleri gerçekleştiren kaslar, diğer bütün kaslardan farklı olarak, deriyle de irtibatlandırılmıştır. Yüzümüz şekilden şekle girebiliyor ve sayısız anlamları dile getirebiliyorsa, bunun sebebi, yüz kaslarımızın bu özelliğindedir. Besbelli ki, insan yüzü, konuşturulmak istenmiş ve konuşacak şekilde düzenlenmiştir.***Yüz kaslarımız her an faaliyet halindedir. Onlar, yüzümüzde binlerce farklı anlamı dile getirirken, biz çoğu zaman bunun farkına varmayız bile. Bazan dilimiz bir anlamı ifade ederken, yüzümüz onun tersini söyler ve yalanımızı ele verir. Bir göz kırpma, bir tebessüm, bir öpücük, hiç düşünmeksizin yaptığımız şeylerdir; bu işlemleri gerçekleştirirken kafatasımızın etrafında nelerin olup bittiğini bilemeyiz. Oysa bir dostun yüzüne gülerken kullandığımız kaslar, hasmımıza kaş çatarken hiçbir işe yaramayacaktır. Kaşlarımızın inip kalkması da birbirinden farklı işlemlerdir; kasların biri onları yukarı kaldırır, bir başkası aşağı indirir. Gözkapaklarını iç taraftan kapatan kas başka, dışarıdan kapatan kas yine başkadır.***Yüz kasları arasında, gözlerin ve ağzın etrafına atılmış iki tane ilmek vardır ki, bunlar, yüz de dahil olmak üzere, vücudumuzun bütün kaslarından farklı şekilde düzenlenmiştir. Bu kasların hiçbir kemikle bağlantısı yoktur. Ağız etrafındaki kasın bu yapısı sayesinde biz o ve u seslerini telâffuz ederiz; öpmeyi mümkün hale getiren de yine aynı kasın bu yapısıdır. Gözlerimizi kısarken de, bu defa göz etrafındaki kaslarımızın kemiklerden bağlantısız şekilde yaratılmış olmasından yararlanırız. Küçük bir ayrıntı gibi görünen şeyler; ama hangimiz bunların herhangi birinden mahrum kalmayı göze alabilir?***Bir insan yüzü, sadece kaşını, gözünü oynatmakla kalmaz. O konuşur.Nasıl konuşur ve ne söyler?İşte onu anlatmaya sıra geldiğinde, bir bebeğin bir anlık ifadesini tercüme etmek için binlerce kelimelik sözlüklerin yetersiz kaldığını hissedersiniz.Bir bebek gülücüğü deyip geçmeyin.O gülücük için, o minicik vücudun derinliklerinde, sayısız hücreleri, organları ve sistemleri içine alan, son derece karmaşık ve o derece de kusursuz bir operasyon gerçekleşmektedir.Gülen bebekse eğer, konuşan, kâinatın en göz kamaştırıcı sanat eseridir. Ümit Şimşek

  6. “İnananlar için hala vakit gelmedi mi ki, Allah’ın zikrine ve inen Kur’an’a karşı saygı duyup yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar!” Hadid suresi- 16.Ondan uzak kalmanın, okuyamamanın acısını hep söylüyoruz, dile getiriyoruz, itiraf ediyoruz. Fakat belli vakitlerin dışında, bu cennet iklimine dâvetli olduğumuz hâlde, bir türlü tam lâyıkıyla geçip giremiyoruz. Nedendir acep?Samimî bir niyet, tam bir iştiyak ve ihtiyaç hissetmedikçe, bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Pişmanlığımızın sürüp gitmesine izin vermemeliyiz. O bizi, bize lâzım olan bilgiye çağırıyor. O bilgiyi yaşamaya dâvet ediyor. Zaten insanın bilgisayardan üstünlüğü de, bildiklerini yaşaması değil mi?İmam-ı Şâfî; “İlim, sadece öğrenilen değil, yaşanılandır. Yaşanılmayan ilim, geçmeyen para gibidir” diyor.Allah razı olsun…selam ve dua ile kardeşim

  7. “İlâhi! Kabul Senden, red Senden. İlâhî, şifâ Senden, dert Senden.İlâhî! Her şeyi gülzâr ettinse ânı ittim. İlâhî! Elime her ne sundunsa ânı tuttum.İlâhî! Gönlüm oduna her ne yaktınsa, ol tüter. İlâhî! Vücudum bağına her ne diktinse ol biter.İlâhî! Dil verdin, zikrinden ayırma; gönül verdin fikrinden çevirme. İman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle.”Bir güne bir iyilik yetmez. Rabbim hayrı ve iyiliği seller, sebiller gibi akıtsın…Sinan Paşa’nın duâsıAllah c.c. razı olsun Can abim. Rabbim nice güzellikleri paylaşmayı nasip eylesin inşaAllah, selam ve baki dualar ile…

  8. “Ey îman edenler! Allah’tan ittikâ edin. O’na yaklaşmak için sebepler araştırın ve O’nun yolunda cihâd edin ki felâha eresiniz.” (Mâide, 35)\’\’Kitap\’tan sana vahyedileni oku! Namazı da kıl! Muhakkak namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah\’ın zikri/Kur\’an\’ı daha büyüktür! Allah, neler yaptığınızı biliyor\’\’. (Ankebut-45)\’\’Bu Kuran senin ve kavmin için bir ders kitabınızdır. İleride bundan sorguya çekileceksiniz\’\’.(Zuhruf-44)"Ayettede apaçık bir şekilde bahsediyor bizim sorguya çekileceğimiz kitap Kuranı Kerimdir. Yani Kuranı kerim ilmini aldın mı bu ilme iman ettin mi bu ilim doğrultusunda yaşadın mı.Başka bir anlamda da bizler kuranı kerimin helalerinden ve haramlarından sorumluyuz başkasının bizlere belirttiği helal ve haramlardan değil…"Hayırlı günler.Selametle inş.

  9. KURBANBiz sıcacık yatakta uyanırken sabaha,Toprağa düştü Mehmet, “Sağolsun Vatan” diye.Peygamber kucağında götürüldü Allah’a,“Dalgalansın bayrağım, susmasın ezan” diye. Vedâ etti gururla, dünya denen gurbete,Azâd oldu, kuş gibi uçarak hürriyete.Toprak, sevgilisine son verirken hasrete,Kolunu açıverdi “Koynuma uzan” diye.Arkasından gözyaşı döküp, ağlarken millet,O, içmeye başladı Kevser’den tas tas şerbet.Havuzun kenarında toplandı ehli cennet,Gıptayla seyrettiler, “İşte kahraman” diye. Saf oldu melâike Mehmet’in sağ yanında,Altından köşk sundular Şühedâ Sokağı’nda.Dediler; “Müjde aldık, Resûl’ün otağında,Hazırlığa başladık, emretti Kuran diye.” Önceki tüm şehitler, duyar duymaz haberi,Tebrik için gittiler, gelen son misafiri.Kendisini tanıttı komşulardan her biri;Kimi “Hazreti Hamza”, kimi “Veli Can” diye.Tebessümle baktılar saçının kınasına,Elbet hepsi bilirdi, vâkıftı mânâsına.Sonra hürmetle selam saldılar anasına,Askere uğurlarken yakmıştı “kurban” diye.Kutlu olsun makamı, bilcümle şühedâya,Hazır binlerce Mehmet, canlarını fedâya.Dua eder ERBABİ, el açarak Hüdâ’ya,Bulunmaz bu rütbeden daha büyük şan diye. BASIMIZ SAĞ OLSUN VATAN SAĞ OLSUN MEKANLARI CENNETT OLSUN İNSALLAH.. KAHROLSUN TERÖR VE İŞBİRLİKÇİLERİ

