ASIRLARIN KÖRDÜĞÜMÜ…

Bir yazgı, bir kader-i mutlak, olmayışın… Bundandır ki amansız bir intizarda yüklü kaldı, uğruna hücrelerimize yaymaya adadığımız hisler… Ne kadar da benzedi kalpler Bilal’inkine… Yanmaktan ancak kalpler anlar, ateşten ziyade…
Seni sımsıkı, kenetlenmiş ve açılması zor bir kördüğüm gibi sevdik! Ama bu kördüğüm inadından ve acımasızlığından değil, çözülürse sensiz kalacağımız ve bir bir çözülüp biteceğimiz için sağlam… Bu yüzden attıkça attık aşk düğümlerini; kalbimizin hakkını, aşkınla iade ettik…
Sana asırlar boyu benzemek için didindik. Bu derekeden adı “vefa” olan bir ipe tutunarak çıkabildik. Aşkımız vefanla örüldü diye hayrete düştü Ebu Sufyanlar. Biz Hubeybce yürümeyi şiar edindik, hakikate tutunduk ve hiç şekva etmedik…

Diyorlar ki asırlar var aranızda… Diyorum ki nedir zaman? Her ne kadar acımasızca geçtiyse de asırlar… Zaman mı ayırmış seni bizden? Yoksa kalpler mi ayrılmış çoktan senden? Kokunu hissetmek maharet değil, aşk ister. Bu köz tüm zamanları eritir, mesafeyi yok eder.

Diyorlar ki, bu ne biçim aşk, hiç firak bitmez mi? Diyorum; aşk yorgun düşmez ki! Firak aşkın yegâne mekânı ve makamı… Firak vuslata gebedir, her dem canlı… Vuslat aşkın bahar yanı, maşukun tacı. Alnına konan iftihar öpücüğü, elleri ısıtan divane bir tutuş anı… Vuslat bizim kördüğüm aşkımızın son düğüm konağı… Zaman kayıp gider, vuslat avutur aşkımızı… Sana kavuşmak ey Aşkın dayanağı, vuslatın asıl adı…

Bir kudret eli ki, seninle hizaya getirdi âlemi. Bağrımıza kanatmayan bir ok sapladı. Eğilmiş bedenler, büzülmüş niyetler dik durdu, ayıldı. Önümüze öncülüğünü yaptığın bir yol bıraktı. Sağımıza kutlu doğumunla, solumuza zaman üstü çağrınla, kendimize sesinle, yüreğimize sevginle yürüdük… Sonra karanlıklar hayâ etti kara’sına ve aydınlık yarınlara büründük…

Diyorlar ki, şimdi devir değişti. Evet, doğru diyorlar! Senden bigâne evler harab, ocaklar yıkılmış perişan, asıl zindan olmuş yüreklere mekân. Nefsin dehlizlerinde hazlarının kurbanı olurken yaralananlar… Evet, doğru diyorlar. Sensizken devir çok değişti…

Ey matem libası giymiş gece! Yüzünü dünyadan çevirip hicaba bürünme vaktinde misin? Ya sen umutsuz gözlerim! Şimdi kirli kirli taşıdığın dünya merkezli bakışlarını, gözyaşıyla yıkama derdinde misin? Ey adını “ben” “sen” koyduğumuz ümmetin fedaileri! Devir değiştiyse eğer, ruhumuzu coşturan cezbedar güvercinlere özenmekten vaz mı geçeceğiz? Özgürlüğü nefse teslim, aşkı cahile gelin mi edeceğiz? Haydi, benimle birlikte “hayır” de ey kâinat! Ve sen, küçük kâinat olan insan! Özgürlüğü de kurtuluşu da bulamazsın, böyle perişan…
Özgür kalmak ve kurtuluşa varmak için her birimiz Muhammedî olacağız. Allah-u Ekber!

Ve şimdi ey hasreti bile güzel Can! Attık üstümüzden bulutların kasvetini… Gördük sonra şemsin himmetini… Hayran olduk ümmetçe yürürken, toprağın şakirtliğini… Yaşarken her gün vuslatın yorgunluğunu, Efendim hissettik Enes bin Nadr gibi cennetin lezzetini…

Yoluna şehidler kanlarıyla asfalt döküyor. Nedendir bilir misin, hep gül kokuyor… Musab’ın kefeniyle kefenlenmiş Sana gülüyor. Kalanlar arkasını unutmuş, yürüyor! Efendim hepsi muhacir, ahirete yoksul göç ediyor…