  10. UMUTLA BEKLEYİŞTİR DUA Yürekten kopup gelen niyaz ,edeple eğilen baş ve gözden Süzülen bir damla yaştır dua… Sonsuz Kudret ve Merhamet Sahibinin kapısında heyecan, Ve umutla bekleyiştir dua…. Karşılıksız ,sınırsız verilmiş nimetlere teşekkürdür dua. Dostun dosta, sevenin sevgiliyle muhabbetidir dua. Dünya gurbetinden gerçek sılaya yöneliştir dua. Seher vakitlerinin kandili , Hak yolcusunu menzilidir dua. İslam olmaktır ,mümin olmaktır, özgür olmaktır ,kul olmaktır dua… Mümin bilir ki, ”insan “olarak “kul”olarak acizdir, muhtaçtır, gücü ancak istemeye yeter… Bilir ki, Yüce Yaratıcı “Gani”dir, Lütüf, Kerem ve ihsan Sahibidir, Cömerttir… Kendisinden istemesinden hoşnut olur. Kendisinden istiğna edilmesinden, Kendisine muhtaç olunmadığı, anlamına gelerek tavırlar sergilenmesinden ise hoşlanmaz, gazaplanır… Sevgili Peygamberimiz(sav) ,kulun duasının Yüce Allah nezdindeki önem ve anlamını de söyle ifade eder. “Kim Allah’tan dilekte bulunmaz , istemezse , Allah ona öfkelenir” (Tirmizi) Kulun duası ile ilahi Rahmet arasında doğrudan ve sıkı bir ilişki vardır. Duayı terk eden kimse, kendisini ilahi Rahmetten mahrum etmiş Demektir. İlahi Rahmetten mahrum olan kimsenin de duadan nasibi olmaz. Peygamber (sav) Efendimiz,bu ilişkiyi şu şekilde ifade buyurur. “Sizden kime dua kapısı açıldı ise,ona Rahmet kapılarını açılmış demektir”(Tirmizi) Mümin kulun Yüce Yaratıcı ile irtibatı öyle kalıcı ve sağlamdır ki, Hayatındaki hiçbir kırılma noktası onu Rabbi’nden uzaklaştıramaz , Aksine onu daha da yaklaştırır. Rabbi ile irtibatı kuvvetli olmayan insan, önemli bir konuda tercih yapmak durumunda kaldığında gerginleşir, strese girer. İyi bir mümin ise böyle bir durumda istihare duası okur… Günümüzde çoğu insan ,başına bir sıkıntı geldiğinde bunalıma girer, içkiye veya yatıştırıcı ilaçlara sığınır. Hakiki mümin ise , böyle durumlara “salat-i terficiye “okur .Bir çok insan, bir işin sonucu istediği gibi olmadığını isyan eder, lanet okur. Mümin ise,tevekkül eder ve “inna lillahi ve inna ileyhi raciün” diyerek kendisi için mutlaka bir hayır bulunduğunu düşünür. Evet ,mümin hayat tarzı bellidir… Gücünün yettiği tedbirleri alır ve Alemlerin Rabbi’ne sığınır. Yaşadığı her olay ,onun için bunalım ve stres kaynağı değil, Yüce Allah’la bir irtibat sebebidir. Yani,dua için bir vesiledir… Alıntı…

  11. BİZİ KİMSE YILDIRAMIYACAK..BİRİ GİDER , BİNİ GELİR..ŞEHİTLER ÖLMEZ.. bugün bir hüzündür yayılmış bloglara öyle gördüm.. rüzgar güzel esmiyor desenize.. Bulutlar da küsmüş… güneş desen ha küstü ha küsecek …yok yok olmaz öyle şey.. Gökyüzü sitemkar olacak şimdi.. almayın mavisini umutlarını..dertler sıkıntılar üzüntüleer … hepsi bizim için… mutluluk ve rahatlığın olduğu kadar..Akıntıya mı bıraktık kendimizi nedir.. Sürüklenip gidicekmiyiz öyle mecburi..hayııııııır… Akıntıya karşı ilerleyelim hep birlikte.. hadi verin ellerinizi! birleştirelim öyle ilerleyelim..kim durabilir kim engel olabilir ki bize biz istersek eğer…şimdi herkese bir kutu dolusu "UMUT" gönderiyorum… Açılmamış daha… Açın yüreğinizi izin verin de girsinler içeri…Dört mum yavaşca yanıyordu. Ortam çok sessizdi ve konuşmaları duyuluyorduİlk Mum konuştu; Ben ´BARIŞIM´ dedi Hiç kimse benim yanık kalmamı istemiyor biliyorum ki söneceğim dedi.Kısa süre sonra alevi azaldı yavaşca söndü.ikinici Mum konuştu; Ben İNANCIM dediNeredeyse herkes, beni artık gerekli görmüyor.O nedenle artık bana gerek yok dedi ve konuşmasını bitirdiAlevi azaldı ve söndüüçüncü Mum konuştu ; ben SEVGİYİM dedi yanık kalmam için artık gücüm yok insanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular dedi Alevi azaldı ve söndü Ansızın bir çocuk odaya girdi ve üç mumun yanmadığını gördü.“NEDEN YANMIYORSUNUZ SİZİN SONUNA KADAR YANMANIZ GEREKİR”dedi ve ağlamaya başladıdördüncü Mum çocuğa döndü ve ;“KORKMA BEN HALA YANIYORUM DİĞER MUMLARI YENİDEN YAKABİLİRİZ” ben UMUDUM dedi.Parlayan gözlerle çocuk umut adlı mumu aldı ve diğer mumları tekrar yaktı.“UMUDUN ALEVİ YAŞAMINIZDAN HİÇ EKSİK OLMASIN”ve böylece hepimiz UMUDU, BARIŞI, SEVGİYİ ve İNANCI sürdürebilelim…" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz" ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,S.A. BİDENEMMM..RABBİMİZE EMANET OL.CAN ABİM.SELAM VE DUA İLE.

  12. GiTMENuRi CaNGitme figan düşer denizlere sular çekilir yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür gitme bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk şaşırır yönünü rüzgarlar bütün pınarların suyu çekilir solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm gitme öksüz kalır içimdeki imge dağları saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm Gitme acılara mahkum olur yüreğim ardında fırtınalar kalır, ayrılıklar, anılar, yanlızlıklar boynu bükük aşklar, gözü yaşlı şarkılar alışamam yokluğuna, yokluğun ölüm gitme içimdeki bütün vagonlar devrilir bir kar yağar istasyonlara, üşürüm gel gitme sevgilim terketme benı umutsuz çaresiz bekletme beni gitme bütün ormanlar ateşe verilir kuşlarda gider bu kent de, ölürümgitme kal menevşeler açsın dağlarda sevince dönüşsün gökyüzü iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm yokluğuna alışamam yokluğun ölüm

  13. RAHMAN ve RAHİM olan ALLAH\’IM ! Gece çökmüş tüm yollarıma.karanlıklar yumruk vurur duygularıma, Ey Rabbi Rahimim,yol göster bana, Yürek yaralı,yürek aciz,yürek virane… Bu gönül ancak Senin dergahında biçare.. Ey Rabbi Rahimim ! İmdat eyle inleyen benliğime.. Gaflet el uzatır oldu bana.. Yusuf misali imanım kör kuyularda… Ben kendime zulmeden, Senden başka yok ki gidem… Ey Rabbi Rahimim yolları aç ,Sana gelem, Kapı bilmiyorum ,Senin kapından başka… Ey Rabbi Rahimim ! lütfeyle bir gülümse bu mecnun olana, Ey Rabbi Rahimim ! Yardım eyle ,kendime gelem, Yardım eyle ,benliği Sana teslim eyleyem…

  14. Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.Rabbimize karşı edepli olmak… Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı O’na gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek.İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin”, “Namazı ikame edin”, “Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna ererEMEGINE SAGLIK CAN KARDESIM SELAM VE DUA ILE

  15. Hayatımız boyunca birlik, beraberlik, kardeşlik sloganları atmışız. Kardeşiz demişiz. "Müminler ancak kardeştir" ayetini dillendirmişiz. Kardeş olmak zor, kardeş kalabilmek daha da zor bunu hiç hesaba katmamışız. Kardeş olmuşuz, arkadaş olmuşuz, dost olduğumuzu zannetmişiz. Dostum dediğimizi yeri geldiğinde bir kalemde atıvermişiz. Oysa dost, güvendiğimiz dağ. Ardından gidebileceğimiz kişi. Sırrımızı paylaştığımız, dertlerimizle dertlenen, sevincimizle sevinen yoldaş. Dost, her ne olursa olsun terk etmeyen! Yarıda bırakmayan! Kullanmayan, kullandırmayan. Dost unutmak sözünü literatüründen silip atan yürek. Mücadele arkadaşımız. Simidimizin diğer yarısının sahibi. Dost ayna, onda kendimizi gördüğümüz. Hüzünlendiğinde akıttığımız göz yaşlarımızın sebebi. Yalnızlığımızı kar gibi eriten, yüzümüze kapanmayan tek kapı. Tutunduğumuz dal, bizi düzeltmek adına uyaran. Omzu, başımızı koymaya her an hazır… Peki, biz birbirimizi sevdiğimizi söylemek için daha ne bekliyoruz? Bir zoru başarıp kardeş olduk, hadi daha da zor olanı başarıp kardeş kalalım. Ve kardeşimize, dostumuza sevdiğimizi söyleyelim. Dostluk ve kardeşliğimizi sevgiyle sulayalım. Sulayalım ki hiç solmasın. Sulayalım ki, yeşeren filizlerden dev sevgi fidanlıkları oluşsun. Sulayalım ki, bitiveren dostluklar ve kardeşlikler yerine, birbirini Allah için seven gerçek sevdalılar oluşsun. Kardeşim, dostum dediklerimiz sevdiklerimiz olsun. Kalp sevmekten yorulmaz, birbirimizi Allah için sevelim. Bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, karşılık beklemeden, şart koşmadan…. Hepinizi Allah için çok seviyorum. YÜREĞİNE SAĞLIK BİDENEMMM..,ELLERİNE ,EMEĞİNE SAĞLIK…EN EMİNE EMANET OL…. ALLAH YAR VE YARDIMCIMIZOLSUN..SENİ SEVİYORUM BİDENEMMM.

  16. Birbirinizle Çekişmeyin..::‏Allahu Teâlâ Hazretleri Enfâl Sûresinde “Allah’tan korkun ve birbirinizin arasını düzeltin” buyuruyor. Yani Allah’tan korkun ve Allah’ın gazabına sebep olacak tartışmalardan, anlaşmazlıklardan sakınarak aranızdaki hoşnutsuzlukları giderin. Müminler birbirlerine muhalefet ettikleri takdirde elbette ki, aralarında anlaşmazlık ve mücadele ortaya çıkacak ve birlikteliklik amacı yok olacaktır.Hak Teâlâ Hazretleri yine Enfâl Sûresinde “Birbirinizle çekişmeyin! Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabredin.” buyurmaktadır.Allahu Teâlâ mü’minlerin kendi aralarında çekişmelerini ve birbirleriyle ihtilafa düşmelerini yasaklamakta, böyle bir tehlike baş gösterdiğinde ortaya çıkacak iki sonucu da bizlere bildirmektedir:1- Bu halin başarısızlık, zaaf, soğukluk ve korku meydana getirmesi,2- Bu yüzden kuvvet ve azametin, kudret ve sebatın elden gitmesi.Şu halde, ancak kalpler ve gayeler birleştiği zaman başarı ve selamete ulaşılır, dilekler tam anlamıyla gerçekleşir.İşte bunun içindir ki, Hak Teâlâ Hazretleri insanların günde beş defa mescitlerde bir araya gelmelerini ve haftada bir defa camide toplanmalarını, senede iki defa bayram münasebeti ile bir yerde toplanmalarını ve ömürlerinde bir defa da hac vesilesiyle bütün beldelerden gelip Beytullah’ın etrafında birleşip Arafat’ta hep birlikte vakfeye durmalarını emretmiştir.Hak Teâlâ Hazretleri yarattıklarını, nezih şeriata tabi olmak, onun kanunlarını ve din kardeşliğinin içerdiği hakikatleri korumak, söz ve kalp birliği ile Muhammed ümmetinin bütün fertlerinin haklarını güven altına almak suretiyle Kendisinin bilinmesi, ubudiyyetin gerçekleşmesi ve rububiyyet haklarının yerine getirilmesi için yaratmıştır.Birbiriyle yardımlaşmak ve anlaşıp birleşmekteki asıl gaye de budur. Bunun içindir ki Hak Teâlâ Hazretleri mü’minlere “İyilik ve takvada yardımlaşın, fenalık ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” buyurmuştur.Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde “Birbirinize haset etmeyin, birbirinize helâke sürüklemeyin, birbirinize buğzetmeyin, kardeşçe Allah’a kul olun!” buyurmuştur.Hak Teâlâ Hazretleri bir âyet-i kerîmesinde “Onlar Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı da dosdoğru kılarlar. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar. Onlar, bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.” buyuruyor.HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA ILE ALLAH A EMANET OL KARDESIM