Ey içimdeki kördüğümün müsebbibi! Tüm kelimeleri şikâyet ediyorum hislerime, gör! Neden bu kadar aciz kalıyorlar hasretimi anlatmaya, anlamıyorum. Senin için dizilmeye yetmiyorlar. En güzellerini göndermeye gecikiyorlar. Ya hepsi birden hücum ediyor, ya da bir anda kayboluyorlar. Söz dilsiz, ben yetersiz, ben aciz…
Ben Seni nasıl yazayım? Adın kâinata yazılmışken… Herkes anlatır da ben seni nasıl anlatayım? Ben bir damla sen bir umman iken? Sadece sensizlikten açılan yaranın acısını döküştür benimkisi… Efendim, affet bu cüretimi!
Nidanla susar dünya, çığlıklar da dâhil… Sevginle biter elem, eller birleşir. Tebliğinle diner kavga, fitne ki büyük katil…
Şimdi günahları bir bir döktüm yollara… Tüm sevapları almak için boynuma… Muhammedî bir edadır süs diye takındığım. İliklerime kadar gül nefesiyle avunduğum… Bükmem dizlerimi ram olmuştur yoluna Efendim. Sana seslensem, ötelerden beni dinler misin?
Gökyüzünü; yokluğunun vurduğu, kasıp kavurduğu dünyaya siper etmek geliyor içimden desem…
Gücümün çocuksu yumruğuyla ama işe yarar masumluğuyla dağları kaldırıp soysuzların yüzüne kapatmak istesem…
Ben bu ondört asırlık kördüğümü şahid ederek, sensizliğin adının aslında kopmaz bir bağ olduğunu söylesem…
Senli hayallerimde koşup bu kördüğümü Uveys’e götürsem…
Sevban’ın sabırsız aşkı sarsa her yanımı ve o da bir düğüm atsa da cenneti düşlesem…
Amine anamdan sorsam kutlu doğumunu, bir de ondan dinlesem…
Bütün yanık cümleleri aşkına korkmadan sarf etsem…
Seni unutarak büyüyen küçük insanlara ‘vitamininiz bu aş(k)tadır’ desem…
Ey sabrı avutan, ihlâsı zengin, dünyası fakir, hasreti bıktırmayan, yokluğu yakan yar! Ben asırlara gömülecek olan aciz bir beden ve sana meftun ruhum ile aşkına tutunan bir kölenim…
Ben yoluna kurban, ahlakına hayran, aşkına giriftar bir kölenim…
Sana köle olmak, nefse efendi olmaktır, bilirim…
Diyorlar ki, artık geçti! Evet, doğru diyorlar. Artık sensiz günler geçti! Ben sana asırların eskitip yıpratamadığı ve yok edemeyeceği bir sevgiye sesleniyorum. Asırlık ve üst üst üste binmiş bir aşk yumağının sahibi olmakla iftihar ediyorum.
Ey Allah’ın ebedi hediyesi ve ey hasreti güzel Can! Ben seni kördüğüm gibi seviyorum…
Hacer Akiz

Cihana Bedelsin Sultanım…

Cihana Bedelsin Sultanım ARINMAYA muhtaç gönlümüz; varlığınla güneş buldu ısındı içimiz, aydınlandı yüzümüz… Kulağıma küpe olur her işte, her adımda, bir güzel sözün Senin. Eğiten, öğreten, kaynağı su gibi berrak, temiz sözlerin. Ülke ülke sınırsız nice kalpleri fethedersin. Ey ölümsüz Sevgili… … Sen ki, her daim bir bulutun gölgelemek için beklediği, Görevli meleklerin koruduğu, Her yetimin, sesini duymak istediği. Sen ki her suçlunun, her günahkârın sığınağı, Teselliyi Sende bulduğu korunağı, barınağı oldun. O denli emin, o denli yakın bildiler Seni. Reddetmedin hiç, yanına geleni. Abdurrahman b. Cübeyr ebu Tavil anlatıyor: Bir gündü ki, iri yapılı bir adam Resulullah’a (s.a.v.) geldi. (Başka bir rivayette: Kaşları gözlerinin üzerine sarkmış, bastonuna dayanarak gelen yaşlı bir adam Hz Peygamber’in önünde durup) “Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp, her tür günahı işleyen bir adam hakkında ne dersiniz?” (Başka bir rivayette:“Günahları yeryüzü halkına dağıtılsa onları helak edecek derecede olan birine, tövbe imkânı var mıdır?”) dedi. Resulullah (s.a.v.): “Sen İslâm’a girdin mi?” dedi Adam: “Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Sen de O’nun Resulüsün” dedi. Resulullah (s.a.v.): “Hayırları yap, kötülüklerden kaçın ki, Allah (c.c.) tüm bunları senin için hayır yapsın.” buyurdu. Adam: “Bozduğum sözler, hainlikler ve yaptığım tüm kötülükler de mi?” dedi Resulullah (s.a.v.): “Evet” dedi. Adam: “Allahuekber, Allahuekber…” diyerek gözden kaybolup gitti. (Heysemî, Mecma; 1/36; İbni Hacer, İsabe; 4/149) … Senin isminle süsleriz, Senin sevginle içimizi, Senleşiriz, büyürüz. O kadar ki, yerde çiçek, gökte yıldız olur parlarız. Sığmaz içimizdeki bu sevgi, taşarız, Yeryüzüne, göklere, ve ötelere… Cennetlere. Sen oluruz biz, Sen ki; cihana bedelsin Sultanım. Nasıl olduysa oldu, nasıl sardıysan sardın, ufkumuzu kuşattın. Emrin olur Sultanım, çıkmayacağız buyruğundan, ayrılmayacağız kapından. Sen nasıl dersen, baş göz üstüne. Sen, ‘kal’ dedikçe Seninleyiz Sen ki, sevgilerden, sevmelerden, bu gibi kelimelerden çok çok yücesin Lakin başkaca halimi anlatacak sözcük de yok. Bir şairin dediği gibi hani: “Seni sevmek haddim değil ama severim yâ Resulallah,” seveceğim yâ Resulallah… Yazmak ne haddimize ama bu kalem, bu dil, bu gönül, Seni anlatmak için yorulsun izin ver de Şahım. Sen ki, cihana bedelsin Sultanım. Bir sabah vakti aydınlığa çok az kala minarelerden sesin yankılanır Kapılırım bu çağrıya ağlamaklı olurum. “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah…” “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Habiballah…” Derim, defalarca bıkmadan söylerim. İçimin acıları diner. Hafifler ruhumu yakan ateşler. Anlarım, “Yanan kalbe devasın Sen. Bulunmaz bir şifasın Sen. Muhammed Mustafa’sın Sen” diye diye… ••• Gül yüzüne hasretiz. Gül yüzünü dünyada göremedik ya. Bari rüyada olsun, lütfet de görelim bir kerecik yâ Resulallah. O yüceler yücesi, tertemiz sevginle yanarken içim, Yine yetiştin imdadıma, yine benim oldu gökyüzü, Mutluluğun en verimli gündüzü, Şafak içimde söktü Bir namaz, bir miraç öncesi. Bir meleğin eliyle yıkanan için gibi. Yıkandım, bir bulut olup aklandım O bulut, yağmur olup yağdı içime. Sonra da gökten yağan değil, “göğe yağan yağmur” oldum o vakit. Senin için Sevgilim. Sen ki, Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim Sen ki, cihana bedelsin Sevgilim. Demek istediğim o ki; Bir cümle, belki de o tek kelime yeter de artar bile binlerce derdime. “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah.” Yudum yudum bal özü sunuyorsun ruhuma. Sen ki, cihana bedelsin Sultanım Bir kitap bıraktın, öksüz bırakmadın bizi. İyi bildiğin için, ümmetin de çeksin, istemediğin için Hiçbir peygamberin bırakmadığı, ebedî ve sonsuz bir mucize bıraktın. Öksüz bırakmadın ümmetini. Rahman’dan armağandı, O Kur’an’dı. “Sıkı sıkı yapışın, bağlanın O’na, kopmayın,” dedin Öğüdün kalbimizdedir, kulağımıza küpedir. Sen hiç güzelden, doğrudan yana olmayan bir şeye çağırmadın bizi “El Emin”di bir ismin. Böyle bilir, tanırlardı Seni. Hatta gençlik yıllarında, Kâbe’nin yeniden onarılıp, Hacerü’l-Esved’in yerine konulması sırasında, birbirine girmek üzereyken kabileler, sonra: “Sabahleyin Kâbe’ye ilk gelen hakem olsun da bize bir yol göstersin,” diye uzlaşmışlardı ya. Ve sen sabah vakti