  17. Kaç nefes kaldı, ömürden geriye? İşTE GELDİK GİDİYORUZ, şu güzelim dünyadan… Kalanlara da, göçenlere de selâm olsun. Gönül niyazımız budur. Bir gün bir durakta bitecek yolculuk. O yolculuk ki, bir şey getirmeden gelip, bir şey götürmeden gitmek gibi yanıbaşımızda. Sadece ve sadece yaşadıklarımız güzelse, yaşayacaklarımız ondan da güzel olacak temenni ve duasıyla gidiyoruz toprağın bağrına doğru. Toprağın gecesine girmeden güne ve güneşe merhaba diyemiyor bir tohum.İnsanda toprağın gecesine girmeden ve ölmeden, mahşerin sabahına, cennetin baharına doğamaz asla. Batıyor, bitiyor diye bu hayat, boşuna dertlenme. Güzel dünyanın her şeyi, tadına doyamadığımız onca nimet burada kaldı diye yerinme. Asıllarının yanına, menbalarını görmeye gidiyoruz. Bu dünya çöllerinde unutmaz bizi Yaratan, şükür o Yaşatana. Tükenmez nimetlerin ve hazinelerin sahibi olana… Her senenin son ayında ve son günlerinde geriye dönüp baktığımda, savrulur ruhum, dört bir yana zerre zerre, dağılırım çözülürüm; geçiyor, bitiyor diye günlerim. Tükeniyor diye birbiri ardınca sayılı nefeslerim diye üzülürüm. Elimde değil. Bir yıl boyunca, yaşanmış nice acılar, işlenmiş nice günahlar sökün eder gelir de hatırıma, bir an için ümidimi kaybedecek gibi olurum. Her nefes bir imkânken, bir fırsatken, değil binbir günahın karasını ak etmek, samimi bir tövbenin koskoca bir ömrü bile akpak etmeye yeteceğini unuturum bazen. Þeytan, Rabbimin ümit ve rahmet kapılarını gözlerden gizlemeye çalışır. Kendine kapandı ya o kapılar, kıskançlığından ve düşmanlığından, o sonsuz rahmet ve gufran kapısından bin bir hile ve her nevi vesvese ile, insanı mahrum etmeye çalışır. Þeytan şeytanlığını yapacak, ama siz de siz olun, müminliğinizi yapın. Bir “euzu…” Çekip yolunuza çıkan şeytanı kovun, uzaklaştırın. Yoksa, rahat yok. Aziz Mahmut Hüdayi o güzelim şiiri ile halime, dilime ve gönlüme tercüman olur: “Günler gelip geçmekteler, Kuşlar gibi uçmaktalar.” O ne samimiyet ve içten bir söz ki, saniyelerin kanat çırpıp geçişini, kuşların kanatlarına yüklemiş de altı kelimeyle uçurmuş göklerimize doğru. Þimdi başımızı kaldırıp kendi semamızda günlerin ve saniyelerin geçişini seyrediyoruz kuşlar gibi, bulutlar gibi. “Temuru Merres-sehab” diyor bir ayet. İnsanın ömrü, bulutların geçişi gibi geçer gider diyor. Farkında olanımız kaç kişi? Her şey, ötelerden haberci ama şifreleri çözecek olan akıl ve kalbimizde derman kalmamış. Merakını başka yerlerde yitirmiş gibi. Baş taşı taşır, ama göz bir kılı çekmez. Kalbimizde bu küçücük daralmalarda ve sapmalardan üzgün ve yılgın kalır.. Ömrün her nefesinin ardından bir nefes daha tükeniyor. Geçen yılın değil sadece, geçen bir nefesin bile farkına varmak gerek. “Biribirinden mukaddes Alıp verdiğim her nefes İki dünyayı ayıran Bir ses değil, bir nefes…” Ömrün kıymetini bilen böyle diyor. Telaşa de gerek yok aslında. Yolcuyuz biz. Yolcuysak, yolumuzu edeb içinde yürümeliyiz. Bütün mesele bu. Hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiği bekleniyor ve isteniyorsa bizden, onu beklendiği ve istendiği biçimde yaşamalıyız. Zamanın ve ânın Yaratanının huzuruna vardığında, yaşadıklarının hesabını verebilmenin cehdi ve gayreti içinde olmalıyız. Bir gün, sayıla sayıla saniyeler bitecek ve son nefesin alınıp verilemiyeceği, ya da verilip alınamıyacağı bir noktaya gelinecek. Þimdiden geçen günlerin ve o günlerde bizden istenenlerin bir bir hesabını yapmak, dökümünü çıkarmak durumundayız. Hesaplayanlar var: “1825” Bu rakam ne mi? Bir yıl içindeki namaz vakitlerinin sayısı. Her vaktin muhasebesi yapıldığında, sorumlusu olduğumuz her ibadetin hesabında ibra olup, aklanıp temize çıkabilmek gerekiyor. Bunun içinde; zekatı, sadakayı, namazı, orucu fitreyi anne ve baba hakkını, kul ve komşu hakkını da düşündüğümüzde bir yılın hesabı, kolay geçmeyeceğe benziyor. Böyle bir yılın sonunda gülüp eğlenmenin yeri ne ki? Ateş bacayı sarmışken, hangi düğün dernek yapılır? Her yılın sonu, takvimler boşuna bitmiyor. Rabbimiz, bayram olsun, seyran olsun şenlik olsun diye bizi yeni bir yılın başına getirmiyor. Allah, kitabında güne, geceye, şafağa, yıla, asra yemin ettiğine göre, vaktin kıymetini bilelim, belki bir son fırsattır bir daha değerlendirebiliriz diye bu nimeti, yeniden aynı noktaya getiriyor. Vaktin kıymetini, ömrün kıymetini, elimizdeki bu tek sermayenin kıymetini bilelim diye… Rabbim bana bir gün daha fırsat verdi, bu günde yaşıyorum bunu nasıl değerlendirmeliyim diye düşünmelidir insan. Her yıl dönümünde bir muhasebe çilesi yaşanmak, insana yakışan bu. Ağzımızdan çıkan sözlerin, ellerimizden çıkan işlerin, ayaklarımızın yürüdüğü yolların, kulağımızdan beynimize ve kalbimize ulaşan her şeyin hesabı yapılmalı inceden inceye. Kolay değil bu… Sadece bir yıl için bile temize çıkmak kolay değil. Ya birde bütün ömrün hesabını vermek. İnsanlar olimpiyatlarda saliselik farklarla rekor kırıyorlar. Demek ki saliseler bile önemli insan hayatı için. Neler, ne zenginlikler sığıyor bir saniyenin içine. Ya bir ömre ne zenginlikler sığar? Sığdırılabilene… Acaba bir yılbaşında şenlik yapacak, gülüp oynayacak kadar güzel mi geçirdik geçen yılı? Kaç gönül yıktık, ya da kaç virane evi şenlendirdik? Kaç güzellik kattık dünyaya Allah için? İşte bunların hesabını verebilmeli insan… Selim Gündüzalp emeginize saglık ahmet bey abi yorumlarınız icin teşekkür ederim hayırlı cumalar….!

  18. Hatalar Bizden YanadırHata kusurnoksankötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğindeasla uzaklara gitmemeliyiz. Sorgulamalarımız bu yandaberi tarafta kalmalı. Soruları ve suçlamaları kendimize yöneltmeliyiz. Nefsimizin karnındadünyanın dalgalı denizindezamanın zifirî karanlığında çaresizkenYunus Âleyhisselâm’ın ardına düşmekten başka çaremiz yok. Bir Yunus istiğfarı ilebaşkalarını değil yalnız kendimizi ‘zalimlerden olmuş’ bilmeliyiz. Yusuf’un (as) çile kuyusuna insek dezindanına düşsek de“nefsim muhakkak kötülüğü ister; Rabbim merhamet ederse başka” demekten ötesi yok. Diğerlerinden önce kendimizi musibeti hazırlayan cinayette pay sahibi görmeliyiz. ‘Onlar’dan önce‘bizim’ tarafta cinayetin izlerini sürmeliyiz. Diğerlerinin cinayetlerini kendilerine bırakmalı ve biz kendimizi de hatalı bilmeliyiz. Kendimizdekendi tarafımızda düzeltilecek şeyler bulmalıyız.Yeni başlangıçları ciddi sorgulamalar hazırlar. Yeni başlangıçlaryeni niyetlertaze şevklermusibetin ardında saklı ‘mükâfat’ı hak ettirir.Musibeti getiren ‘cinayet’i keşfedemeyenmusibetin getirdiği ‘mükâfat’ı hak edemez. Kendi cinayetlerimizi gördüğümüz pencereden yeni bir sabahın ışıklarını bekleyebiliriz. Kendi pişmanlıklarımızın enaniyetimizin kabuğunda açtığı gedikten taze bir filiz olup yeniden doğabiliriz. Yeter kicinayetlerimizi görelimyeter ki pişmanlıklarımızı yanımızdan eksik etmeyelim. Hiç kimsehiç kimse önünde küçük düşmekten korkmadanhiçbir topluluk bir diğerine karşı kaybetme utancı yaşamadanhiçbir cemaat itibarını kaybetme telaşına düşmeden…Yaramız olsun ve gocunalım ne çıkar. Hatalarımız olsun kiistiğfarın tadına varalım. Bir güngeri dönüp bakıncapişman da olabilelim meselâ. ‘Bir daha asla!’ bile diyebilelim. Geçmişte şaşırmış da olabilelim meselâki doğruluğumuz sahih olsun. Katıkırılmazyıkılmazdokunulmaz zırhların içinden çıkalım. İnsan tenimizle kalabalıklara karışalım. Islanabiliryaralanabilirkanayabiliracıyabilir insan bedenimizle yürüyelim yeryüzünde. Günaha ve hataya bağışıklığımız yok; hatırlayalım; aksini de üstü kapalı da olsa iddia etmeyelim. Nihayet yeryüzüne cennetten indirilmiş insanlarız ve ‘kan dökebilir’ ve ‘fesat çıkarabilir’ olarak buradayız. Bırakın biraz da mahçup olalımpişman olalımutanalımüzülmüş olalım kisevincimiz dehamdimiz desürurumuz dahaklılığımız da sahici olsun.Dört köşeli kalıplar içinden sıyrılalımpürüzsüz şablonlardan çıkalım. Yalın bir eda ilehatadâr bir adem olarak var olalım. Yüreğimiz bütün savunmalardan uzakta kalsın. Aklımız ak ve karalar arasında tereddütle bekleyedursun. Kur’ân’ın ‘az daha gönlünü kaptıracaktı’ diye ifade ettiğikalıplardan uzakyapmacıksız Yusuf (as) tereddüdünü biz de paylaşıyor olalım. Sırça köşkümüzden çıkalımrüzgârda savrulalımayağımıza diken batsınyalın ayak kalalımsusayıp aç da kalabilelim. Hem sonraitiraflarımız da olsunsancılarımızı açık edelim. Sözümüzü hak ile batıl arasından zahmetle ve gayretle çıkarmış olalım. Söylediklerimizi yüreğimizde pişirmiş de söylemiş olalım. Acının içinden geçerek konuşalımşüphelerimizi yanımızdan eksik etmeden tebliğ edelim. Kendimizi de onarıma muhtaç görelim. Herkesle aynı kumaştan olduğumuzu bilelim. Biçimli olmak adınabuzdan kalıplara girmeyelim. Çözülelimeriyelim dağılalım toprağa karışalım. Böylecebaşka dudaklara kolayca erişebiliriz belki. Başka yüreklere hiç dirençsiz akabiliriz belki…"İktibasHayırlı cumalar.Selametle inş.

  19. Duayı kabul eden, dilekleri veren, vermeyi murad edince el açtıran, ancak sevdiği kuluna dua ettiren, sevmediklerinin elini ve dilini bağlayan ve kendisine yönelmekten alıkoyan ALLAHım!..Bizi affet!..Biz, Sevgilinin nuruna lâyık olmaktan düştüğümüz için bu hale geldik.O\’na lâyık olabilmek kimsenin haddi değil… Fakat lâyık olunamayacağını bilmenin liyakati herkesin vazifesi… İşte bu son inceliğe lâyık olamadığımız için bu hale geldik.O nur öyle bir nur ki, lâyık olmakta, topyekûn zaman ve mekâna, bu dünyaya ve ötekilere malik olmak var… Bu liyakatten düşmekte de, her türlü mahrumluk ve mahkûmluk…Her türlü mahrum ve mahkûm olduk.Bizi affet!..O Nur\’un vecd ve aşkı üzerimizdeyken, denizlere, yelkenleri ipekten ve çıpaları altundan kalyonlar indirdik; karalara da, yolunu viraneye çevirmek yerine mamureye döndüren ordular saldık. Padişahlara "Ayağa kalk, kanun huzurundasın" diye ihtar eden hâkimler yetiştirdik. Müspet bilgiler, medenî aletler, keşifler ve buluşlar, hep o Nur\’un kendi fert ve cemiyet aynalarımızda tecellisinden… O Nur\’u körleştirince de Şark\’ın son 5 asırlık macerası içinde bir zamanlar yaban domuzu hayatı süren Garplının sürü hayvanı olduk.Son yüz yıl içinde bizi bu halden kurtarmak isteyen hiçbir davranış şifa getiremedi. Zira o Nur\’a yeniden liyakat ve bu liyakati yeni zaman ve mekâna tatbik etmek Şuurlaştırılmadı. Ters yollara sapıldı. Bu ilerinin ilerisi şuurun sahiplerine "mürteci" dediler; ve onları, asıl din gözünde suçlu, O Nur\’a liyakati sıfıra indirici, vecd ve aşk mahrumu, din ve hikmet cahili kara yobazdan ayıramadılar.Onları, bize böyle muamele ettikleri için değil, bizi, bu muamelenin altından kalkamadığımız için affet!..Bizi, boynumuza geçirdikleri asırlık idam ipini kravat diye taktığımız için affet!.. Tek kelimeyle, "Müslüman" yaftası altında müslüman olamadığımız için affet!..Ve bize; kendi öz yurdumuzda asırlardır lütfen iskâna tâbi muhacirlere benzeyen gerçek müslümanlara, O Nur\’a liyakatin en ileri derecesini bahşet; ve ebediyet bestesinden şarkımızı ateşten ahenk helezonlariyle gönüllere nakşet!..Duamıza öyle bir tesir ver ki, kezzabın mermeri yediği gibi nefsimizin bütün oyuncak mabutlarını yakıp erittiğini, senin mücerret ve münezzeh birliğin etrafında hiçbir inanış pürüzü bırakmadığını görelim; ve sun\’î teneffüsle açılan bir baygın şeklinde bu milletin yavaş yavaş doğrulduğuna şahit olalım!..ALLAHım!.. Bizi hem af, hem adam et!..Allah c.c. razı olsun kardeşim…

  20. Prof. Dr. Hasan Kâmil YılmazKalp kelimesinin anlamlarından biri de değişkenliktir. İnsan kalbi, dış etkenlere açık olmasının sonucu devamlı olarak halden hale değişmekte ve içinde bulunduğu duyguları koruyamamaktadır. Fizik çevreden sosyal ve manevi çevreye kadar insan kalbi, kendisini kuşatan her şarttan etkilenmektedir. Manevi hayatın derinlik ve zenginliğinin artması ise kalbin istikametini müsbet yönde etkilemektedir. Tavsiye edilen ibadet hayatı ve nezih ilişkilerin hedeflerinden biri de kalbe sahip olmak ve kalbi korumaktır. Dış etkilerin çoğaldığı çağımızda son zamanlarda inananlar üzerine artan baskılar, kafalarda karışıklık, gönüllerde bulanıklık, kalplerde kayma ve davranışlarda yamulmalar meydana getirmektedir. Günümüz müslümanları adeta şu hadisin hükmünü yaşamaktadırlar: "Öyle bir zaman gelecek ki ümmetim sabahleyin evlerinden müslüman olarak çıkacak, akşam kafir olarak dönecek.". (bkz. Müslim, İman, 186; Ebû Dâvud, fiten, 1,2; Tirmizi, fiten 30; ibn Mâce fiten 9,10; Darimî, Mukaddime 32)İnsanların dini hayata karşı tavırlarının gevşediği çağımızda duyguları pekiştirecek, kalplerin kaymasını önleyecek bir koruyucu yardımcı unsura ihtiyaç var. O da sufilerin dilinde murakabedir.Murakabe lügatte denetlemek, gözetlemek, kontrol etmek, devamlı olarak asıl gayeyi; gayeler gayesini düşünmek demektir. tasavvuf kavramı olarak kalb ile devamlı surette Allah\’a bakmaktır. Gereğiyle amel etmek için, bir konuyu uzun veya kısa bir süre yoğun biçimde düşünmektir. Kulun sürekli olarak Rabbinin kendisinin bütün hallerini bildiğinin şuuruna varması ve Allah\’tan feyz beklemesidir. İbrahim b. Havvas der ki: "Dinin emirlerini yerine getirmek murakabe halini doğurur. Murakabe hali ise zahir ve batının Allah rızası için olması sonucunu doğurur." Demek ki murakabe halinin temel şartı emir ve nehy çizgisini korumaktır. Farzları yapmayan, haramlardan sakınmayan bir gönül sahibinin kalbini koruması imkansız denecek kadar zordur. Vasıti\’nin dediği gibi taatların en faziletlisi kulun Allah\’ın kendisini durdurduğu sınırda durması, Rabb\’ından başkasını murakabe etmemesidir. Ebu Muhammed Ceriri der ki: tasavvuf iki temel üzerine oturmuş bir binadır. Bunlardan biri murakabe diğeri şeriatı ikamedir. Nefs murakabe sayesinde korunur, şeriatı ikame sayesinde de zahir ve batın mamur olur.Muhasebe ile kul amellerini tartıp ölüm hazırlığı duygusuna ermeden murakabeye geçemez. Kul geçmişte işlediklerini kendi içinde hesaba çekip tevbe ile düzeltmeden murakabeye yol bulamaz. Yanlışlarını düzeltip her nefes alış verişinde Allah\’ı düşünen kul, bütün hallerinde O\’nu murakabe etmiş sayılır. Kişi Allah\’ın kendisi üzerinde murakıb olduğunu, kalbine agah bulunduğunu, bütün hallerini bildiğini, fiillerini gördüğünü ve sözlerini işittiğini bilir. Murakabe bir bakıma kalbi ve zihni teksiftir. Zihindeki ve kalpteki düşüncenin Allah zikri ve ahiret fikri etrafında yoğunlaşmasıdır. Hadis-i şerifte: "Dünyada bir garip veya yoldan geçen bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say.\’ (Buhari, Rikak, 3 ; Tirmizi, Zühd, 25) buyurulmuştur. Kendini kabir ehlinden saymak kalbi bir ameldir. Kalbi ameller, dünyevi ilişkileri azaltır, şehvet, gazap ve kötü ahlakı giderir. Telkin edilen adab ve vazifeler kalbi bir şeye teksif etmenin vesile ve yollarıdır.Psikolojideki "Dikkat bölünmez" ilkesinin ibadet ve gönül hayatında yoğun biçimde öne çıktığı durum murakabe halidir. Önünden insanların geçebileceği yerde namaz kılan kimse için sütre kullanılması tavsiyesi bile kalp dağınıklığının ortadan kaldırılması ve kalbi ilgisinin teke indirilmesi amacına yöneliktir. Nitekim hadis-i şerifte: "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun. Bir şey bulamazsa sopa diksin. Sopa da bulamazsa önüne bir çizgi çizsin. Bunları yaptıktan sonra önünden geçenler ona zarar vermez." (Ebu Davud, Salat,102; İbn Mace, İkametü\’s-salat,36)İbadet ve kulluğa yönelip Allah\’ın azamet ve yüceliğinin tasavvurunu devamlı bir şekilde kalp üzerine getirmek murakabedir. Nitekim Hz. Peygamber\’in: "Hud ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı." (Tirmizi,Tefsir,56) buyurulması kalbin istikamet murakabesine yoğunlaşmasındandır. İbn Abbas\’a Hz. Peygamber: "Ey delikanlı! Allah\’ın hakkını koru ki O\’nu yanında bulasın." (Beyhaki, Şuabü\’l-İman , VII,203) buyurmuştur. Allah\’ın hakkını korumak; O\’nu unutmamak, emirlerini yerine getirmek ve murakabe halini sürdürmek demektir.Kulun murakabesi, kalbine ve gönlüne Allah\’ın muttali olduğunu yakinen idrak etmesidir. Bu suretle kul, efendisinin zikrinden alıkoyan kötü havatıra karşı kalbini korumuş olur. Çünkü insan gönlüne, şeytan ve nefisten menfi; bir takım havatır doğmaktadır. Murakabe bu tür havatırı gönlü işgaline izin vermez. Sufilerden biri şöyle der: "Bir kimse kalbine gelen havatır konusunda murakabe halinde bulunursa Allah onun organlarını günaha düşmekten korur."Cibril hadisi olarak bilinen hadisteki "ihsan" kavramı : "Allah\’ı görüyormuşçasına kulluk" anlayışı murakabenin yukarı derecede en iyi tanımlarından biridir. Çünkü murakabe kulun, Allah\’ın her halükarda kendisini gözetleyip, denetlemekte olduğunu bilmesidir. Bu bilginin sürekli olması, kul canibinden Hak katına yönelen bir murakabedir. Aslında bu hadise göre iki tür murakabe olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi kulun Hakk\’ın rızasını gözetlemesi, ki buna kulun Hak için murakabesi denir. İkincisi Hakk\’ın kulunu denetlemesidir. Buna Hakk\’ın kulunu murakabesi adı verilir. Kul kendi yönünden olan murakabede her nefes alış verişte, her fiil ve davranışta kalbini denetleyerek Allah\’ın rızasını kazanmaya ve gönlünü nazargah-ı ilahi haline getirmeye çalışır. Allah Teala yönünden murakabede ise kul her düşünce, her hareket, her söz ve davranışının Hakk\’ın gözetiminde olduğunu hissederek O\’nun denetiminden asla uzak kalamayacağını kavramış bulunur.Kuran-ı Kerim\’de murakabeyle aynı kökten bazı kelimeler zikredilmektedir. "Allah her şeyi murakabe etmekte yani gözetmektedir." (el-Ahzab 33/52) "İnsan hiçbir söz söylemez ki onu gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın." (Kaf 50/18) "Bilmezler mi ki Allah onların gizli konuşmalarını ve sırlarını bilir. Allah gizlileri bilendir." (et-Tevbe 9/78) Sufiler nezdinde murakabe dünya nimetleriyle ölçülemeyecek bir değerdir. Nitekim İbrahim Acürri, Cüneyd\’e şöyle nasihat etmiştir: "Oğlum zerre miktarı da olsa dikkatini Allah\’a yöneltmen senin için üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır." Cüneyd\’in bizzat kendisi de murakabenin hakikatine eren kimsenin sadece Rabb\’inden alacağı nasibi kaçırmamak için kaygılandığını söyler. Hasan b. Ali Damegani de: "Gönlünüze iyi sahip çıkın, çünkü Allah iç dünyanıza muttalidir" der.Murakabe üç türlüdür. Birincisi, Allah\’ın, kulunun iç dünyasına muttali olduğunu bilerek gönle sahip olmak. İkincisi, Hakk\’ın dışında herşeyden fani olup Hakk\’ı Hak ile murakabe etmek, fiil ve davranışlarda Allah Rasulü\’ne tabi olmak. Üçüncüsü, murakabe ile gönlü Allah\’a bağlamak ve murakabe konusunda Allah\’ın kendisini korumasını dilemek.Kalbin murakabeyle kontrol altına alınması, onun olumsuz düşüncelerle olan alakasını ve kötülüklerle olan bağını keser. Kuran\’daki: "Her nefsin kazandığını görüp gözetene ortak koşulur mu?" ( er-Ra\’d, 13/33) ayet-i kerimesi bu tür murakabenin sağlayacağı faydaya işaret etmektedir. Büyük mutasavvıflardan Ebu\’l-Abbas Cafer murakabeyi bu anlamıyla ele alarak der ki: "Murakabe Hak Teala\’nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbini, gelecek her türlü düşünceden korumaktır."Zünnun Mısri: "Murakabenin alameti Allah Teala\’nın tercih ettiğini tercih etmektir. O\’nun büyük gördüğünü büyük, küçük gördüğünü küçük görmektir."derken Ebu\’l-Abbas Ca\’fer: "Hakk Teala\’nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbe gelen her türlü havatırdan gönlü korumanın" gereğine işaret eder.İbn Ata\’ya göre taatların en faziletlisi sürekli Hakk\’ı murakabe etmektir. Hakk\’ı murakabe O\’nun okunan ve görülen ayetlerini temaşa ve ibretle tefekkürdür. Çünkü kalpler kaymaya yatkın bir yapıdadır. Bundan dolayı Rabbımız bize kalplerimizi kaydırmaması duasını talim ve telkin etmektedir: "Rabbımız. Bizleri doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma!" (Al-i İmran, 3/8) Peygamberimiz de bize: "Ey Allahım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl" duasını öğretmiştir. Bize düşen "amin" deyip bu duayı tekrarlamak: "Kalplerimizi kaydırma Allahım!"

  21. S.a can abim güzel yorumların için çok teşekkür ederim ALLAH senden binlerce razı olsun..Rabbimiz! sana iman ettik,Senin isimlerine,sıfatlarına ve kendi yüce zatında vasıflandığın şeylerede iman ettik.Senin Celaline uygun ve layık geldiği nitelikte ve Senin büyük rububiyetinde ehil olduğun ;kemal-i uluhiyetinde layık olduğun vasıfta Sana iman ,Kitaplarına da , Peygamberlerine de ve Muhammed (A.S)ın Senin kulun Resulün olduğuna da inandık.Ey Rabbimiz, Senin indirdiğine iman ettik,Resul\’ün (Muhammed\’e) de uyduk; bizi şahidlerle (buna inanıp tanıklık edenler) beraber yaz.(onların defterine bizi de kaydeyle)!amin selam sevgi ve dua ile ABİCAN A.E.OL…

  22. SaNa aGLaR GözLeRiiM Sana akar sanki sular. Denizler seninle ferahlar. Gökler senin sözünle genişler. Bütün kıyılara nefesin değmiş gibi. Kumlar sana savrulur. Med-cezirler senin göğsünde dururlar. Bir bakışın taşın özüne nice serinlik bahşeder. Musâ\’ya (a.s) taşlar tebessüm eder, gözyaşı döker. Çöller vahaya döner seninle. Senin aşkınla, sular taşların başını okşar. İsterim ki yolunu keseyim suların da, onlar yerine ben akayım. Fırat\’a, Dicle\’ye ve Nil\’e gem vurayım da, hep senin eteğinde dolanayım. Ağlama ey gözlerim, bunca güzel bir deniz olmasa, ne rüzgar buluta yoldaş olur, ne yağmur yüzümüze bakar. Senin elinden içtim suları. Sen yoksan sularda katrandı. Sen olmasan, su ateşe kanardı. Sen yoksan, deniz denize kavuşamazdı. Can, ten kafesine uğramazdı. Sen yoksan dağlar yetim ve yabandı. Pınarlar seninle çağıldar. Seninle sular sulara koşar. Senin dilinden damlar buzulların serinliği. Senin elini öpmeye nice dudaklar susar. Susarda toprağa kanar sonunda. Dileğim senin elini öpmek. Yakup (a.s) gibi Yusuf\’u (a.s) koklamak mümkünmü elinden? Dilinden döküleni kevser diye içmek mümkün mü hemen? Ağlama ey gözlerim, elim o güzelim eline değmese de, toprağından testi eyleyip onunla sevgilinin dudağına sular sunula. Senin yüzün güllerin alıdır. Kanımın kızılını senin niyazına borcluyum. Şah damarımda sıcağımsın. Yakınlıklar seninle yakındır bana. Uzaklardan uzaklara dilimden düşmes iki kelimesin. Senin hatırına kanı dökülür yıldızların her şafakta. Senin gözlerin gözlerin doğar güneş gönüllerin ufuklarına. Sensiz güneş soğuk, ışık kördür. Seninle güler güllerin yüzü. Bülbüller aşkı senden ödünç aldı. Sensiz varlık gülü bülbüzsüz kalır. Sensiz dudaklar duasız kalır. Sensiz kâinat muhatapsız kalır. Ağlama ey gözlerim, bunca güzel bir gülün budağına suların hepsi sızsa da, dikenler yine güle kalır. Senin varlığın bana bir inci. Nice denizlerin derinlikleri seninle aydınlanır. Varlığın kalbine ince bir sızı olup düştüğü günden beri inci mercan sana hayrandır. Sensiz kâinat sadece bir kabuk kalır. Seninle inciye gebe kaldı varlık. Seninle hayat ihya oldu. Seninle varlık değerine erişt. Sedeflerde saklı nice inci değerini sana borçludur. Dikenler arasında boy veren güller senin teninden kokulanmaktadır. Sensiz kalpler küsüşür, kendiyle dahi barışmazdı. Sensiz yıldızlar dağılır, çicekler sahipsiz kalırdı. Ağlama ey gözlerim, cümle sular deniz olsa, o güzel inci tanesini saklayamaz içinde. Senin sözlerin baş tacı bana. Kalemler acze düşer, seni anlatmaya yetişemez. Dudaklar boşa çıkar, sana hitap etmeye yetmez. Kağıtlar tükenir, tükenir de sana olan övgüleri bitiremez. Ciltlere sığmayan künyeni anlatmak benim işim değil. Sadece aczimin itirafıdır söyleyebildiklerim ve söyleyemediklerim. Senin sözünün üstüne söz söylemek kimsenin haddi değil. Sözlerini baş tacı ettiğim dibi dudağıma da mühür eyledim. İşte sustum, senin sözündür ancak seni anlatan. Ağlama ey gözlerim, bütün sular mürekkep olsa da, o güzelin yüzünü tavsire yetişmez ve yetişemez. Senin hitabın bin ömür bana. Kabına sığmayan sırlar senin gönlünden taştı geldi. Vaktin, hüznü de gamı da senin müjdenle silindi gitti. Öksüzler senin öksüzlüğüne bakıp umutlandı. Nice dağlardan nice kuşlar senin hatrına kanatlandı. Nice kanlı eller senin bakışınla yıkandı. Virane gönüller seninle onarıldı. Turnaların yollarını senin aşkınla gözledik. Gurbetin hüznüne bulandık, ayrılığın kokusuna daldık. Hep seni yanımızda bildik, hep senin yanında kaldık. Senin cıktığın miracın gölgesinde secdeleri keşfettik. Kapıları seninle açtık, seninle ötelerden haber aldık. Sensiz ne çok karanlıkta kalırdı kalpler. Sensiz ne çok prangalar eskittik boynumuzda. Sensiz ne çok dağın ardında kalırdık. Hitabın bin çicek oldu bize… Ağlama ey gözlerim, o sevgiliye varmak için nice zamandır nice sular başını taştan taşa vurup dolaşmakta. Seni övmek şifadır canıma.

  23. hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:Saadetlerin başı, İmam-ı Rabbani veya Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri gibi bir büyüğü veya bunların kitaplarını tanımaktır. Allahü teâlânın sevdiği kullarını sevince, onlardan feyz alınır, istifade edilir. Onlardan feyz alındığının alameti, dünyayı sevmemektir.Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran nurdur, bir kuvvettir. Allah adamlarının kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi, her yere yayılmaktadır. İslamiyet’e uyan ve bu zatları seven Müslümanların kalblerine akar. Onların, bu feyzleri aldıklarından haberleri olmayabilir; fakat kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullah efendimizin sohbetinde böyle kemale geldiler. Müslümanın feyz almasına mani olan en zararlı şey, bid’at sahibi olmasıdır.Bütün feyzlerin kaynağı, Peygamber efendimizdir. Feyz, bütün dünyaya bu kaynaktan yayılır. Bundan faydalanabilmek için de bazı şartlar vardır. Bu şartlara haiz olmayan, bundan faydalanamaz. Bu şartlar:1- Müslüman olmak: Müslüman olmayan ne kadar iyiliksever, ne kadar iyi huylu olursa olsun, bundan istifade edemez. Ahirette de Cehennemden kurtulması, Cennete gitmesi mümkün değildir.2- Bid’at sahibi olmamak: Bid’at sahibi olan kimse, Resulullah efendimizin sünnetinden, yolundan ayrıldığı için, Ondan gelen feyzlerden istifade edemez.3- Dinin emir ve yasaklarına uymak: Dinin yasaklarına uymayan, emirlerini yerine getirmeyen, özellikle de namaz kılmayan, bu feyzden istifade edemez.4- Edeb sahibi olmak: Edeb, haddini bilmek demektir. Allahü teâlâya, Resulullaha, Allah dostlarına ve din kardeşlerine karşı edepli olmayan, feyzden istifade edemez.5- Allah dostlarının yanında bulunmak: Tam istifade için sohbet şarttır. Bu mümkün olmazsa, bunların kitaplarını okumaktır. Okumak, sohbetin yarısıdır. Mesela, yarım saat sohbetinde bulunup feyzinden istifade edebilmek için, o zatın bir saat kitabını okumak gerekir.Suyun kaynağı ve geçtiği yol, temiz olmalıdır. Bu ikisi varsa, kaynaktan istifade edilir. Böyle kaynaktan beslenen, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırır. En zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Peygamber efendimizin de, biz ümmetine öğretmek için, bu hususta duası var:(Yâ Rabbi, doğruyu bize doğru olarak göster, ona uymayı nasip et ve yanlışların yanlış olduklarını göster, onlardan sakınmamızı nasip et) buyuruyor. Biz de böyle dua etmeliyiz!KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR \’\’

  24. Yaratan Rabbinin Adıyla Oku Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler \’Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "iqra!", yani "oku!".Ama ondan önce ilk vahyin indirilişinin bir adım evveline gözümüzü çevirsek…Allah Rasulu\’nün hayatında belli dönemler gündelik telâşelerden, hayat gailesinden, başka insanlardan sıyrılıp, dik ve sarp bir dağda küçücük bir mağarada tefekküre dalmakla geçiyor. Daha sonraki dönemlerde "itikâf" olarak da bir pratiğe dönüştüğünü düşündüğümüz böyle yoğun tefekkür günleri, insanın yeniden kendine gelmesi, yaşam amacını yeniden bulması açısından hiç de boşuna olmasa gerek…/alıntı-hicretehli/selamlar, hayırlı sabahlar.. Allah cc. razı olsun.

  25. Yüreğimi yanıma alıp geldim. Bana seni sevmeyi öğret Rabbim Bilmektesin içimin matemini. Yavrusunu diri diri gömen anaların ahıdır damarlarımda yürüyen. En çok neyi sakındıysam önce onu aldılar ellerimden. Aklımı zayi ettiler. Hele yüreğim… Ah! Hele yüreğim… Kırdılar onu koruyan kafesi. İçimde büyüyen çocuklara sorma sabahın hükmünü? Nereden bilecekler ki! Güneşimi çaldılar Rabbim? Emanet aydınlıklarla aradım yüreğimi. Körlere yol sorar oldum. Gözbebeklerim döküldü avuçlarıma. Karanlığın hükmünün geçtiği yerlerde Nuruna sığındım Rabbim. Bulduğumda paramparçaydı, kırgındı, ağlamıştı. Ne kadarda acımasızdılar; yüreğimi yetim bıraktılar Rabbim! Şimdi yüreğim kör, yüreğim sağır, yüreğim dilsiz… Şüphesiz ki bu apaçık bir hüsrandır biliyorum. Yüreğimi sensiz bıraktılar Rabbim! Gönül verdiğim tüm sevgililer ansızın terk edip gitti ey Vefiyy! Anladım bir sendin en vefalı, anladım yalnızca sendin biricik Sevgili! Güvendiklerimi yitirişim öğretti ey Malik! Ancak sendin tüm sevgilerin mutlak varisi! Kimsem kalmayınca senden gayri bildim ki bir sendin Kimsesizlerin Vekili! Ey terbiye eden Rab! Ey âlemlerin Rabbi! Ey benim Rabbim! Sen ki, yetim bulup barındıran Rahim’sin! Sen ki; kalpleri kudret elinde tutan Kadir’sin! Sen ki; kalpleri evirip çeviren Mukallib’sin! İsim ve sıfatlarınla yüreğimden öyle bir yakala ki, senden gayrisine baktırma Rabbim. Güzelliğinle öyle kuşat, öyle kuşat ki çirkinliklerin peşinden gidemez olsun Rabbim! Öyle sev öyle sevdir, öyle sevdir ki, zehirli sevgileri tanımaz olsun Rabbim! Ey mutlak bağış ve af sahibi olan Ğafur! Ey tüm günahları sınırsız af ve bağışıyla tekrar tekrar affeden Ğaffar! Ey sonsuz lütfü ve hilmiyle günahlarımızı azarlamadan başa kalkmadan affeden Ğafir. Bizleri affet! Ey hesap gününde hataları affedeceğini umduğum tek zat! Ey sınırsız rahmet sahibi olan yüceler yücesi. Bizleri affet! Ey Zekiyy, Mutahhir olan Kuddus. Bizleri affet! Ancak iman etmeyenler ümit kesermiş rahmetinden. Umut çiçeklerini soldurmadım hiçbir vakit. Rahman isminin tecellisiyle örttüm yüreğimi. Hafiz ismine emanet ettim korumaya gücüm yok kendimi. Şahit ol ki ben yalnız sana iman ettim. Gözyaşlarıma tutunup affına geldim. Kabulün müdür Rabbim? Kimsesizim. Kimsesizliğimle sana geldim. Şanına yemin ederim ki kimsem de olsa; yine sana, yalnız sana, hep sana gelirdim. Kul olabildiğim anları topladım göğsünden zamanın. Zayi ettiğim anların hüsranıyla sana geldim. “onlar hayvan gibidirler beklide daha aşağı” beyanınla titredim nice vakit. İnsan kalabilen yanımla sana geldim. Seni unutmanın utancı, senin unutmayacağın müjdesiyle sana geldim. Senin için olmayan gözyaşlarının çirkinliğidir yanaklarımdan akan. En zayıf halimle sana geldim. Sana adanmayan nice sözler savurdu dudaklarım havaya. Çürüyen dilim gün geçtikçe ağırlaşıyor ağzımda. Dilimle ettiklerimin kefareti olsun diye sesimi dilsizlere infak ettim. İşte sana suskunluğumla geldim Rabbim. Ardımda bıraktım senden gayri ne varsa. Yüreğimi yanıma alıp geldim. Bana seni sevmeyi öğret Rabbim! ALLAH C.C. RAZI OLSUN CAN ABİM SELAM VE DUA İLE Fİ EMANİLLAH…

  26. GÖZ KALBİN ELÇİSİDİRGöz kalbin elçisidir…Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa memnuniyet duyar. Fakat göz çoğu defa kalbin başını belaya sokar. Zira öyle güzelleri haber verir ki, ne hepsini elde etmeye , ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter… Bakışlarını, Allah’ ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur. Sonra bu alaka kuvvetlenir; vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar. Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. Artık kalp köle olmutur ve layık olmayana kulluk yapmaya başlar. Bütün bunlar bakmanın cinayetleridir… Bir kral iken şimdi bir esirdir o… Kalp düştüğü haller için, gözden dert yanar. Göz ise: “Ben senin memurundum. Bana görev veren sendin.” der… Bütün bunlar, Allah’ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır…Kalp, Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Bu yüzden, sevgilisi “O” değilse kulluğu başkasınadır… İbn-i Cevzi HAYIRLI CUMALAR CAN KARDESIM SELAM VE DUA ILE

  27. tşkler ahmet abi böyle güzel spaces yaptığın için

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s