ufukta belirince, Kâbe’nin avlusundan içeriye o mübarek adımını atınca, hep birden sevinçle bağırmışlardı: “El-Emin, el-Emin geliyor!” diye. Geldin, hakem oldun. Geniş bir örtünün içine o mübarek taşı koydurup, her bir kabileye ucundan tutturdun. Hepsini bu şereften hissedar eyledin. Az zaman sonra, kâinatın şeklini değiştirecek bir davetle geldiğinde ise, bazıları gözünü kapadı, bazıları nasipsiz kaldı nurundan. Olsun, “azın bereketi çok olur” derler. Bir avuç insanla kâinatı fethe çıktın. Ne insanlardı onlar. Güneş oldun hayatlara. Odalara, ovalara sığmadı nurun, kıt’alar dolaştı yâ Resulallah. Sen ki, cihana bedelsin Sultanım. Ne zaman Senden, ve Senin binbir hatıranın biriciğinden bahsetsek; Isınırız hemen üşüyorsak, çoğalırız hemen azsak. Nice can, nice ervah doluşur, cinler melekler saf saf oluşur, sarar dört bir yanımızı Soluk soluğa kalırız, susarız.. susarız.. Nefesler tutulur ve kalpler o tek bir cümlede buluşur. Sana dair o sevgi sözünde.. “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah!” Bir yıldız bıraktın söyleşelim diye gökyüzünde Gökyüzünü severim yâ Resulallah… Babamın öldüğü günün gecesi pırıl pırıldı gökyüzü. Yeryüzü karlarla kaplıydı. Her yer ışıl ışıldı. Babamın tabutunu taşırken üşümedim o soğuk günde bile Güneş oldun ısıttın içimi, o Şubat’ın birinde bile. Ölümü sevdiren Sen oldun. Giden ahbabın adresi Sen oldun. Hepsini yanında, halkanda sohbetinde bildik. Teselli bulduk. Canlar canını, ballar balını bulduk. Kovanımız yağma olsun… Yâ Resulallah. Allah’ım bu sevgiyi Sen koydun kalbime. Sevdirmeseydin sevebilir miydim? Şimdi içimde nurdan bir çağlayan var. Bu coşkuya tercüman olmakta zorlanıyor dilim. Rahmet oldun ey yağmur; ey Rahmeten lil âlemin olan Sevgilim… Sen ki, cihana bedelsin Sultanım. Bir cümleyle, bir koca dünyayı seyre getirdin Şahım: “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah…” Vazgeçmemi istediğin, yasak dediğin nice arzular emrin üzre terk edildi… Rabbim istediği için. Birinin ihaneti, birinin tuzağı olacaktı içimizden. İmtihanın gereğiydi bu, lâkin. Şeytan ve nefsin tuzağına ışık oldun, set çektin, erittin, kül ettin Yeter ki adın dilimden hiç düşmesin. Kutlu bir meşale gibi yansın önümde. İçimde ışık ışık yanarken sözlerin. Benim derdim, Sendin. Kim nerden bilecekti? Gece yarıları uyanıp, ellerimde tuttuğum ellerin olduğunu. Cihana bedelsin Sultanım Gökyüzünle konuşmayı bana Sen öğrettin. Yıldızlarla konuşmayı, ayla konuşmayı, Şahit tuttuğun her şeyle konuşmayı, Sen öğrettin. Ne çok şahidin var yâ Resulallah, hadde hesaba, sayıya gelmez. Her şeye rağmen karanlık, zulmet artsa, zorluklar çoğalsa, ne gam. Sığınırım o engin şefkatine, şefaatine. Uhud’da Hz. Ali gibi savaşın şiddetlendiği anda Senin arkana sığındığı gibi sığınırım. Nurundan nasibim ziyadeleştikçe, korkum yok, pervam yok bir elemden. Kat kat dökülse üstüme katran olup en siyah geceler bile. Bir damla bulaşmadan, sahil-i selâmete ulaşırım inşaallah o imanla, o ümitle. Cihana meydan okurum. Değil mi ki, yeryüzü Allah’ımın; Tarık bin Ziyad gibi gemilerimi yakarım. Yürürüm denizlerden. Çekilen denizlerin ardında, kumlarda kalan yazılar gibi İçimin denizleri çekildiğinde adın, ismin belirir… İki yüz trilyon hücremle beraber: “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah…” Cihana bedelsin Sultanım. Sen olmasaydın, kendi sonsuzluğuma inanmak da zordu Sen ki, cihana bedelsin Sultanım. Ey benim canlı güneşim Kutuplar kadar soğumuş Isıt içimi. Buzlar, içimin ateşinde erisinler İklimler önce içimde değişsinler. Eğer olacaksa bir değişim, böyle olsun isterim. Sen ki ilk olduğun için sona geldin Şahım. Sen ki cihana bedelsin Sultanım. Ezanlar, Sana çağırıyor. Bir kuş hızla geçti, selam durdu çağrına. Sen taşan bir deniz, Biz kırık bir testiyiz. Cılız fideler gibi, en hafif rüzgârda sallanır ruhum. Titreyen bedenim Sana tutundu son çarem oldun. Sarmaşığım oldun. Çok geç anladık, çok geç… Dualarında bizi dilediğini, “kardeşlerim” dediğini, çok geç anladık ya Resulallah Geç olmadan yetiş. Soframızdaki her nimetin, havanın, suyun, güneşin, Hasılı bir yudum nefesin bile Sendenmiş beti bereketi meğer. Dargeçitleri geçerken, Yanımdaymışsın da haberim yokmuş. Bir kuş oldu kanatlandı dualarım. “Essalâtu vesselâmu aleyke yâ Resulallah…” Sen ki, cihana bedelsin Sultanım. Son söz: Allah’ım affet, adınla güzel et… Selim Gündüzalp

Kâinatın alkışladığı gece…

NUR ÇEKİRDEK FİLİZE DURDU

Ferid-ü Kevn-ü Zaman’ın (asm) zamana ve mekâna hükmettiği geceyi idrak ediyoruz.

 

Mevlidiyle kâinatın kimyasını nura boyayan, şirki söndüren, küfrü öldüren, dalâleti yok eden, sefaheti sefih yuvasına döndüren Zat-ı Risaletin (asm) âlem-i manadan arzımıza ve aramıza döndüğü geceyi karşılıyoruz. Âlemin nur çekirdeğinin neşvünemaya çıktığı geceyi kutluyoruz. Şu kitâb-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmın dünyamıza teşrif buyurduğu geceyi ihya ediyoruz. Nur çekirdek bu gece çıtladı ve filize durdu. O’na (asm), âline ve ashabına binlerce salât ve selâm olsun!
İŞTE O AN!

Yıllardan milâdî 571. Aylardan Rebîülevvel ayının on ikisi. Günlerden Pazartesi. Evlerden Mekke’nin en şerefli, en mütevazı, en sâkin, en huzurlu evi.

Vakitlerden, vakitlerin sultanı, zamanların en şereflisi seher vakti. Yani; şu karşıladığımız gecenin seher vakti, o şerefli ânın sene-i devriyesi.  Kâinât ve kâinâtın her bir zerresi görülmemiş bir sevince gark oldu. Karanlıklar bir anda nûrla yırtıldı, doğudan batıya her yer nurla doldu. Putlar devrildi. Bin yıldan beri yanan Mecûsî ateşi söndü. Kutsanan Save Gölü bir anda kurudu. İrân’da Kisrâ’nın sarayının on dört sütunu çatır çatır yıkıldı. Gökten bir yıldız doğdu ve yıldızlar salkım saçak yere doğru eğildiler.1   Çünkü o an, kâinâta şân ve şeref veren kâinâtın Efendisi ve dünyanın ve âhiretin Güneşi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm dünyaya teşrif buyurdu.
YAHUDİ’Yİ AĞLATAN GECE

Mekke’de bir Yahûdî oturuyordu. Resûlullah’ın (asm) doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:

“Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuğu doğdu mu?” Kureyşliler: “Bilmiyoruz!” dediler. Yahûdî sözlerine devam etti:  “Varın, gidin, araştırın, soruşturun. Bu ümmetin Peygamberi bu gece doğdu! Sırtında alâmeti var!” Kureyşliler araştırdılar, soruşturdular ve gelip Yahûdî’ye haber verdiler: “Bu gece Abdulmuttalip oğlu Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldi. Sırtında bir alâmet var.” dediler.

Yahûdî gitti, Resûlullah’ın (asm) mübârek sırtındaki peygamberlik alâmetini gördü. Gördü ama aklı başından gitti. Kendini yırtarcasına haykırdı:

“Peygamberlik artık İsrâil oğullarından gitti! Bundan sonra artık başka peygamber gelmeyecek! Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.” dedi.2
MAKAM-I MAHMUD’UNU BİZE BİR SOFRA KILDI

Bu gece, o Burhan-ı Natık (asm) yeryüzünü sesiyle, soluğuyla çınlattı. Sath-ı arzı kendine bir mescit. Mekke’yi bir mihrap, Medine’yi bir minber yaptı.

Bütün ehl-i imana imam oldu, bütün insanlığa seslendi. Bütün enbiyaya reis oldu, bütün evliyaya seyyid oldu, bütün enbiya ve evliyadan meydana gelen bir büyük zikir halkasının serzakiri oldu.

O öyle bir nuranî ağaç oldu ki, bütün enbiyayı hayattar kökleri kıldı, taptaze evliya meyvelerini verdi. Dâvâsını mu’cizeler sahibi enbiya ve kerametler sahibi evliya tasdik etti. Çünkü O “La İlahe İllallah” dedi. Bu dâvâyı bütün enbiya ve evliya teyid etti: “Sadakte ve bilhakkı natakte” (Doğru söyledin! Hak konuştun!) dediler.3

O (asm), Makam-ı Mahmud’unu günahkâr ümmetine nuranî bir sofra kıldı. Bu sofradan ümmetine feyiz dağıttı, nimet akıttı, bereket yağdırdı.4 Ümmet O’na (asm) salâvat getirdikçe bu sofraya dâvet edildi, bu sofradan kana kana içti. Daha da içecek inşallah! UFKUMUZ AYDINLIK ARTIK!

Bin dört yüz küsur yıldan beri ufkumuz aydınlık bizim elhamdülillah.

Karanlık mecâzî oldu, aydınlık hakîkat artık. O gün bu gündür karanlık geçici, aydınlık ebedî; karanlık hayâlî, aydınlık gerçek.

Hakikat güneşi bütün kâinatın semâsında bu gün. Hazret-i Peygamber’in (asm) ismi ve getirdiği nur doğudan batıya her yere ulaştı, her yeri zapt etti bu gün. Devir O’nun (asm) devri, zaman O’nun (asm) zamanı. Çağa hâkim olan O (asm). Dünyayı elinde tutan O (asm). İnsanlığı ayakta tutan O (asm).

Bu gece O’nun (asm) doğum gecesi.

Evet; Mevlid-i Nebeviyi kâinat alkışlıyor!

O’nun (asm) aramıza, kalbimize, dünyamıza gelişini bir kez daha tebrik ediyoruz. O’na (asm) ve O’nun (asm) âl ve ashabına kâinâtın zerreleri sayısınca salât ve selâm olsun.

Haydi, gelin; O’na (asm) en fazla salâvatı bu gece getirelim! Mevlid Kandiliniz mübârek olsun.
Dipnotlar: 1- Bediüzzaman, Mektubat, 176. 2- A. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, 1/43. 3- Sözler, s. 214., 4- Mesnevî-i Nuriye, s. 76.

Süleyman Kösmene

Vahdetin Gülü…


Ondört asır evvel yine bir böyle geceydi.
Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.

Bahardı…

Dışarda, kumların üstünde, kahrı da, zehri de zevk adına yutan
insanlardı…

Çıldırmış azgınlıkların pençesinde beşer bir canavardı. Ve
zamanın paslı aynasında eskiyen yürekler kayalar kadardı…

Bahardı…

İçerde, Amine’nin kucağında, nur ile yıkanmış bir Gül kokusu vardı…

Kaç bin senedir beklenen yâr, meğer o yârdı.
Arasına sınır taşları dikilmiş zamanın saadet damıttığı çağlar, işte o çağlardı.

Gece seherlere uzardı ve dudaklarında Amine’nin “Gülüm! ” diyen bir gülümseme
tekrar ve tekrardı.

Sevgili o gece bir “Gül” oldu, ve beşeriyet gülü bir cins ad olmaktan o gün
çıkardı.

Gel ey vahdetin Gül’ü, hasretin Gül’ü…

Kokunla gel ve renginle gel! ..

İlhamın ve âhenginle gel! ..

Aşkınla olmazsa sevginle gel! ..

Gel ki serazad kuşlarca süzülsün yürekler çiçeklere; ve çiçekler yenik düşsün aşkını eleyen
kelebeklere…

Gel de, gizemli alfabelerle yazılmış mektuplarını bebekler
okusun; gel, kınalı parmaklar tezgahlarda cümle cümle şiirlerini dokusun…

Ay vurgunu gecelere şavkı dökülsün nurunun, neyler üveyiklere ağlasın ve
ölümsüz besteleri Gül adına çalınsın aşk tanburunun.

Gel ey günlüklerde yığın yığın gözyaşlarıyla kararan bahtımızı Gül’e
döndüren Haberci…

Gel ey, sevgilerinden sıyrılan vicdanları mor salkımlı
zamanlarda kurtuluşa ulaştıracak Elçi…

Şafaklarına kırağı düşmüş
aldanışları pişmanlıkla yuyup yıkayan ihtiyar adamlar ve genç kızlar için
gel, aşksızlığının kör akşamlarını mezar taşlarında tekrar be tekrar okuyan
dolunaylar ve yıldızlar için gel.

Yıldızlarına uyabilelim diye bizi
şevklendirmek ve şavklandırmak için de gel; birimizi birimize sevdirmek,
birimizle birimizi sevindirmek için de gel…

Mekanların daraldığı ve
zamanların dürüldüğü depremler gibi gel ve titret içimizi Sevgili…

Ta ki bülbüller bir Gül için söylesin en müstesna şarkılarını:

Kâşki sevdiğimi sevse kamu halkı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssai cânân olsa

Gül’e söz verelim, defterimizdeki karaları aklamak için… Gül’ü sevdiğimizi
söyleyelim, içimizdeki kirleri paklamak için…

Aç bir karnı doyuralım Gül adına, Hakk’ın da kuşları rızıklandırdığını
hatırlayıp…

Sıkıntıdaki dostun imdadına koşalım Gül’ü anarak, gül alalım,
gül satalım…

Hayırlı işlere önayak olalım Gül çağında, ta ki ateş vaktinde
güller açsın yüzümüz…

Bir merhabayı Gül hatırına söyleyelim
küstüklerimize, hani helal lokma yer gibi…

Doğrulardan ve iyilerden
çoğaltalım dostlarımızı Gül bahçesinde, ta ki bir sarsılışla sarsıldığımızda
arkadaşlardan saysın yıldızlar bizi. Ve ağlayalım hasretiyle Gül’ün, ki
arıtsın bağrımızın pasını yaşlar…

Göz son kez kapanmadan, birkaç damla ile
olsun…
İnci, mercan hediye!..

Bir Aşk Masalı:

Kıl şebistânı müşerref kim nisârun kılmağa

Rişteden dürler çeküp cem’ eylemiş dâmâne şem

Diyor ki Fuzulî:

Bir âşık varmış vaktiyle; muma benzeyen bir âşık…

Mum gibi yalnız,
mumleyin başında ateş…

Yanar yakılırmış geceler boyu ve gönül ateşiyle
aydınlatmaya çalışırmış hicranın ve hasretin karanlıklarını…

Hiç uyumaz, dilinde sevgili adı, göz kapıda, beklermiş durmadan…

Gecelerden bir gece,
belki bir vuslat gecesi olur da sevgili geliverir diye umutlanır, bu umutla
tıpkı mum gibi can ipinden inciler döker, ve eteklerinde biriktirirmiş yığın yığın…

Ta ki sevgili geldiğinde hazırlıksız yakalanmış olmasın ve yüz
görümlüğü olarak ayağına saçacağı incileri bulunsun…

Gül yüzüne bakacak yüz ver bize Teala! …

Vuslat için aşk ver bize Allah’ım! ..

İskender Pala.

Veda Hutbesi…

Bismillahirrahmanirrahim “Ey insanlar! “Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha bulusamiyacagim. …
“Insanlar! “Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu sehriniz (Mekke) nasil mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmustur. “Ashabim! “Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O’da sizi yapti olayi sorguya cekecektir. Sakin benden sonra eski sapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi anlayan birisine ulastirmis olur. “Ashabim! “Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her cesidi kalidirilmistir. Allah böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib’in oglu (amcam) Abbas’in faizidir. Lakin anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz. “Ashabim!” “Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir. Cahiliye devrinde güdülen kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nin kan davasidir. “Ey insanlar! “Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini kesmistir. Fakat siz bunun disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak icin bunlardan da sakininiz. “Ey insanlar! “Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanizi tavsiye ederim. Siz kadinlari, Allah’in emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah’in emriyle helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerinde hakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki haklari, mesru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. “Ey mü’minler! “Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah’in kitabi Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir. “Mü’minler! “Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve böylece bütün Müslümanlar kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz. Fakat malini gönül hoslugu ile vermisse o baskadir. “Ey insanlar! “Cenab-i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini ayirmistir. Mirasciya vasiyet etmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina eden kimse icin mahrumiyet vardir. Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden baskasina intisaba kalkan köle, Allah’in, meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab-i Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adalet ve sehadetlerini kabul eder. “Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem’in cocuklarisiniz, Adem ise topraktandir. Arabin Arap olmayana, Arap olmayanin da Araap üzerine üstünlügü olmadigi gibi; kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadir. Allah yaninda en kiymetli olaniniz O’ndan en cok korkaninizdir. “Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’in kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. “Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine suclanamaz. “Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz:      Allah’a hicbir seyi ortak kosmayacaksiniz.      Allah’in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz.      Zina etmeyeceksiniz.      Hirsizlik yapmayacaksiniiz.. “Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah’a aittir. “Insanlar! “Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Saheb-i Kiram birden söyle dediler: “Allah’in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye sehadet ederiz!” Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu: “Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!”

Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Resulullah…

Allahım! Kâinatın tılsımını bizlere açan Efendimize ve âl ve ashabına,yer ve gökler devam ettikçe, mevcudatın adedince salât ve selâm et.
Amin!
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Resulullah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Resulullah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Resulullah

 

Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Habiballah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Habiballah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Habiballah

 

Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Eminevahyillah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Eminevahyillah
Elfu elfi salatin ve elfu elfi selamin Aleyke Ya Eminevahyillah

O’na Yakınlık İçin Salâvat…

 

O’na Yakınlık İçin Salâvat
“Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salâvat okuyandır.” (Hadis-i şerif; Tirmizî)
“Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salâvat okuyandır.” (Hadis-i şerif; Tirmizî)

Cenab-ı Mevlâ  yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât u selâm getiriniz.” (Ahzâb, 56)

Ayet-i kerimedeki bu emir, Allah Rasulü s.a.v.’in birçok hadisi ile desteklenmiştir. Efendimiz birçok kere kendisine salât ü selam getirilmesini tavsiye etmiş, istemiştir.

Salât kelimesi sözlükte “dua, tebrik, yüceltme” manasındadır. Dinî manada, dua ve namaz demektir. Peygamber Efendimiz s.a.v. için kullandığımız salât ise “dünyada ve ahirette Allah’tan yüceltme talebinde bulunmaktır.” “Selâm” kelimesi ise “dünyada da ahirette de kişinin sıkıntılardan kurtulmasıdır.” (Ta’rîfât)

Yani Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. için salât ü selam edince Allah’tan O’nu yüceltmesini ve her iki cihanda da selamet vermesini talep etmiş oluyoruz.

Yukarıdaki ayet-i kerimede, Allah’ın ve meleklerin de salât ettiği buyruluyor. Demek ki salât eden sadece biz insanlar değiliz. Fakat salâtlar, eden makama göre değişiklik arz eder. İslâm alimleri bu farklılığı şöyle açıklamışlardır:

• Allah Tealâ’nın salât etmesi, tezkiye ve ilahî rahmete mazhar kılmadır.

• Meleklerin salât etmesi, Allah Rasulü s.a.v. lehinde istiğfar talep etmedir.

• Kulların salât ü selam getirmesi ise dua ve tazimdir.

Kısaca salât,

• Allah’tan rahmet,

• Meleklerden istiğfar,

• İnsanlardan hayır duadır.

Meşhur alimlerimizden Mücâhid rh.a. ise insanların salât etmesini, ümmetin peygambere uyması olarak açıklamıştır.

Bu manayı destekler nitelikte İmam Gazalî rh.a. de Mükâşefetü’l-Kulûb adlı eserinin “Muhabbet” bölümünde öncelikle salavât getirme konusunu işlemiştir. Bu konudaki hadislerden bazılarını ve Efendimiz’e salavât getirmeyenlerin karşılaştıkları vakaları anlatan menkıbelere yer vermiştir. Bunlardan biri şöyledir:

“Anlatıldığına göre adamın biri çölde giderken gayet çirkin bir yüz görür: “Sen kimsin” diye sorar.

O çirkin yüz “Ben senin kötü amelinim” der.

“Senden kurtulmanın yolu nedir” diye adam takrar sorar “Hazret-i Peygamber s.a.v.’e salât ü selam getirmek.”

Ashâb-ı Kiram, Tabiîn, İslâm alimleri ve tasavvuf büyükleri salâvat getirmeye büyük önem vermişlerdir. Nitekim bazı imamlar salâvat getirmeyi vacip görürler. Bazıları da bu vecibeyi ömürde en az bir kere yapmak gerektiğini ifade ederler.

Salâvât okumak ibadetlerimizden bir parçadır. Kıldığımız her namazda, son oturuşta Efendimiz’e, âl ve ashâbına salât ederiz. Salât ü selam duaların kabul edilmesi için bir vesiledir. Süleyman Çelebi Vesîletü’n-Necât: Kurtuluş Vesilesi adlı mevlidinde her bölümün arasında insanları salâvat getirmeye davet eder:

“Ger dilersiz bulasız oddan necât / Aşk ile şevk ile edin essalât…”

Yani, “eğer ateşten kurtulmak dilerseniz, aşkla şevkle salâvat getirin.” diyor.

Yine evliullahtan Terzi Baba k.s. hazretleri, salât ü selamın duaların kabul vesilesi olduğunu nükteli bir şekilde şöyle ifade etmiştir:

“Bulam dersen iki âlemde dermân / Salât ile selâma eyle idmân.” (Kenzü’l-Fütûh)

Bundan başka kaynaklarda, salât ü selamın önemine dair birçok bilgi ve menkıbe kayıtlıdır. Yine İslâm coğrafyasında farklı salâvatları derleyen birçok eser yazılmış ve bu eserler farklı tasavvufî yol ve meşreplerde günlük vird haline getirilmiştir.

Bütün bu gayretler, Allah’ın emrine, Allah Rasulü s.a.v.’in tavsiyesine uymak ve müjdesine erişmek içindir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Bana bir salât ü selam getirene, Allah on defa rahmet eder.” (Müslim)

Bir diğer rivayette bu hadisin devamı şöyledir: “On hatası silinir ve derecesi on kat yükseltilir.” (Nesâî)

Allah Rasulü s.a.v. bir başka hadiste de hangi gün salâvat getirmenin daha faziletli olacağını bildirmiştir: “En faziletli gününüz cuma günüdür. O gün bana çok salât ü selam getiriniz. Çünkü salât ü selamlarınız bana arz edilir.

Sahabiler “Ya Rasulallah, bizim salât ü selamımız sana nasıl arz edilir, sen çürümüş olursun” diye sorunca, Rasulullah s.a.v. onlara: “Allah Tealâ peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır, diye cevap verdi.” (Ebu Davud)

Salât ü selam getirmek, gönlü Allah Rasulü s.a.v.’e bağlamak, Allah’ın emrine uyarak onu yüceltmek, hayır duada bulunmaktır. Bunlar daha önce söylediğimiz sebepler… Bir diğer sebep ise Efendimiz s.a.v. tarafından açıklanmıştır: “Benim kabrimi bayram yerine çevirmeyin, bana salât edin. Siz her nerede olursanız olun, salâtınız bana ulaştırılır.” (Ebu Davud)

Meşhur hadis açıklayıcılarımızdan İmam Tîbî rh.a. bu hadisi izah ederken şöyle demiştir: “Allah Rasulü s.a.v. burada şöyle demek istiyor:

‘Kabrimi ziyareti bayrama çevirmeyin, orada toplanırken bayram yapar gibi toplanmayın. Bunu eğlence, sevinç ve süslenme gününe çevirmeyin.’

Ziyaret edebi böyle değildir. Çünkü ziyareti bayrama çevirmek yahudi ve hıristiyanların adetidir. Bu onlara gaflet, kaplerine de kasvet getirmiştir.

Putlara tapanlar da ölülerini tazim ederler, hatta onları putlaştırırlar. İşte bu yüzden Efendimiz işaret ediyor ki,

“Allahım kabrimi tapılan bir  yer kılma. Çünkü peygamberlerinin kabirlerini tapınak haline getirenlere Allah’ın gazabı şiddetlidir.” (Şerhu’t-Tîbî alâ Mişkâti’l-Misbâh)

Sözü, salavât hakkında bir uyarı niteliği taşıyan Hz. Ali r.a.’ın şu rivayeti ile bitirelim:

“Allah Rasulü s.a.v. buyurdu:

 

– Cimri, yanında ismim anıldığı halde bana salât ü selam getirmeyen kimsedir.” (Tirmizî)

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 48 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: